SULTAN II. SÜLEYMAN DÖNEMİ’NİN YEDİ GÜZEL SİMASI

somuncubaba-226-k.özköse

Biz beş er idik çıkdık bir günde yola girdik

Kırk yılda ere irdik bu sohbete erince

Niyâzî-i Mısrî

  1. Mehmed’in tahttan indirilmesi üzerine kardeşi II. Süleyman tahta çıkmıştır. Bu cülûs karışıklık ve huzursuzluk içerisinde gerçekleşmiş, her şey birbirine girmiştir. İşte o günlerde Celvetiyye Şeyhi Atpazarî Osman Fazlı Efendi (ö.17 Zilhicce 1102//12 Eylül 1691), tarafların arasına girerek karışıklığı dağıtmış ve asayişi sağlamıştır. Bundan sonra kendisine sadrazamlık dahi teklif edilmiş, ancak o bunu kabul etmemiştir. Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, Atpazarî Osman Fazlı Efendi’den hoşlanarak, devamlı yanına gelip sohbet etmesini istemiştir.

Sultan II. Süleyman, 4 yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü Edirne’de vefât etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanûnî Sultan Süleyman türbesine defnedildi.

Sultan II. Süleyman Dönemi’nde dikkat çeken meşâyıhtan biri de diğer Celvetiyye şeyhi Seyyid Hasan Nûrî Efendi’dir (ö. 21 Muharrem 1100/16 Kasım 1688). Eyüp türbedarı diye bilinen Sünbül Efendi Âsitânesi şeyhi Eyyûbî Mehmed Efendi’nin oğlu olan Hasan Nûrî Efendi, ilim tahsiline kırâat ilminde şeyh olan İmam-ı Sultânî Evliyâ Mehmed Efendi’den başlamış, uzun zaman kendisinden ve halîfesi Yusuf Efendi’den kırâat talim etmiştir. Daha sonra şer’î ilimleri devrin önemli müderrislerinden olan Mültekâ şârihi Sinoplu Halil Efendi ve Dersiâm Sâlih Efendi’den ikmâl ederek müderris olmuştur. Müderrislik mesleğini devam ettirirken Sünbül Efendi Tekkesi’nde bir hücrede inzivâ hayatı yaşamış ve tekkenin şeyhi Kerâmeddin Efen­di’den seyr u sülûkunu tamamlamıştır. 1074/1663-64’de Devezâde Mehmed Efendi’nin vefâtıyla boşalan Balat Ferruh Kethüdâ Tekkesi meşîhatını üstlenerek yirmi yedi sene bu vazifede bulunmuştur. Aynı zamanda tekkenin civârındaki câmide vaaz ve nasîhatle birlikte isteyenlere İslâmî ilimleri okutmuştur. Balat Şeyhi diye şöhret olan Hasan Nûrî Efendi, “Nûrî” mahlası ile şiir ve ilâhîler yazmıştır. Ayrıca 1071-1075/1661-1665 tarihlerini içine alan günlüklerinden oluşan ve Sohbetnâme ismini verdiği bir eseri bulunmaktadır.

Celvetiyye’nin bir alt kolu olan Selâmiyye’nin kurucusu olan Selâmî Ali Efendi (ö.1104/1692) de bu dönemde ilmî ve tasavvufî şahsiyetiyle dikkat çeken bir diğer tasavvuf büyüğüdür. Selâmî Ali Efendi ilim tahsilini tamamladıktan sonra önce müderris sonra da müftülük görevlerinde bulunmuştur. Bilâhare tasavvufa meylederek, resmî vazîfelerini bırakmış ve Zâkirzâde Abdullah Efendi’ye intisâb ederek tekmîl-i tarîkat ettikten sonra Bursa’ya gönderilmiştir. Divitçizâde Mehmed Efendi’nin (ö.1090/1679) vefâtıyla boşalan Hüdâyî Âsitânesi postnişinliğine getirilmiştir. Hüdâyî Âsitânesi’ndeki vazîfesini devam ettirmekteyken, Niyâzî-i Mısrî Efendi ile mektupla birtakım münâkaşalarda bulunmuşlar, bunun üzerine çeşitli dedikodular ortalığı sarınca da şeyhlikten ferâgat etmiştir. Bir müddet sonra “hitâb-ı elest” terkîbinin karşılığı olan 1104/1692 senesinde vefât edene kadar bu vazîfeyi devam ettirmiştir. Kabri, Üsküdar Kısıklı’da yaptırdığı tekke ve mescidin yanında bulunmaktadır. Üsküdar Bağlarbaşı’nda bir tekke ve bir câmi, Bülbülderesi ve Acıbâdem’de birer cami, Bulgurlu yakınında Kısıklı’da bir zâviye inşâ ederek Bağlarbaşı’nda kendi adı ile anılan mahalleyi bunların vazîfelilerine vakfetmiştir.

