49 Yaşında Tahta Çıkan SULTAN II. AHMED

somuncubaba-227-09-ismailçolak

 

25 Şubat 1643’te İstanbul’da doğdu. Babası Sultan I. İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan’dı. IV. Mehmed ve II. Süleyman’ın kardeşiydi. Annesi Muazzez Sultan, eğitimiyle yakından ilgilendi. Ünlü hocalardan özel dersler aldırdı. Ağabeyleri Şehzade (IV.) Mehmed ve (II.) Süleyman’ın da hususi hocası olan İmam Şami Hüseyin Efendi’den ilk tahsilini gördü. Kendisine verilen ilk eğitim Kur’an-ı Kerim dersiydi.

Çocukluk ve Gençliği Rahat Geçmedi

Babası Sultan İbrahim vefat ettiğinde daha beş yaşındaydı. Üzüntüsü günlerce sürdü. Kendisini hocası Şami Hüseyin Efendi teselli etmeye çalıştı. Şehzadelik dönemi, kardeşi Sultan Süleyman gibi özel odada geçti. Gündelik hayatında en çok gördüğü kişiler annesi, lalası, saray hizmetkârları ve hocaları idi. Hareket alanı, çeşitli oyun ve eğlencelerle meşgul olma imkânı oldukça kısıtlıydı. Sarayda rahatça dolaşamıyor, gezip oynayamıyordu. Normal çocuklar gibi bir hayata sahip değildi. Bu yüzden, çocukluk ve gençlik dönemi rahat geçmedi. Padişah soyundan gelmenin, ayrıcalıkları olduğu gibi böyle sıkıntılı halleri de vardı.

Yaşadığı olayları düzenli olarak yazar ve günlük tutardı. Onlarca günlük ve hatıra defteri doldurmuştu. Şehzadelik devri uzun sürdüğünden, eğitimi için gerekli zamanı ve fırsatları fazlasıyla buldu. Kısıtlı saray hayatının sıkıcılığından onu, eğitim faaliyetleri, dersler, kitaplar ve kendini yetiştirme gayreti kurtarmıştı. Seyyid Sinan Efendi’den Arapça ve Farsçayı çok iyi düzeyde öğrendi. Hocası bir gün ona şöyle demişti: “Şehzadem! Kur’an-ı Kerim’i, hadisi şerifleri ve İslâm’ı çok iyi öğrenmeniz ve yaşamanız için Arapçayı mükemmel bir şekilde öğrenmeniz gerekir!” Sanatkâr ruhlu bir şehzadeydi. Hafız Osman Efendi’den hat dersleri almıştı. Kendi el yazısıyla birçok Kur’an-ı Kerim yazmıştı. Şiir yazmış; müzikle uğraşıp besteler yapmıştı.

Kaleme aldığı şiirlerinden biri şöyleydi:

Sığındım ta ezelden ben Allah’a

O’dur zira baya, yoksula penah

Tevekkül üzre ol, her zaman Ahmed

Yardım etsin sana her yerde Allah

Şimşirlikteki Can Yoldaşları

Şimşirlikteki odada kaldığı yıllarda kendisinin sık sık ziyaretine gelen can yoldaşlarından, dert ve sohbet arkadaşlarından biri de Nakibü’l-Eşraf (Peygamberimizin soyundan gelenlerin reisi) İlyas Efendi idi. Kendisine devamlı huzur, umut ve inanç aşılıyor, odanın sıkkın ve daraltıcı atmosferini ferahlatıyordu. Onun vefat etmesine çok üzüldü, uzun yıllar yokluğuna alışamadı. Fakat Nakibü’l-Eşraf İlyas Efendi, vefatından bir süre önce şimşirliğe Seyyid İbrahim Efendi’yi getirmiş, yeni dost ve yaren olarak kendisini onunla tanıştırmıştı. Kanı Seyyid İbrahim Efendi’ye de ısınmış, kısa zamanda onunla da ahbap olmuştu. İbrahim Efendi, hoş sohbetleriyle, okuduğu ilahi ve kasidelerle odanın bunaltıcı havasını dağıtıyor, orasını adeta bir gül bahçesine çeviriyordu. Şimşirlikte onun dünyasını aydınlatanların bir diğeri Kaşgarî Tekkesi Şeyhi Abdullah Efendi’ydi. O da zaman zaman gelir dinî ve ilmî sohbetlerde bulunarak şehzadeyi feyizlendirir, kalbini ve ruhunu nurla doldurduktan sonra ayrılırdı.

