Yokluk Evinde Selâmete Ermek

somuncubaba-225-09yokluk_evinde

Tasavvuf literatüründe Fenâfillah, Bekâbillah adlarıyla anılan dereceler, bir olmak niyetiyle varlığın özüne giden yolu marifetle adımlamaktır. Bu yol, İslâmî düşünce sisteminde insan olmanın özünü teşkil eder. Çünkü tasavvufun tarifini büyüklerimiz; “Kalbi, dünyanın fani işlerinden ayırıp Allah aşkı ile bağlamak.” diye özetlemişlerdir. Nasıl ki Allahu Teâlâ’nın esma-i hüsnasından olan Vedûd ismi, Yaratıcı’nın yarattığına duyduğu sevgiye nişan bir nam ise, kulların Rabbine karşı hissettiği muhabbet duygusu da bu karşılıklı alakanın gereğidir. Mutlâk hakîkati arayan varlığı ve varlığın birliğini ispata çalışan insan-ı kâmil olan Es-Seyyid Osman Hulûsi (k.s.) kâinat sarayını gezerken her bir adımda varlık tecellîleriyle hakikati dillendirirken; gerçek varlığın Hakk’a kul olmak ve Hak’ta yok olmak olduğunu ifâde etmiştir. Aynen:
Yokluğunda var olan
Varlıkta bilmez ademi
diyen Mahvî gibi Hulûsi Efendi Hazretleri de şöyle buyurmaktadır:
İki âlemde yoklukdan daha ön bir ilim olmaz
Bu varlık perdesin çâk eyle gel mahbûb arama1
Tasavvufta yokluk: Allah’ın varlığı çokluk aynasında yansıyarak çokluk meydana gelir. Mutasavvıflara göre madde, bitki, hayvanlar ve insanlar Hakk’ın isim ve sıfatlarını aksettiren aynalardır. Hak en mükemmel bir şekilde zâtı, sıfâtları, fiilleri ve isimleriyle insan-ı kâmilde ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’de tecellî etmiştir.2 Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri şöyle der:
Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim
Mir’at-i Muhammed’den Allah görünür dâim
Bu nesneler âleminde çokluk, zıtlık ve çelişmeler şeklinde belirmesi, vahdetin kavranması ve anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu duruma Mevlâna, Mesnevî’de bir ayna temsiliyle örnek verir. Birisinin, Hz. Yûsuf’u ziyarete giderken ona, hediye olarak ayna götürdüğü ve “Senin güzelliğine layık bir şey bulamadım; aynaya bakıp kendi güzelliğini gördükçe beni de hatırlarsın.” dediği anlatıldıktan sonra Mevlânâ şunları söylüyor: “Varlığın aynası nedir? Yokluk. Varlık yoklukta görülebilir; zenginler yoksula cömertlikte bulunabilirler. Bir yerde yokluk var mı, orası, bütün sanatların hünerlerin aynasıdır. Elbise biçilmiş dikilmiş olursa terzinin hüneri nasıl görünür?”
Yokluk Kapısından Giriş
“Tasavvufî manzumelerde “ev”, çoğu zaman, insan gönlünü yahut şeriat ve hakîkatı remzeder. Evin dışı zâhirî (şeriat), âlemin, içi ise bâtınî (hakikat) âlemin misâlleridir. Evin sahibi içerde oturmaktadır.”3 Eve eşik aşılarak girildiği için eşikten içeriye girmekle zahirden batına ulaşmak düşünülerek dergâhtaki olgun erlere, mürşide erişildiği düşünülmüştür. Bu ulaşmaya, bu erişmeye sebep olduğu tarikat ehil tarafından kabul edilen eşik, mukaddes sayılmıştır. Zira eşik, ayakaltında kaldığı ve her geçenin üzerine bastığı bir yer olduğu için dervişliği, yokluk yolunu, yokluk kapısına girişi, mütevazılığı remzeder.4
Selâmet kûşesi yokluk evidir
Yok olan var olur varı muhabbet5
(Esenlik köşesi yokluk evidir. Ancak yok olarak muhabbetin varına ulaşılabilir. Yok olan gerçek varlığın muhabbetinde var olur.)
