ISLÂH EDİCİ OLMAK

196-somuncubaba-somuncubabadan_hadis

7.Hadis:

“Benden önce Allah’ın ümmetine gönderdiği her peygamberin, sünnetine tâbî olan, emirlerine uyan havârîleri ve arkadaşları vardı. Fakat onların arkasından dâimâ, yapmadıklarını söyleyen, emrolunmadıkları şeyleri yapan kötü nesiller ortaya çıkmıştır. İşte böylesi kimselere karşı eli ile mücâdele eden kişi mü’mindir. Onlara dili ile karşı koyan mü’mindir. Bu kimselere karşı kalbiyle mücâdele eden kimse de mü’mindir. Bunun ötesindekilerin kalbinde ise, hardal tanesi kadar iman yoktur.” [1]

Somuncu Baba diyor ki:

“Hadiste, ihlas makamına ancak söz-fiil ve hâlde sünnete uyularak ulaşılabileceğine işaret vardır. Hâli iddiasını yalanlayan kimse gizli şirkle müşriktir. Allah bizi bundan korusun.”

Hadisin Yorumu

Müslüman bulunduğu yerde varlığını hissettiren insandır. Çünkü inandığı dinin Allah’ın gönderdiği son din olduğunu bilmekte ve bu dine inandığı için de Allah’a hamd etmektedir. İnancı aynı zamanda onun övüncüdür. Bu sebeple yeryüzünün hangi bölgesinde olursa olsun değerleriyle alay edilen, Kur’an’ına hakaret edilen Müslümanlar hemen tepkilerini ortaya koyarlar. Çünkü İslâm onların varlık sebebidir. Canlarını bile seve seve uğruna verdikleri dinin izzetini her şeyin önüne koyarlar. Mü’minler değerleriyle aslâ alay ettirmezler, ancak dinin buyruklarını hayatlarına tam anlamıyla hâkim kılmak hususunda ise büyük çoğunluk gevşektir. Yeryüzünde şu anda olan durum budur.

Hayatlarını İslâmîleştirenler

Gerek Kur’an’ın ve gerekse hadislerin bizlere bildirdiğine göre, önceki peygamberlerin davetlerine tam anlamıyla sahip çıkanlar her zaman azınlıkta kalmıştır. Davet edilen dine inananlar olsa bile davet sahibi peygamberin istediği gibi canla başla gayret gösterenler genelde az olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayatına baktığımızda da, onun istediği gibi gayret gösterenlerin genel topluma göre sayısal olarak azınlıkta olduklarını ama buna rağmen toplumu yönlendirdiklerini ve sürüklediklerini görürüz. Bu Rasûlullah’tan sonra da her zaman böyle olmuştur, zamanımızda da aynıdır. Hepimiz topluma baktığımızda Kur’an ve sünnet Müslümanlığını hakkıyla yaşayan insanların az olduğunu, geri kalanların ise kendilerini Müslüman saymalarına rağmen İslâm’ın hiç benimsemediği pek çok şeyi hayatlarında uyguladıklarını görürüz. Hatta yaşantılarındaki Müslümanlık alâmetleri diğer alâmetlere göre azdır ama -Allah’a hamd olsun- yine de Müslümandırlar. Dolayısıyla yük her zaman ve mekânda sayılı sayıdaki fedakâr ve cefakâr insanların omuzlarındadır. Tohumları geleceğe onlar taşırlar ve değerlerin kaybolmasının önünde sed olurlar. Bozulan dünya ile birlikte tohum ekme derdinde olan insanların sayısı maalesef şu günlerde her zamankinden azdır.

