DİVAN-U LÜGATİ’T-TÜRK VE KÜLTÜRÜMÜZ

somuncubaba-226-divan-ı.lügatı.türk

Divan-u Lügati’t-Türk, Türk-İslâm klasikleri arasında, dil ve kültür üzerine yazılmış en kapsamlı eser olarak kabul edilir. Eserimizin yazarı, Kaşgarlı Mahmut, Maveraünnehir Havzası’nı içine alan Kaşgar’da dünyaya geldiği bilinir. Burası, Maveraünnehir çizgisinde uzanan bir yerleşim yeri olup, ilk Müslüman-Türk devleti olan Karahanlılar’ın başkenti olarak, hayatiyetini sürdürdüğü bilinir. Başkentin bir ilim ve kültür merkezi olması, yazarımızın bu çevrede doğup büyüdüğü, buranın kültür ve mana ikliminde yetiştiği genel kabul görmüş bir düşüncedir.

Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Türk Dili Araştırmalar dergisindeki çalışmasında, Kaşgarlı Mahmut, Divan-u Liigati’t-Türk’ün başında, soyca Türklerin en ileri gelenlerinden olduğunu söylemekte, bu ailenin Karahanlı sülalesinde tanınmış kişiler olduğu aktarılmakta ve Karahanlı Devleti’nin teşkilatı ve saray gelenekleri üzerine geniş bilgiler vermektedir. Bu durum, onun Karahanlı hükümdar ailesine de yabancı olmadığına işaret sayılır, der. Kaşgarlı Mahmut, hükümdar ailesinden gelmemiş olsa bile, her halükârda o ailenin çevresinde yetişmiş ve aydın bir zümreden gelmiş olduğu kabul edilir. Onun hayatı ile ilgili olarak yukarıdaki bilgilere, iyi bir nişancı ve iyi bir asker olduğunu da ekleyebiliriz, diye yetiştiği çevreyi özetler.

Dil ve kültür üzerine yazılmış nadide bir eser olduğu gerçeğini söylemiştik. İlk eserler her zaman için ufuk açıcı ve heyecan uyandırıcıdır. Kaşgarlı Mahmut’un yetiştiği ortam, aldığı kültür ve terbiye konularının hangi ortamlarda olduğunun kapalı olması, yazarın hep eserden sonra gelmesini, bu çağda daha makbul bir görüş kabul edilir. Zira tevazu, kendini öne çıkarma filinin önünde olmuştur. Yazardan önce, eser kabul görmeli, sonra yazarının yaşadığı ortam ve yetiştiği kültür sorgulanmalıdır.

Yazar eseri ilk olarak, 1072 yılında, Maveraünnehir coğrafyasının, dilini, kültürünü, yaşam biçimini adım adım, bir seyyah gibi dolaşarak aldığı notlarla yazmıştır. Eser, dönemin devlet adamına sunulmak üzere iki yıl gibi kısa sürede bitirilmiştir. Yazar eseri bitirdikten sonra Bağdat’ta devrin halifesi Ebu’l-Kasım Abdullah’a sunarken, “Arapçanın bütün İslâm dünyasında, kültür dili olarak hâkim olduğu bir çağda: “Tanrı Türklere bazı erkler vermiştir. Bunların dilini öğrenmekte yarar vardır. Bu kitabı Araplara, Türkçe öğretmek için Türk dili ile Arap dilinin atbaşı beraber yürüdükleri bilinsin diye yazdım.” diyebilecek kadar üstün bir Türklük sevgisine, üstün bir ana dil şuuruna sahip bulunuyordu.

Karahanlı Devleti’nin ilk Müslüman-Türk devleti olması münasebetiyle de, İslâm dünyasına özellikle de bu dönemin bir realitesi olarak aynı bölgede yaşayan Araplara, Türkçeyi öğretmek, sevdirmek için yazdığı ilk sebepler arasında kabul edilir. Adeta sana seni hatırlatıyorum dercesine bir çalışma. Eser, çocuk eğitiminden, atasözlerine, devlet erkân ve adabından, günlük muaşeret biçimine kadar geniş bir yelpazeyi içine alıyordu.

Batıdan doğuya uzanan bir kültür coğrafyasında, Türklerin İslâm’la tanışmasındaki ana faktörlerin baskın karakterini görürüz bu eserde. Sözleri etkili, evleri misafirlerle dolu bir hayat süren Türk soyları, İslâm’ın temel inanç yapısını kabul etmede asla zorlanmadılar.

Doğruluk, adalet, nezaket, mertlik, olduğu gibi görünmek, misafire ikram, alın teri, helal kazanç bu havzada hayat süren Türk soylarının baskın ve başat karakteri idi zaten.

Kaşgarlı Mahmut ve eseri üzerine derin bir vukufiyeti olan akademisyen Zeynep Korkmaz’a, Türk kültür ve edebiyatı adına çok şey borçlu olduğumuzu inkâr etmeyelim. 1970’li yıllarda, özellikle, Millî Kültür, Ahmet Hoca’mızın yönetimindeki Türk Edebiyat ı dergilerinde bu alanda kalem oynatmış, ilk çalışmalarını bu yıllarda ortaya koymuştur.