Allah’ın kendisine gönderdiği bu can yoldaşları, sohbet arkadaşları ve gönül dostları sayesinde şimşirliğin kasvetli ortamına sabrediyor, her türlü sıkıntı ve zorluğa katlanıyordu. Elbet bir gün burada çektiği çilelerin, ağır imtihanların sona ereceğine, bunların mükâfatını iki dünyada da alacağına yürekten inanıyordu. Böyle hareket ederek kendisini rahatlatıyor ve yaşadığı hayattan zevk almaya, onu değerlendirmeye çalışıyordu.

49’unda Sürpriz Padişahlık

Nihayet ağabeyi II. Süleyman’ın ani vefatı üzerine 23 Haziran 1691’de padişah oldu. Tahta çıkacağı bildirildiğinde Âl-i İmran Suresi’ndeki 26. ayeti okudu: “Mülkün sahibi Allahu Teâlâ’dır. O, mülkü dilediğine verir. Dilediğini aziz, dilediğini zelil eder.” Artık Osmanlı’nın 21. padişahıydı. Tahta çıktığında 49 yaşındaydı. Aslında beklemediği bir durumdu. Tahta oturduğunda bunu şöyle açıklamıştı: “Biz padişahlığa hevesli değiliz. Hem de ümidimiz yoktu. Cenab-ı Hak, bizim gibi zayıf bir kuluna bu yüce makamı ihsan etti. Peygamber makamı olan halifelik, hiç tesadüfen herkese nasip olur mu? O sebepten bizi halifelik makamına getiren Cenab-ı Hakk’a ne kadar şükretsem azdır. Bu nimetin şükrü, hizmettir.”

Cülus töreni 22 Haziran 1691’de Edirne Sarayı’nda yapıldı. Kendisi İstanbul’da kılıç kuşanmak istese de, o sırada Avusturya ile savaş halinde olunması sebebiyle devlet adamları bunu sakıncalı gördüler. Merasim, Sultan II. Murad’ın aynı camide kuşanması ve uğur/zafer getirmesi temennisiyle 13 Temmuz 1691’de adet olmadığı halde Edirne Eski Cami’de yapıldı. İstanbul’dan getirilen Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in kılıcı, Şeyhülislam ve Nakibü’l-Eşraf tarafından dualarla beline bağlandı.

Ardından huzurunda bulunanlara şu tarihî konuşmayı yaptı: “Bu makamın ne kadar yüce ve bir o kadar da sorumluluk istediğinin bilincindeyim. Cennetmekân ecdadım ve onların etrafındaki Allah dostları ve âlimler, kendilerinden çok başkalarının sevinmesinden zevk alırlardı. Bunun için de ellerine ne geçerse fakir fukaraya, garip gurabaya dağıtıp onları sevindirirlerdi. Biz dahi fakir fukarayı gözeteceğiz. Gariplerin yanında, zalimlerin karşısında olacağız. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.”

Salankamen’de Kaçan Zafer

Sadrazam Köprülüzade Fazıl Paşa Sofya’dan Belgrad’a geçmişti. Yakaladığı bir esirden, Varadin’de bulunan Avusturya ordusunun baskına hazırlandığını haber aldı. Yaşlı ve tecrübeli komutanlarını toplayarak istişare etti. Paşalar şu tavsiyede bulundular: “Eyalet askerleri ve Tatar kuvvetleri henüz gelmedi. 100 bin atlı, 100 bin yaya, toplam 200 bin civarında olan düşman ordusuyla savaşmak doğru olmaz.”

Sadrazam Fazıl Paşa ise daha cesur ve atik davranmaya taraftardı: “Beklemekle zafer kazanılmaz. Atalarımız daima üstün kuvvetlere karşı zaferler kazandılar. Düşman ne kadar kalabalık olursa, zaferimiz o kadar parlak olur.” Sadrazamın fikri kabul edildi. Bu sırada Avusturya ordusu, Osmanlı kuvvetlerine iyice yaklaşmıştı. Fakat hücuma geçmeye cesaret edemeyip geri çekildiler. Sadrazam ve Osmanlı Ordusu bundan cesaret alarak kalabalık düşman ordusuna karşı ikinci kez hücum etme kararına vardı. Osmanlı Ordusunun komuta kademesine hâkim olan düşünce şuydu: “Avı kaçırmak akla sığmaz. Mademki düşmanın içine korku düşmüştür, hücuma kalkıp işi bitirelim!”