Yokluk; bir mecaz olarak hakikat de insanın benliğinin bağlarından kurtulmasını simgeler. Hattatlarımızın yazdığı nefis bir yazının adı “hîç”tir kimi dergâhlarda. Bu yüzden ‘hiç olursan hep olursun’ yazar. İnsan, nefsinin zincirlerini kırdıkça ruhun sonsuz iklimine geçer. Bu varlığın yokluktan geçtiğini anlatır bize. Hulûsi Efendi Hazretleri bu beytinde bu özelliği, temayı oldukça yalın bir biçimde ifade buyuruyor.
Hazreti Mevlâna, “Bizim varlığımız da yokluktur.” der. Yokluk irfan sahiplerinin en değerli ve vazgeçilmez niteliğidir. İnsanoğlu güçsüzlüğü ve yoksulluğu da mutlak güç sahibi ve zengin yani “Gani” olana kendisini nispet eder. O’nun eşiğine bu niteliklerle sığınır. O’ndan güç ve varlık diler.
Yokluk ile Manevî Yolculuk
Allah; varlığı, kendisini tanıyıp kullukta bulunsun diye yaratmıştır. Kendi sureti üzere büyük arşı kuşatan sonsuz rahmetinin ettiği ve soluğundan üflenerek can verdiği insanı, yeryüzünde halife kılmıştır. İnsan dışındaki bütün varlıklar hep onun halife oluşuna ilişkin bir gerçeği fısıldar dururlar. İnsanın kişisel doğasının sınırlarını aşarak kendi benliği ve algısını silerek yokluğa düşmesi manevî yolculuğun önemli bir aşamasını teşkil eder. İnsan varlığa yoklukla ulaşabilir. Nefsini yok ederek ruhunu ebedî bir mutlulukla var edebilir. Bu yüzden sufiler var olana vücut niteliğini layık görmemiş gerçek varlığın sadece Allah’a özgü olduğunu belirterek “La mevcude illa hu.” yani ondan başka bir şey yoktur. Bu var olanı inkâr değildir. Varlık vasfına tüm hakikat ile sadece Cenab-ı Hakk’ın sahip olduğu anlamına gelir. Bu düşünceyi taşıyanlara “Vahdet-i Vücut”çu yani varlığın birliğini savunan kişi denir. Bir de şuhud düzeyinde sadece Cenab-ı Hakk’ın göründüğünü gayrın/mâsîvanın bir gölge ve hayalden ibaret olduğunu söyleyenler vardır. Bunlar da “La meşhude illa hu.” yani “Sadece Allah görülmektedir, diğer görülenler gerçekte birer gölgedir.” derler. Bu deyişlerin kaynağında da Allah’ı “birleme” tutkusu yatar. Hz Mevlâna “Suret hemi-zıllest.” yani görünen her şey gölgeden ibarettir. Şuhut ehli de gerçekte varlığı inkâr etmez, varlık sıfatını yalnızca âlemlerin Rabb’ine münhasır ve layık görür. Kuşkusuz bu irfanda ve idrakte oldukça üstün bir manevî düzeyi işaret eder. Allah velileri var olandan sıyrılır, yokluğa kavuşur ve varlıklarını Allah’ın sonsuz varlığına katarlar. Böylece ebedî olana ulaşırlar.
Dünyaya her gelen yokluk ile gelir. Yine yok ile veda eder bu fani diyara. Bir gündüz olur, bir gece. Ve ölüm yetişir hece hece. Bir han olur, konan göçer de, bu yokluk evi kalmaz kimseye. Amma velâkin bu gitmek, benzemez öyle diğer gitmelere; ne yolculukta tüketsin diye azık verilir kişiye, ne su dökülür gidenin ardından çabuk gidip gelsin diye. Aklı olan varsa, bulur bekâyı yokluğun ortasında. Aklı eğer yoksa “Yok olsaydım, toprak olsaydım!” der insan, Hakk’ın huzurunda.