Cemil Meriç Beyefendi’nin “Kamusumuz, namusumuzdur.”  ifadesi dilin, kültür üzerindeki etkisini bizlere tekrar tekrar hatırlatır. Bu dönemde, millî kültür üzerinde oynan oyunlar ve dili sadeleştirme adına yapılan tahribata karşı, güçlü bir refleks ve ekip ile bu yıllarda unutulmaz çalışmalar yapılmıştır. Muharreme Ergin, Faruk Kadir Timurtaş, Mehmet Kaplan, İnci Enginün gibi akademisyen ve kültür insanlarımız oldukça kalıcı çalışmalara imza attılar. Dil ve kültür, üzerine yaptıkları naif ve nazik çalışmalar, bugün geldiğimiz noktada ilmin ve sanatın anlaşılmasında temel teşkil ettiğini unutmayalım.

Divan-u Lügati’t-Türk’de Çocuk Eğitimi

1- Közden yırasa köngülde yine yırar/Gözden ırak olan gönülden ırak olur.

2- Tağ tağka kavuşmaz kişi kişike kanuşur/Dağ dağa kavuşmaz, kişi kişiye kavuşur.

Yukarıya aldığımız sadece iki sav/atasözü bugün ne kadar bize tanıdık geliyor. Âdete hiçbir anlam ve dil kaymasına uğramadan bugün her fırsatta konuştuğumuz, örnek verdiğimiz bir söz değil mi? Buradan şunu anlıyoruz: Kültür ve dil yaşayan varlıklardır. Asla onları folklorik ve etnografik bir semboller hazinesi olarak görmüyoruz. Bunlardan da öte, bizi biz yapan, canlı, dinamik, üretken ve sürekli bir hayatiyet gösterdiğini anlıyoruz. Hava kadar, su kadar bünyemizi besleyen değerlerin önemini, ruhumuz ve benliğimizi besleyen dil kavramı ile nasıl bugün bile bizleri bir medeniyetin tarihî dinamiği olarak yaşatmaya devam ettiğini, millî benliğimizde soluk soluk yaşadığımızı görüyoruz.

Zekeriya Batur ve Merve Beştaş’ın Divan-u Lügati’t-Türk’te çocuk dünyası ve çocuk eğitimi, konusundaki çalışmaları oldukça dikkate şayandır. Bu çalışmadan bazı tespitleri burada paylaşmak istiyoruz:

Divan-u Lügati’t-Türk’te çocuk eşi anlamında “kap” sözcüğü geçmektedir. Kaşgarlı bu sözcüğü “Anası karnındaki çocuğun içerisinde bulunduğu torba, bu çocukla beraber doğar. Böyle olursa o çocuk uğurlu sayılır ve ‘kaplıg ogul’ denir.” diye açıklamıştır.

Eserde yaşından beklenmeyecek olgunluk gösteren kız ve erkek çocuk için ayrı ayrı sıfatlar kullanılmıştır. Bunlar eserde şu şekilde ifade edilmiştir:

“Anaç: Herkesin anası imiş gibi kendini sevdiren, küçüklüğünde büyük bir anlayış gösteren kız çocuğu, Ataç: Halkın büyüğü imiş gibi büyüklük gösteren çocuğu.”

Çocuğun kimlik ve kişilik oluşumu, çevre ve aile yapısıyla yakından ilgilidir. Çocuğun yetişmesini ve ruh dünyasını şekillendiren temel faktör ise annedir.

Çocuk dünyasından bahsederken onun yaşamının ilk yıllarının tam merkezinde bulunan şeyin ne olduğu düşünülürse kuşkusuz akla ilk başta beşik gelir. Divan-u Lügati’t-Türk’te de bu kelime sık sık geçmiştir: “Ügrük” ki anlamı “çocuğun beşiğini sallama”; “ol anı ügridi/o, onu salladı” şeklinde çocuğun beşikte uyutulduğunu gösteren çok sayıda cümle vardır.

Eserde kadınların çocuklarını beşikte sallayarak uyuttukları ve bu esnada günümüzde de bir gelenek olarak sürdürülen “ninni”nin söylendiğini “balu balu” kelimesinin açıklamasından anlıyoruz.

İslâmiyet’in etkisiyle bu dönemde çocukların sünnet edildiklerini ve bunun erkekliğe geçmede bir adım olduğunu “oglan eretti/çocuk adamlaştı, erkekleşti” cümlesinden anlıyoruz ki Kaşgarlı bu cümlenin çocuk sünnet edildiği zaman söylendiğini belirtmiştir. Eserde geçen “oxşadım” kelimesi annenin çocuğunu sevmesini ifade etmektedir.

Çocukta Beslenme

Çocuğun beslenmesiyle ilgili olarak “emdi”, “emüzdi”, “emsedi”, “sarıttı” kelimeleriyle “çocuğun emme işini yaparak beslendiği”; “ıglaştı”, “ıgladı”, “çarlaştı”, “yıgladı”, “banğ” gibi kelimelerde “çocuğun ağladığını” belirten kelimeler olmuştur

Çocuğun gün içinde yaramazlık yapması, annesine, babasına karşı gelmesiyle ilgili olarak da cümlelere rastlanmıştır. Bunlardan bazıları da şu şekilde verilmiştir: “Oglan kuturdı”, “oğlan isizlendi”, “ogul yuwgalandı” cümleleriyle “çocuğun şımardığı, yaramazlık yaptığından” bahsedilmiş.

