Somuncu Baba’nın Kırk Hadis Şerhi: Müslümanlığın Üç Temel Şartı

5. Hadis
“Münâfığın alâmeti üçtür. (Kişi) oruç tutup namaz kılsa ve Müslüman olduğunu iddia etse bile; konuştuğu zaman yalan söyler, söz verince yerine getirmez, emânete de hıyânet eder.” 1
Somuncu Baba Diyor ki
“Kişinin önceki döneminde Allah’a vermiş olduğu “belâ” (evet) sözünde durduğunun alâmeti, doğru sözlü olması, verdiği vaatleri yerine getirmesi ve bütün hallerinde kendisine emânet edilen şeylerde emîn olmasıdır. Kim de Allah’a verdiği sözü bozar ve kendisinde bu üç eksiklik görünürse, o gerçekten bir münâfıktır. Bundan sakın.”
Hadisin Yorumu
Bir âyet-i kerîmede Yüce Yaratıcı’mız şöyle buyurmaktadır: “Hani Rabb’in; Âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkarmış ve kendilerini nefislerine şahit tutmuş, ‘Ben, sizin Rabb’iniz değil miyim?’ demişti. Onlar da demişlerdi ki, ‘Evet, biz buna şâhidiz.’ Kıyâmet günü, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ demeyesiniz.”2
Bu âyet Allâhu Teâlâ’nın yeryüzüne gelen bütün insanlardan nasıl bir kulluk beklediğini özetleyen ilâhî fermandır. Buna göre, her insan Allah’ı Rab olarak tanımak, bunun ardından da onun emir ve yasaklarını hayatında tatbîk etmek durumundadır. İşte buradaki hadis emirlerinden üç tanesini bizlere zikretmektedir.
Müslüman Olmanın Gerekleri
İslâm’ın biz Müslümanlardan istemiş olduğu hususlara baktığımızda bunların iki ana başlıkta toplandığını görebiliyoruz. Birinci kısım inanç ve ibadetlere yönelik olanlardır. İkinci kısım ise insanlar arası ilişkilere, başka bir ifadeyle hukûka ve ahlâka dair olanlardır. İslâm’ın özellikle ahlâka dair emirlerinin büyük kısmı diğer inanışlarda da kabul edilen ortak değerlerdir. Bunlar öncelikle insanın iyi fert olmasını, kalbiyle dışının uyum arz etmesini, yani her ferdin iyi bir insan olmasını hedefler. Bunun sonucunda da güzel insanlardan oluşan bir toplum arzulanır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uygulamalarına baktığımızda bir yandan insanları mânevî olarak yükseltmeye çalışırken diğer taraftan toplumu ıslah etmek için yoğun gayret gösterdiğine şâhit oluruz. Dolayısıyla ikisi birbirinden bağımsız ve kopuk değildir. Her ikisi yan yana götürülür. Çünkü fertlerin ve toplumun ıslahına ve güzelleşmesine aynı anda çaba sarf edildiğinde her ikisi birbirini müsbet anlamda etkiler ve fertler de toplum da aynı anda terakkî eder. İşte İslâm böylesi muazzam hedefi olan yüce bir dindir.
Toplum Hayatının Gerektirdikleri
İslâm’ın toplum hayatının gerekleri olarak talep ettiklerine baktığımızda, aksine davranılması durumunda içtimâî yaşantının fesâda sürükleneceğini görürüz. Dolayısıyla ferdin güzel bir mü’min olması ve ardından bu yaşantısını toplumsal hayata yansıtması durumunda bunun müsbet etkileri başta kendisi ve ailesi olmak üzere topluma döner. Dolayısıyla her bir güzelliğin esasında bu dünyada bir karşılığı vardır. Meselâ hırsızlığın yasaklanmasına ve ağır cezâsının olmasına bir göz atalım. Öncelikle hırsızlık insanın ahlâktan ve kuşanması gereken fazîletlerden soyutlanması demektir. Bu bir işyerine veya daireye girerek fiilî soygun yapmak şeklinde olabileceği gibi, kaçak elektrik kullanmak veya ihâleye fesat karıştırmak suretiyle de olabilir. Zamanımızda hırsızlığın çeşitlerini yazmak için muhtemelen bir ansiklopedi gerekir. İşte insan burada zikrettiğimiz veya zikretmediğimiz bir hırsızlığa bulaştığı zaman önce kendisine zarar vermekte ve fıtratını bozmaktadır. Yaptığı onun tabiatını da bozacak ve kolay yoldan, çalışmadan, başkalarının emekleri üzerinden paraya konma hırsı doğuracaktır. İş sadece bununla kalmayacak, nefsinin peşine takılan kişi diğer haramlara da alışacaktır. İçine düştüğü durum ise topluma problem olarak dönecektir. Çünkü başta ailesi olmak üzere toplum onun menfî hayat tarzından ve yaptıklarından etkilenecektir. Dolayısıyla hırsızlık yaparken hem insanları üzecek hem de toplumu bozacak ve belki de nefsine yenik düşecek başka kimselere örnek olacaktır. Dolayısıyla her tarafı zarar olan bir durumla karşı karşıyayız. Bütün bu anlattıklarımız İslâm’ın her emri ve yasaklamasının arkasında nice büyük hikmetler olduğunu bizlere göstermektedir. Çünkü bu din ne istiyorsa insanın iyiliği için istemektedir. Zinâyı, içkiyi, kumarı, hırsızlığı ve benzeri haramları yasaklamasını bu açıdan iyi anlamamız gerekir. Bu tür kötü eylemlerin hem insana hem de topluma bakan yönü vardır. O yüzden engellenmeleri gerekir.