Sâlik yokluk kapısının girişindedir, bu yüzden de Allah’tan ihsan istemektedir. İhsan sayesinde maksadına eren sâlik de sevgilinin kûyunu tavaf edecektir. Hacı adayları ihrama girerek hac farizasını yerine getirirler. Kâbe’nin etrafında tavafta bulunurlar. Kâbe, Allah ile kul arasındaki en yakın mesafedir. Ayrıca kutsal bölge olduğu için edilen dualar kabul edilir. Yukarıda da belirttiğimiz bu makam vuslattır. Sevgilinin eşiğinde kendini toprak gibi kabul eden, yok olup vuslat kapısından girebilir:
Hulûsî âsitân-ı yâra yüz koy hâk-i pây ol kim
Bu devlet lutf-ı Hak’dır âsitân-ı bâb-ı vuslatdır
Vuslata ermeye çalışan sâlikin açılması gereken ilk durumu yalnızlık hâlidir. Sâlik, yalnız (tek) olmalıdır ki onu kimse görmesin ve şöhrete erişmesin. Tasavvufî manada sâlikin hallerinin kemâlinin ve yüksek mertebesinin hem kendi, hem de başkaları tarafından bilinmesidir. Bu durum tehlikelidir. Osman Hulûsi Efendi ceddinin ve tasavvufî ilmin tecrübelerinden yararlanarak şan ve şöhretten kaçmıştır. Bunun en güzel örneklerinden biri de;
Nâm u nişânımız yok dervişe şân gerekmez
Yokluk yolcularına başka nişân gerekmez6
Tasavvufta yok olmak aslında var olmaktır. Tüm varlığın, benliğin ve ikiliğin aşk ateşinden yanıp kül olması ve sonunda yok olması… Bunlar yok olunca sadece asıl ve tek var olan Allah (c.c.) kalır. Derler ki; “Yoklukla giren varlıkla çıkar.” O’nun vahdeti o zaman idrak edilebilir. Bunun için aşk lazımdır.7 O’nun ateşiyle yanmak lazımdır.
Aşkla Yanıp Yok Olmak
Tasavvuf yolu aşk yoludur. Bu yolda sevgi olmadan aşk olmadan yol alınmaz. Ve bu yolun sonunda Hakk’a vuslat vardır. Hakka’l-yakîn ile Hakk’ı bilmek, yanmak vardır. İşte şair diyor ki; dostlarım benim yolum sevgiliye, arzum ise onun aşkıyla yanmak ve O’nda bir olmak.
Aşk, kesrete tahammülü olmayan bir haldir. İlelebet birliği/tekliği, yani vahdeti arzulayan aşk, bu bakımdan da Cenab-ı Allah’ın zatına münasip hususiyetler taşır.
“Göklerin ve yerin nuru8 olan Allah, kendi nurundan insana nur vermiş ve ruhundan ruh üflemiştir.”9 ayeti mucibince; varlık, Var Eden’den bir parça olduğu için, vahdet gerçekleşene kadar yarımdır. Misalen katrenin deryaya kavuşması aşkın bir gereğidir ve kavuşma, gerçekleştiği an, “tam olma” durumu da kesinleşir. İşte varlığın, Var’ına vuslatı da onu, yokluk birikintisinden aşk ummanına taşır.
Gerçek iman her baktığında Allah’ı görmek, O’nun tecelliyatını hissetmektir. Yani fenafillahtır. Hulûsi Efendi Hazretleri:
Hulûsi dervişlik murad istemez,
Emre muti olur inad istemez
diyerek dervişliğin hiçlik makamı olduğunu gerçek dervişin ancak yokluk çeken derviş olduğunu dile getirmiştir. Çünkü derviş ancak yoklukla ve mürşidinin emrine boyun eğmekle Allah aşkına ulaşır. Dervişlik iklimine yokluk kapısından girilir. Yokluğunun farkında olan, pirinin emrine uyarak ömrünü bereketlendirir. Bunun aksini Hulûsi Efendi şöyle dillendirir:
Bir pîre kul olmaya gülüm yokluğunu bilmeye
Yüz yıl dahi yaşasa gülüm dervîş olası değil
Müridin Yokluk Sınavı
Tasavvuf yolundaki mürid, Allah’a yaklaşmayı arzu edip kendisine o yönde bir vesile arayan ve o vesileyi de mürşid-i kâmil olarak bilip ona teslim olan ve ondan alacağı terbiye ile irşad olan seyr-i süluk ehlidir. Başka bir deyişle saliktir. Sadece Allah’ın rızasına taliptir. Müridin en büyük sıfatı yokluktur. Yani üzerinde taşıdığı varlığa ait mevcudatın cümlesinden vazgeçip mürşid kapısından girerek o yokluğuyla Allah’a ulaşarak var olmasıdır. Bunun dışında arayışı arzu edici veya murad ediciler hedefleri doğrultusunda birer yolcudan veya birer meşakkat ehlinden öteye gidemezler. Çünkü Allah’ın rızasının dışındaki her şey gerçek bir mürid için ‘hiç’ ölçüsündedir.