Çocuk ve Oyuncak

Kaşgarlı o dönemde oyuncakların hepsi için kullanılan kelime olarak “oxşagu”yu vermiştir ki “oyuncak” demektir. “Ötüş” denilen oyunu da şöyle açıklamıştır: “Çocuklar halka yaparak otururlar. Bir çocuk -çocuklardan birini- yanındaki çocuğu iter ve ona “ötüş ötüş‟ diye söyler. Ona “Arkadaşını, yanındakini it.” demek ister.

“Tepük” ise Divan-u Lügati’t-Türk’te çocukların vurarak oynadıkları bir oyun olarak açıklanmıştır. Bu oyun günümüzde de oynanmakta olan futboldan başka bir şey değildir. “Kudhurçuk”; bu kelimede kızlar için olan bir oyuncaktır ve şöyle geçer: “Kız çocuklarının insan suretinde yaparak oynadıkları kukla, bebek.” Günümüzde de kız çocukların en çok oynadıkları oyun budur. “Karagunı”; bu oyunda şöyle açıklanmıştır: “Akşamleyin çocukların oynadıkları bir oyundur.” Ki bu da günümüzde oynanan saklambaç oyunudur. “Münğüz münğüz” denilen bir oyunda oynanırdı. Eserde o dönemde de bu oyunun var olduğunu “çengli mengli” kelimesinden anlıyoruz. Bugün bizim bildiğimiz Anadolu’da oynanan pek çok oyun o zaman da çocuklar tarafından oynanıyordu ve bu oyunlar günümüz oyunlarının temellerini oluşturmaktaydı.

Çocukta Tuvalet Eğitimi

Çocuk ve eğitim deyince akla ilk önce tuvalet eğitimi gelir. Tuvalet eğitimi çocuk için kritik bir dönemdir,  zamanında ve gerektiği gibi sabırla verilmelidir. Aksi takdirde ortaya türlü sorunlar çıkabilir. Divan-u Lügati’t-Türk’te bu konuyla ilgili çok sayıda kelime geçmiş ve o dönemde de bu eğitimi veren kişinin anne olduğu görülmüştür.

Eserde çocukların eğitimi sırasında yaptıkları hataların farkına varmalarını sağlamak ve cezalandırmak için, günümüzde de ne yazık ki kullanılmakta olan kulak çekme davranışının sergilendiğine yer verilmiştir. Eserde bu olay “ol oglan kulakın ezitti” cümlesiyle anlatılmıştır.

Eserde geçen “ol oglın taşlattı” çocukların işe alışması için o dönemde babalarının onları gurbete yolladığını, “oglın ışka tıgrattı” cümlesinden de erkek çocukların meslek eğitimini babalarından aldığını, çocukların işte sıkıştırılması, ustalaştırılması gerektiğini anlıyoruz.

 Çocukta Rol Model

Kaşgarlı “ogul ikdildi” derken “çocuğun terbiye edildiğini, eğitildiğini” anlatmıştır. Eserde, kızların ve erkeklerin anne ve babalarını örnek aldıklarından, cinsiyetlerine ve ileride toplumda alacakları role uygun şeyleri öğrendiklerinden bahsedilmiştir. Örneğin kız çocuğunun annesi ile birlikte ip eğirdiğini “Kız anası ile ip eğirmekte yarıştı.” cümlesinden anlıyoruz.

Çocuk eğitiminde, öğüt verme ustalığının da en titiz şekilde yerine getirilen bir görev olduğu şöyle dile getirilir:

“Erdem tile öğrene ben bolma küwez, Erdemsizin ögünse enğmegüdhe ağnar.”

Anlamı şöyledir: “Bilgi ve hikmet için çalış, öğrenmekten çekinme, kibirlenme, bir şey öğrenmeksizin bilgi ve edep taslamak isteyen imtihan zamanında şaşırır.”

Çocuk kelimesinin geçtiği atasözüne de yer verilmiştir. Bunlardan bir kısmı doğrudan çocuklarla ilgilidir. Bunları yakından inceleyecek olursak, bu sözlerin de günümüzde de kullanıldığını görürüz.

“Tay atatsa at tınur, ogul eredhse ata tınur./Tay at olduğu zaman at dinlenir, oğul yetişirse baba dinlenir.”, “Ata oglı ataç togar./Çocuk babasına çeker.”, “Atası açığ almıla yese oglınıng tışı kamar./Babası ekşi elma yese, bir fenalık yapsa, oğlunun dişi kamaşır.

Bu atasözleri bugün dahi sıkça kullandığımız, dededen bize tevarüs edecek iyi ve kötü halleri, helal ve haramların nesil üzerinde ki etkisini en güzel şekilde anlatmıyor mu?

Sayfayı Paylaş