Niyâzî-i Mısrî’nin bir şiirinde,

Biz beş er idik çıkdık bir günde yola girdik

Kırk yılda ere irdik bu sohbete erince

diye bahsettiği Ümmî Sinan Efendi’nin yetiştirdiği beş erden biri de Gülâboğlu Muhammed Askerî Efendi’dir (ö.1104/1692-93). Muhammed Askerî Efendi ilk tahsilini doğduğu Zemha köyündeki medresede yapmıştır. Daha sonra Kütahya’ya giderek tahsilini burada tamamlamıştır. Daha sonra tasavvufa meyletmiş ve bu gâyeyle Elmalı’da bulunan Ümmî Sinan Efendi’ye intisâb etmiştir. Gülâboğlu Muhammed Efendi, Elmalı’dan ayrıldıktan sonra Kütahya ve İstanbul’da bir süre hizmet etmiş, oradan da 1065/1655 yılında Afyon’a gelerek buradaki Hisarardı Medresesi’nde müderris olmuştur.

Taşıp deryâ gibi coşdu gönül bir dem karâr etmez

Akıp sahrâlara düşdü gönül bir dem karâr etmez

Gezer Şâm u Buhârâ’yı matlûbun arayı

Bulam deyu di1-ârâyı gönül bir dem karâr etmez

ve benzeri şiirlerinde geçen ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Şam ve Buhârâ gibi uzak beldeleri dolaşmıştır. Afyon’da Delibaşı ve Katırcıoğlu ayaklanmaları dolayısıyla medreselerde hoca ve âlim kalmamış olduğundan dolayı Gülâboğlu Muhammed Askerî Efendi, halk tarafından Afyon’a davet edilmiştir. Afyon’da bu şekilde Hisarardı Medresesi’nde müderrisliğe başlayan Gülâboğlu Muhammed Efendi’ye medreseye gelir sağlayan Süğlün Köyü civârındaki Eynegazi Çiftliği de tahsis edilmiştir. Gülâboğlu Muhammed Efendi, kısa sürede meşhur olmuş, medresesi talebe ile dolup taşmıştır. Talebelerinin bir kısmı şehirdeki hanlarda kalarak derslere de­vam edebilmişlerdir. Bu şekilde medresede otuz sene hizmet ettikten sonra 1104/1692-93 senesinde vefât ederek medresenin hemen yanındaki Çavuşlar Sultan Mezarlığı’na defnedilmiştir. Âlim ve şair bir sûfî olan Gülâboğlu Muhammed Askerî Efendi’nin Dîvân’ı yanında Câmiü‘l-Esrâr isminde 250 beyitlik bir Mesnevî’si ve Sülüki’s-Sâlikîn fî Beyân-i Esrâri’1-Ârifîn isimli bir risâlesi vardır. Şiirlerinin yaklaşık üçte birini hece vezniyle, diğerlerini ise aruz vezniyle yazmış, tamamen tasavvufî ve irfânî konuları işlemiştir. Dîvân nüshalarının çokluğu onun tanınmış bir şair olduğunun ve şiirdeki kudretinin önemli göstergesidir. Mürşidi Ümmî Sinan ve pîrdaşı Niyâzî-i Mısrî gibi, şiirde Yunus tarzının bu yüzyılda önemli temsilcilerinden sayılmıştır.

Sultan II. Süleyman Dönemi’nde faaliyetleriyle dikkat çeken bir diğer tasavvuf büyüğü, Sinâniyye Tarîkatı’na mensup bulunan ve Ümmî Sinanzâde Hasan Efendi’nin halîfelerinden olup Sütçüzâde diye meşhur bulunan Hâfız Abdüllatif Efendi’dir (ö.1100/1689). Birçok ilâhî yazmış ve besteler yapmış olan Hâfız Abdüllatif Efendi, daha çok kendi ilâhîlerini bestelemiştir. Ömrünün büyük bir kısmını Ümmî Sinanzâde Hasan Efendi’ye hizmet ederek geçirdiği için “Ümmî Sinan Hâfızı” diye anılmıştır. Dîvân sâhibi olan Sütçüzâde, kimi kaynaklara göre hacca gitmiş, orada mücavir olmuş ve Mekke’de vefât etmiştir. Kimi kaynaklar ise hacca giderken Mısır’da vefât etmiştir.