Bâdireli Dönemler

Allah’ın göndermiş olduğu peygamberlerin tek amacı, dinin hayata geçmesi ve şirkten uzaklaşılmasıdır. Dâvâları bulundukları coğrafyalarda ağırlığını koyup hâkimiyet kazanınca, hâliyle bazıları bunun dünyevî nimetlerinden yararlanmak istemiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında da benzeri olmuştur. Bazıları tamahla görevlerin kendi akrabâlarına verilmesini talep etmiş veya ihmal edildiklerini düşünerek akrabâlarına da pay ayrılmasını istemiştir. Bunun yanında sadece kendileri için görev talebinde bulunanlar da olmaktaydı. Nitekim Eş’arî kabilesinden bazıları bu amaçla Medine’ye gelirler. Ebû Mûsâ el-Eş’arî Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yakınında olduğundan dolayı da “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir maruzatımız var. Bunu arz etmek istiyoruz. Sen de ona yakın birisin. Bizimle birlikte gelir misin?” derler. Ne talep edeceklerini bilmeyen Ebû Mûsâ elbette diyerek onları Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna çıkarır. Allah Rasûlü, ne talep ettiklerini sorunca da kendi kabilelerinden bazı kimselere görevler vermesini istemek için geldiklerini belirtirler. Bu istek karşısında şok olan Ebû Mûsâ affını talep eder ve akrabâlarının ne için geldiğini bilmediğini, torpil için aracılığını kullanacaklarını bilseydi bu işe girişmeyeceğini belirtir. Durumu anlayan Hz. Peygamber (s.a.v.), onu rahatlatır ve endişe etmemesini söyler. Ardından da gelenlere usulünce hayır cevabı verir ve istemeyle kimseye görev vermeyeceklerini, dolayısıyla liyâkati esas aldığını onlara belirtir.[2] Aynı şekilde şahsına görev talep eden Ebû Zer’e de benzer cevabı verir ve tabiat itibarıyla bu görevi üstlenemeyeceğini belirtir.[3]

Hz. Peygamber (s.a.v.) hayattayken varlığıyla ve toplumdaki ağırlığıyla devlet işlerini adaletli ve dengeli bir şekilde yürütüyordu, ancak onun vefatından sonra bu dengenin korunması idarecilerin kâbiliyetlerine kalmış oldu. Bu sebeple zamanla istenmeyen durumlar, peygamberlerin sahip çıktıkları ilkelerin korunmaması gibi haller her zaman olmuştur. Keza idarecilerin önem vermemeleri veya basîretli olmamalarından ötürü de zaman zaman toplumsal çözülmeler yaşanmıştır. Bunun neticesi olarak da değerlerden uzaklaşıldığı olmuş ve özellikle Balkanlarda olduğu gibi dinden kopmalar yaşanmıştır.

İslâm’ı Nefsine Tabi Kılmaya Çalışanlar

Tarih boyunca Müslümanlar pek çok sıkıntılar ve eziyetler çekmişlerdir. Meselâ sekiz yüz yıllık hükümranlık sonrasında Endülüs’ten silinip gitmişlerdir. Çünkü onlara üç seçenek sunulmuştur: Din değiştirmek, oraları tek etmek ve öldürülmek.

Bütün zorluklara şöyle bir göz attığımızda, biz mü’minlerin çektikleri çilelerin önemli bir kısmının kendi içlerinden kaynaklandığını görürüz. Allah ve Rasûlü’nün buyrukları çarpıtılmış ve insanlar Kur’an ile hadisleri kendi yaşantılarına uydurmaya çalışmışlardır. Yani İslâm’la bağı olmayan hayatlarını İslâm’mış gibi göstererek insanların zihinlerindeki İslâm algısını sarsmaya ve çarpıtmaya sebep olmuşlardır. Özellikle Müslümanların her açıdan zulme uğradığı dönemlerde, zulmün idarecileri tarafından uygun maşa olarak kullanılan bu kişiler başta başörtüsü olmak üzere yüzyıllardır İslâm’ın değeri ve sembolü olmuş olan değerlerimizi basitleştirmeye ve gereksizleştirmeye çalışmışlardır. Amaçları Müslümanların dinden uzaklaşması olanlar da ekranları onların hizmetine vererek bir güzel kullanmışlardır. Bunun yanında başkaları çıkmış ve Hz. Peygamber (s.a.v.) ile görüştüğünü söylemiş, bir başkası mehdî olduğunu iddia etmiş, bir diğeri de zamanın kutbu olduğu iddiasıyla halkın dinî bilgisinin azlığından yararlanarak yüce İslâm’ı kendi ikbali için araç olarak kullanmıştır. Hatta peygamber olduğunu iddia edenler bile çıkmıştır. İslâm tarihini bu açıdan taradığımızda zamanın farklı dilimlerinde ve değişik coğrafyalarında bu garip ve zavallı ümmetin gözlerimizi yaşartacak nice çilelere maruz kaldığını görürüz.