Nihayet Salankamen denilen yerde Osmanlı Ordusu ile Avusturya Ordusu karşı karşıya geldi. Osmanlı Ordusu, Avusturya askerlerini ezip geçiyordu. Kısa sürede savaşı lehine çevirmeyi başardı. Sadrazam Fazıl Paşa çok heyecanlandı. Zaferi kazanacağına inancı tamdı. Askerleri coşturmak ve zaferi çabuklaştırmak için düşman siperlerine atıldı. Bu sırada beklenmedik bir şey oldu: Başkomutan Fazıl Paşa alnından yediği bir kurşunla şehit düştü. Askerlerin moral ve maneviyatı bozuldu. Osmanlı Ordusunda karışıklık çıktı ve düzen bozuldu. Disiplinden uzaklaşan askerler, savaştan koptu. Kazanılması kesin olan bir zafer, talihsiz bir şekilde kaybedildi. Tarih: 19 Ağustos 1691 idi.

Beklenmedik Vefatı

  1. Ahmed 6 Şubat 1695’te aniden hastalanarak kalp yetmezliği veya istiskadan (ödemden) Edirne’de vefat etti. Öldüğünde 52 yaşındaydı. Cenazesi, İstanbul’da Kanunî Sultan Süleyman Türbesi’ne gömüldü. İleri yaşta padişah olmasına rağmen, tahtta çok fazla oturmak nasip olmadı. Hükümdarlığı, toplam 3 yıl 7 ay 14 gün sürdü. Bu yüzden padişahlık zamanı çok verimli ve başarılı geçmedi. Pek bir varlık gösteremedi. Hatta Osmanlı kısmen de olsa güç, itibar ve toprak kaybetti. Hükümdarlığının sıkıntılı ve zor bir döneme rastlamasının da bunda payı vardı.

Farklı Kişiliği ve Özellikleri

Ataları gibi dindar, fedakâr ve vatansever bir hükümdardı. Çok iyi niyetli, temiz kalpli, hassas tabiatlı ve merhametli idi. Gösterişten hoşlanmaz, oldukça sade giyinirdi. Hatalarını kabul eder ve düzeltirdi. Yönetimde ciddi ve disiplinli idi. Hasta haliyle günlerce süren toplantılara katılırdı. Kişiliğinin en olumsuz tarafı, biraz inatçı ve sinirli olmasıydı. Düşüncelerinde ısrar eder, fakat çok defa da haklı çıkardı. Çünkü uzun ve derin düşünmeden ve bilenlere danışmadan karar vermezdi. Hat sanatına, şiir ve musikiye meraklı, kültür ve sanattan anlayan bir padişahtı. Sanatkârları sever, korur ve desteklerdi. Güzel ve kıymetli bir eser gördüğünde veya kendisine sunulduğunda mutlaka ödüllendirirdi.

Halkın dert ve ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenir, takip eder ve çare bulunması için görevlilere emirler verirdi. Kıyafet değiştirip çarşı ve pazarları dolaşarak halk sağlığına zararlı gıda maddelerinin satışına engel olur ve sorumlularını cezalandırırdı. Gıda ürünlerinin fiyatı, kalitesi, temizliği ve eksik tartılıp tartılmadığını izler ve sıkıntılı ürünlerin satışına izin verdirmezdi. Özellikle ekmeklerin ağırlığı, temizliği, tadı ve kalitesiyle ayrıca alakadar olurdu. Kurallara uymayan fırıncıları affetmez, cezalandırırdı.

Edirne’de vefat edinceye kadar İstanbul’a hiç gitmedi. İstanbul’un fethinden sonra payitahta hiç gitmeyen tek padişah olarak tarihe geçti. Devlet işlerini Edirne’den takip etti. Döneminde İstanbul’un büyük bölümünü kül eden yangınlar (Cibali, Ayazma Kapısı ve Bedesten) bunun başlıca sebeplerindendi. Ancak kendisi olmasa da naaşı İstanbul’a getirildi.

Kaynakça: Râşid Mehmed Paşa, Tarihi Râşid, C.2, İstanbul, 1282; Mustafa Nuri Paşa, Netâyicü’l-Vukuât, Hazırlayan: Neşet Çağatay, C.3-4, Ankara, 1987; Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiât, Haz: A. Özcan, Ankara, 1995; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.3/2, Ankara, 1988; M. Cavid Baysun, “Ahmed II”, İA, C.I; Mücteba İlgürel, “Ahmed II”, DİA, C.2, İstanbul, 1989.

 

Sayfayı Paylaş