Sultan II. Süleyman Dönemi’ne damgasını vuran beşinci önemli sîmâ Ramazâniyye Tarîkatı’ndan Şeyh Fazılzâde Abdullah Efendi’dir (ö.  1100/1688). Şeyh Fazılzâde Abdullah Efendi (ö.  1100/1688), uzun yıllar Lofça’daki tekkede şeyhlik yaptıktan sonra İstanbul’a gelip Cerrahî Âsitânesi’nde settârîlik yapmış Ramazâniyye şeyhidir. Halîfeleri Şeyh Mehmed Şâkir Dobnicevî, Hâfız İbrahim Nevrekobî, Ali Dobnicevî, Mustafa Dobnicevî, Ahmed Dobnicevî, Karaku Mustafa el-Lısçî, Kostendilî Mustafa Bedreddin, Muhammed Dobnicevî, Yûsuf Samokovi, Yûnus Radorimî vâsıtasıyla Fazılzâde Abdullah Efendi, Ramazâniyye’nin Bulgaristan topraklarında yayılmasına öncülük etmiştir. Halîfelerinden Köstendilli Mustafa Bedrettin Efendi, Köstendil’deki tekkesinde Selanik’ten Belgrat’a, Veles’ten Vidin’e kadar özellikle Bulgaristan ve Makedonya’dan birçok mürit edinmiş ve bu bölgelere halîfe göndermiştir. Onun, ismi geçen bu halîfeleri sayesinde Ramazâniyye’nin Bulgaristan ve Makedonya topraklarında yayılmasında çok önemli hizmetleri olmuştur.

Sultan II. Süleyman Dönemi’nde dikkat çeken müellif sûfîlerden biri diğeri İbrahim Kurânî’dir (ö.1101/1690). Şeyhi Kuşâşî gibi çok eser telif eden mutasavvıf âlimlerden olan, döneminde bir kısım kelâmî ve tasavvufî konularla ilgili tartış­maların içine giren Kurânî, eserlerini ağırlıklı olarak kelâm ve tasavvuf disiplinlerine ait meselelere ayırmıştır. Zeyniyye Tarîkatı’na mensup bulunan Kurânî, eserlerinde kelâm ehli ile tasavvuf ehlini ortak bir noktada buluşturma gayreti içine girmiştir. Tahkîku’t-Tevfîk Beyne Kelâmı Ehli’l-Kelâm ve Ehli’t-Tarîk isimli bir eser kaleme almış olması bunun bir göstergesidir. Kurânî, şeyhi Kuşâşî’nin bir takipçisi olarak vahdet-i vücûd anlayışını savunanların başında gel­mektedir. Kendisine vahdet-i vücûda dair sorulan değişik sorula­rın cevabı için İbnü’l-Arabi’nin Fütûhât ve Fusûs’undaki ilgili kısım­lardan yararlanmak suretiyle birçok risâle kaleme almıştır.