Münâfıklık Sıfatından Uzak Kalmak
İslâm’ın istemiş olduğu insan, kalbi ile ağzı barışık olan kişidir. Yani bir şey diyorsa kalbi onu tasdîk ediyordur; kalbinde ne varsa ağzından da onlar dökülüyordur; içinde bir şahsiyet, dışarıda ise farklı bir şahsiyet sergilemeyen insandır. İslâm’ın en çok kızdığı insan tipinin münâfıklar olmasını iyi anlamak gerekir. Çünkü bir insan kâfir ise, yani İslâm’a inanmıyorsa Müslüman olmadığını bilirsiniz. Onunla ilişkilerinizi bu kabul üzerinden yürütürsünüz. Ayrıca sizin karşınızdaki inancını gizlemediği ve ikircikli davranmadığı için de saygıyı hak etmektedir. Ancak içinden niyetini gizleyip kendisini başka biri olarak tanıtan, inanmadığı halde Müslümanmış gibi gözüken kişiler ümmet için en zararlı kimselerdir. Çünkü sizden gözüktükleri için aranıza çok rahat bir şekilde karışırlar. Zayıf tabiatlı olanları etkilemek için de toplumun içine virüs gibi girerler. Gittikleri her ortamda bir kargaşa, bir düzensizlik oluşturmak için çaba sarf ederler. İslâm kişiliksiz bu insan tipinden nefret ettiği gibi bu karakteri benimsemiş Müslümanlardan da hazzetmez; bir mü’minin, bir münâfığın hayat felsefesini yaşamında tatbîk etmesini istemez; kalbinden ne geçiyorsa Müslüman kardeşlerine de onu sergilemesini bekler. Çünkü Müslümanların cemâatinde asıl olan, insanların birbirlerine güvenmesidir. Arkasını döndüğünde hıyânete uğramayacağını bilmektir. İslâm toplumsal dayanışma ve kardeşlik birlikteliğidir. Münâfık yaşantısı ise bu yapıya zarar verir. Hz. Peygamber (s.a.v.) buna vurgu yaptığı bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Münâfıkların kendilerini ele veren alâmetleri vardır: Selâmları lânettir. Yemekleri gasb ve yağmadır. Ganîmetleri hile ile kazançtır. Mescitlere aralıklı yaklaşırlar. Camide kılınan namazın sonuna ancak yetişebilirler. Kibirlidirler. Ne sevilirler ne de severler. Gece odun gibi sessiz, gündüz gürültücüdürler.”3
Doğru Konuşmak
Dürüstlük insanın doğru bir kişi olduğunun en büyük göstergelerindendir. Müslümanın da ayrılmaz özelliklerindendir. Müslüman ne dediyse odur. Ağzından çıkan kelâm hilâf-ı hakîkat olamaz. Mahkemede yalan konuşmaz, gördüğü bir şey için “Görmedim!” demez. Size bir şey söylediğinde aklınıza “Acaba doğru mu söylüyor?” sorusu gelmez. Özü sözü birdir. Hatta doğruyu söylemesi kendi aleyhine, zarar verecek olsa dahi doğruyu söylemekten kaçmaz. Çünkü bilir ki imanıyla barışık olması gerekmektedir ve Allah’ına vereceği bir hesabı vardır. Bu değerin kaybolduğu toplumlar çürümeye başlamış demektir. Çünkü bu, insanlar arasında bir güvensizlik olduğu anlamına geldiği gibi, adaletin olmamasından dolayı halkın yalana sığındığı anlamına da gelir.
Sözünde Durmak
Doğru konuşmanın bir göstergesi de sözünde durmaktır. Sözde durmak doğru konuşmak demektir. Bir insan size verdiği sözü yerine getiriyorsa sözünü yalanlamıyor demektir. İslâm dünyasının en çok muzdarip olduğu hususlardan birisi de budur; programların belirlenen saatlerde başlamaması ve insanların verdikleri sözleri hafife alarak sanki söylememiş gibi davranmaları olağan bir durumdur. Bu, bazı bölgelerde maalesef çok daha yaygındır. Oysa Müslümanın temel vasıflarından biri sözünde durmasıdır. Belli bir vakitte bir yerde buluşmak için söz vermişse o vakitte orada olmak için elinden gelen gayreti göstermelidir.