Yapmadıklarını tavsiye edenler

Hz. Peygamber (s.a.v.) sahâbîlerinden bir şey istediğinde öncelikle bunu kendi hayatında tatbîk ederdi. Onun yaşantısına baktığımızda arkadaşlarından isteyip de kendisinin yapmadığı tek bir şey yoktur. İslâm’ı öğrenmeye gelenler onun ve arkadaşlarının tavsiye ettikleri şeyleri zaten kendi hayatlarında tatbîk ettiklerini gördüklerinden, başka bir ifadeyle İslâm’ın hayata nasıl bir güzellik kattığını müşâhede ettiklerinden dolayı manzara karşısında etkileniyorlardı. Dolayısıyla İslâm’ın gönüllerde yer bulması hem dinin anlatılması hem de bu anlatılanın yaşanması suretiyle gerçekleşiyordu.

Günümüzde İslâm’ı çeşitli vesilelerle anlatan binlerce insana ve televizyon kanalına rağmen anlatılanların dinleyiciler üzerinde etki oluşturmamasını iyi anlamaya gayret etmemiz gerekir. İnsanlar, ağzı ne kadar güzel laf yaparsa yapsın, karşılarındakileri etkileyememektedirler. Hatta cehennemden bahsettiğinde bir ürperti taşımamakta, cennetten bahsettiğinde de oraya meyilleri artmamaktadır. Dolayısıyla söyleyen ile dinleyen arasında iletişim kopukluğu vardır. Dinleyenin kendisinden kaynaklanan pek çok eksiklik elbette olumsuz yönde etkilemektedir, ancak söyleyen de onun gönlüne gidecek yolu bulamamaktadır. Çünkü dinleyiciler kendi hatalarına rağmen, anlatanın üzerinde samimiyet ve ihlas testi uygulamaktadırlar. Hele bu kişiler yaşamış oldukları muhitlerde sadece anlatan, ama yaşamayan biri olarak tanındıklarında anlattıkları tam tersine bir etkiye sebep olmaktadır. O yüzden çok iyi anlatmaktan ziyade, iyi yaşamaya gayret etmek gönüllere daha fazla nüfûz etmektedir. Zaten Rabb’imiz bizleri uyarmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük öfke ile karşılanır.”[4]

Haramlar Karşısında Görmezlikten Gelmemek

İnsanın imanî hassasiyeti zayıflayınca, kendisi yapmasa bile gördüğü haramları sıradan olaylar olarak algılamaya başlar. Bunu kendi nefsimizde de görebiliriz. On yıl önce kalbimizin ürperdiği haramlar, çok fazla yapılıp her gün gözümüzün önüne gelince, artık bunlara alıştık ve sanki önemsiz şeylermiş gibi görmeye başladık. Oysa haramlar ile helaller bellidir ve hepimiz bunların farkındayız. Allah’ın haram kıldığı bir şey aslâ helal olamayacağına göre haramı kanıksamış olan nefsimizi silkeleyip ondan kaçınmak için çaba sarf etmeli ve iyi Müslüman olmaya gayret göstermeliyiz. Bu zamanda gerçekleştireceğimiz en büyük cihad budur ve bunu bu zamanda gerçekleştirmek gerçekten de büyük gayret gerektirmektedir. Lâkin unutmamak icap eder ki, rabbin huzurunda hesâba çekileceğiz ve yurdumuzu bizden daha iyi Müslüman olan çocuklarımıza bırakmak için gayret etmezsek âhirette hepimiz üzüleceğiz. Zaten dünyada da üzülüyoruz. Allah yardımcımız olsun.

Hulûsi Efendi bize gitmemiz gereken yolu gösteriyor. Daha fazla söze hacet yoktur:

 

Evvelâ olmak lâzımdır hâs-dil

Her ne varsa hâs eder ihlâs-ı dil

       *          *          *

Hudâ’ya bin şükür bir mü’miniz Allâh’ımız vardır

Şehâdet eyleriz ancak Rasûlu’llâh’ımız vardır

Tahiyyât ü selâm olsun ana hem âl ü sahbına

Ki şer’-i pâkine münkâd dil-i âgâhımız vardır

                                   *          *          *

Her emre itâatda her vech ile tâatda

Meydân-ı sadâkatda merdân-ı Rasûlu’llâh

 

[1] Bkz. Muslim, 80; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 7560.

[2] Bkz. Buhârî, 6923; Muslim, 1733.

[3] Bkz. Muslim, 1825.

[4] 61/Saff 2-3.

Sayfayı Paylaş