Sultan II. Süleyman Devri’nin bir diğer parlak sîmâsı Sivasiyye Tarîkatı’na mensup bulunan Simkeşzâde Feyzî Hasan Efendi’dir (ö.2 Safer 1102/ 5 Kasım 1690). İlk dönem şiirlerinde Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin verdiği “Sîmî” mahlasını kullanan Simkeşzâde Feyzî Hasan Efendi, tasavvufa intisâbından sonra hayatı boyunca şeyhi Nûrî Efendi’nin “Hasan Çelebi senün mahlasun ba’de’1-yevm Feyzî olsun.” diyerek verdiği “Feyzî” mahlasını kullanmıştır. İlk tahsiline İstanbul’da başlayan Hasan Efendi, on sekiz yaşlarındayken intisâbettiği Nûri Efendi’den hem tarîkat âdâbını gerçekleştirmiş, hem de şer’î ilimlerin tahsilini sürdürmüştür Bir müddet Nûrî Efendi’nin kethüdâlığı hizmetinde bulunduktan sonra Nûri Efendi’nin başka bir halîfesi olan Bülbülcüzâde Abdülkerim Efendi yerine tekkede sertarîklik yapmıştır. Medrese ilimlerinde zamanın önde gelen âlimlerinden biri olan Feyzî Hasan Efendi, Hekim Çelebi Tekkesi’nde postnişîn olan Nakşî şeyhi Bosnalı Osman Efendi’den Nakşbendiyye, Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Hacı Ahmed Dede’den de Mevleviyye icâzeti almıştır. Bundan sonra kendisini halka va’z ve irşâda adamış; Şeyhi Nûri Efendi’nin vefâtının ardından (ö.1061/1651), 1062/1652 senesinde Seyyid Yakub Efendi yerine Topkapı’da bulunan Arakiyeci İbrahim Çavuş Camii Cuma vâizliği Şeyhulislâm Bahâyî Efendi tarafından kendisine tevcîh edilmiştir. Feyzî Hasan Efendi burada vâizlik yanında tarîkat faaliyetlerini de sürdürmüştür. Melâmiyye meşâyihından Şeyh Beşir Efendi’ye de intisâb ettiği söylenmekle birlikte, gerek bağlısı bulunduğu Sivâsiyye mensuplarının melâmîlere bakışı, gerek Nakşîliği, gerekse ilim yolunda kesbetmiş olduğu durum nedeniyle Melâmiyye’ye ve Beşir Efendi’ye intisâb etmesi çok makul gözükmemektedir. Tophane Kılıç Ali Paşa Câmii’nde Pazartesi günleri vâizliğine atanan Feyzî Hasan Efendi, Emir Buhâri Nakşî Tekkesi şeyhliğini de üstlenmiştir. Bu tekkede vazîfede bulunduğu dönemde hem Sivâsiyye hem de Nakşbendiyye tarîkatının âdâb ve erkânını devam ettirmiştir. On altı yıl bu tekkede irşâd hizmetlerinde bulunduktan sonra 2 Safer 1102/ 5 Kasım 1690 tarihinde altmış altı yaşında vefât eden Feyzî Hasan Efendi, bu tekkenin hazîresine defnedilmiştir. Feyzî Hasan Efendi’nin tek çocuğu meşhur Vakâyiu’I-Fudalâ isimli eserin müellifi Mehmed Şeyhî Efendi’dir. Feyzî Hasan Efendi, oğlu Şeyhî Efendi’nin belirttiğine göre ilimle ameli bir­ mecmau’1-bahreyn, sünnete sıkı sıkıya bağlı, müteşerri’ bir insandır. Muhammed Nazmî Efendi’ye göre bir mecliste ilmî meseleler konuşulduğu zaman hocası makamında bulunan ilim erbâbını dahi gösterdiği delillerle susturur. Arapça ve Farsça dillerde manzum ve mensur eserler vücuda getirmiştir. Âlim ve şâir mutasavvıflardan biri olan Feyzî Efendi, Gamze vü Dil, Mi’râcnâme-i Rasûl-i Ekrem Mesnevîsi, Cevâbnâme-i Mevlânâ-yı Mukaddis Mesnevîsi ve Dîvân şeklinde dört adet manzum eseri, Beyzâvî Tefsîri’nin Bakara Sûresi’ne mensur zeyli bulunmaktadır.

Özetle makalemizde dönemin dikkat çeken yedi önemli sîmâsına dikkat çektik. Bunlardan Atpazarî Osman Fazlı Efendi (ö.17 Zilhicce 1102//12 Eylül 1691), Seyyid Hasan Nûrî Efendi (ö. 21 Muharrem 1100/16 Kasım 1688) ve Selâmî Ali Efendi (ö.1104/1692) Celvetiyye Tarîkatı’na müntesip bulunmaktadır. Hâfız Abdüllatif Efendi (ö.1100/1689) Sinaniyye Tarîkatı’na, Şeyh Fazılzâde Abdullah Efendi (ö.  1100/1688) Ramazâniyye Tarîkatı’na, İbrahim Kurânî (ö.1101/1690) Zeyniyye Tarîkatı’na ve Simkeşzâde Feyzî Hasan Efendi (ö.2 Safer 1102/ 5 Kasım 1690) Sivasiyye Tarîkatı’na mensup bulunmaktadır. Her birinin de ortak özelliği şerîatla tasavvufu, zâhirle batını, ilimle ameli mündemiç kılmış zülcenahayn âlim örnekliğine sahip olmalarıdır. Dönemin sancılı atmosferinde toplumun nefes aldığı isimler olarak temâyüz etmişlerdir.

Sayfayı Paylaş