Koyup mal ü menâli âr u ırzından ümidin kes
Hudâ’dan gayrı bir şuğlu olan kalb-i selîm olmaz.
Evliyadan İbrahim Ethem, Aziz Mahmut Hüdayi, Alaaddin Attar ve daha niceleri varlık libasından sıyrılıp yoklukta hiç tükenmeyen varlığı buldular. “Bunlar iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.”10 Sekine Rabb’in katından gelen bir hikmet-i ilahîdir.
Her nefes hamd ü senâsı âşıkın
Varlığı yokluk gınâsı âşıkın
Derd-i aşk oldu safâsı âşıkın
Mahv-ı zât oldu fenâsı âşıkın11
Her saat hamd ü sena eden, Allah’a şükreden, zenginliği yoklukta bulan, yani “Fakrım fahrimdir.” diyen, safâsı, sevinci aşk derdi olan, zatını mahveden, nefis cihetiyle fanî olan kişidir.
Ey dil ferâgat eyle terk eyleyip fenâyı
Fakr ile fahr edenler sultân olur, olur ya!12
(Ey gönül, gel sen sevgiliden başka her şeyden vazgeç! Zira ancak bu yokluk ve yoksulluk durumunda sevgiliye odaklanır ve ona kavuşmayı hak edersin. Olur ya, onun gönlünde de sahib-i saltanat olursun.)
Tasavvufta fenâ hiçlik makamı olarak adlandırılır. Ancak Hakk’a yakınlık ve visâl bu dünya yüklerinden, debdebesinden feragat ederek, vazgeçerek, çile ve riyazetle meşgul olarak mümkündür.
“Yok Olana Taş Değmez”
Allah, âlemde isim ve sıfatlarıyla tecellî etmiştir. İsim ve sıfatlarını âlemde belirtmiş, göstermiştir. Vahdet (birlik), kesret (çokluk) hâlinde belirmiştir. Allah’ın isim ve sıfatlarıyla onların zıtları âlem aynasında birlikte görünürler. Her şey zıddıyla belli olur. Çirkin olmadan güzel; yokluk olmadan varlık; açlık hissi, yeme ihtiyacı olmadan rızık vericilik; affedilecek günahkâr olmadan rahm edicilik; verilecek muhtaçlar olmadan cömertlik kavramlarının belirmesi mümkün değildir. Birincileri kesretin, ikincileri vahdetin sıfatlarıdır. Vahdet, kesreti meydana getirir; kesret vahdeti gösterir, belli eder; karşılıklı aynalardır, birbirini aksettirirler.9
İslâm’ı gerçek mahiyetiyle yaşayan, mensuplarını bu yolda tevazu ve yokluk mektebinde yetiştiren, insanlığa imanın sevgiden geçtiğini öğreten İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi Hazretleri’nin mübarek kelamlarıyla yazımızı bağlayalım:
“Bir gün bize iki kimse geldi. ‘İsmail Efendi, sen bu şeyhliği buldun mu, çaldın mı dediler?’ Ben de onlara; ‘Ne buldum, ne çaldım. Hîn-i sabavetimden beri kendimi bir yokluk içinde ve yok bilirim.’ dedim. Onlar ‘Haydi İsmail Efendi, imtihanı kazandın.’ dediler.
“İlmin başı sabırdır. Sabrın başı yokluktur. Yok olana taş değmez.”

Dipnot
1.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 11.
2.    Süleyman, Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Bayrak Matbaası, İstanbul, 1999, s. 368-369.
3.    Mustafa  Tatcı, Aşk Bir Güneşe Benzer, H Yayınları,  İstanbul, 2008,  s.142.s.189.
4.    Gölpınarlı, Abdulbaki,  Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, Inkılâp Yay, İstanbul, 2004, s. 116.
5.    Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 29.
6.    Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 112.
7.    Kadir Özköse, Tasavvuf ve Gönül Eğitimi, Nasihat Yay., Ankara, 2008, s.147.
8.    24/Nûr, 35.
9.    15/Hicr, 29.
10.    8/Enfal, 2-4
11.    Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 352.
12.    Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 4.

Sayfayı Paylaş