Kezâ size şu vakitte borcunu ödeyeceğini va’detmişse bunun için de çırpınmalı, savsaklamamalıdır. Müslümanın sözü kesin teminat olmalıdır. Hatta yeri geldiğinde çeke veya senede gerek kalmaksızın dudaklarından dökülen kelâm yetmelidir. Ancak durumun böyle olduğunu söylememiz hiç de kolay değildir; bunun sonucu ise münâfıklığın alâmetlerinden birini hayatımıza hâkim kılmış olmamızdır. Özellikle siyâset alanı ile idârî görevlerde bulunanları burada sözünü ettiğimiz çerçevede değerlendirmek iyi olur.
Bu aynı zamanda İslâmî değerlerin ne kadar ehemmiyet arz ettiğini de gösterir. Unutmayalım ki, şu kelâm rabbimize aittir: “Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.”4
Emânete Sahip Çıkmak
Birine bir şeye bir süreliğine sahip çıkmasını istediğinizde, size “evet” demesi, doğru çıkması gereken bir sözdür. Dolayısıyla doğru konuşmak ve sözünde durmak gibi, bu da verdiği söze sâdık kalmakla ilgili bir durumdur. Çünkü kişinin sözüne güvenirsiniz ve döndüğünüzde bıraktığınız emâneti bulacağınızı düşünürsünüz. Bir kitap verdiyseniz, yıpratmamasını, sayfasını koparmamasını ve kendi kitabı gibi muhafaza etmesini beklersiniz. Aynı şekilde arabanızı onun müsait olan park yerine bir süreliğine bıraktığınızda aracınızla gezip tozmayacağına güven duyarsınız. Hatta köyünüze bir süreliğine gidemeyecekseniz oradaki evinizi ve hatta tarlanızı ona emânet eder, mahsulü kaldırmasını ricâ edersiniz. İnsanın birine bir şey emânet ettikten sonra gönül huzuruyla gitmesi ve emânet bıraktığı şeyi sanki kendi yanındaymış gibi hissetmesi ne kadar güzeldir. Ancak ahlâkî değerler zayıflar ve insanlar dinden uzaklaşırlarsa her fırsatı kendi menfaatlerine dönüştürmeye başlarlar. Bu sebeple de emânet edilen şeyden elden geldiğince yararlanmaya, adeta onun suyunu sıkmaya çalışırlar. Oysa bizler bir dönem şehirdeki evimizin anahtarını komşuya verip köyümüze giderdik ve çiçeklerimizi sulamasını isterdik. Kezâ değerli eşyalarımızı zarûret durumunda komşumuza veya yakın akrabamıza veyahut da bir arkadaşımıza emânet ederdik, bir şey olmayacağını bilirdik. Ancak bunların hepsi geçmişte kaldı. Köy yerlerinde insanların kapılarını kilitlemeden bağa bahçeye gittikleri, kezâ kapıyı sadece üstüne çekerek uyudukları zamanları bu ülke insanı yaşadı. Ancak her yeni günde, önceki günü hayırla yâd eder, yaşadığımız güne üzülür olduk. Bu yüzden şu günün öncekinden daha iyi olduğunu söyleme imkânımız maalesef olmuyor. Tam tersine kötülükler daha çok öne çıkıyor ve fenâlık hayatımızı kuşatıyor. Bu da çocuklarımızın ve toplumumuzun geleceğinden endişe duymamıza sebebiyet veriyor.
Değerlere Dönüşün         Zamanı Hâlâ Geçmedi
Sızlanmanın ve yaşadığımız zamandan şikâyetçi olmanın değiştireceği bir şey yok. Tek çözüm özümüze dönmemizdir. Önce kendimizi sonra da çocuklarımızı ahlâkî değerlerimizle donatmaya çalışarak Allah’ın istediği gibi Müslüman olmaya gayret etmeliyiz. Münâfıklığın üç alâmetini ne ailemiz, ne arkadaşlarımız, ne de toplumdaki herhangi bir fert üzerimizde aslâ görmemelidir. Bunu yapabilirsek, kendi imkânlarımızla nefsimizin, kezâ toplumun güzelleşmesine katkı sunmuş oluruz. Bu güzel davranışımızın çevremizde müsbet etki yapacağına ise hiç kuşku yoktur. Dolayısıyla şikâyetlenmek yerine nasıl bir Müslüman olduğumuza bir bakalım.
Hulûsi Efendi Hazretleri bizim bu yazıda yazdığımız her şeyi üç beyitte özetlemiştir:
“Elest” hitâbındaki “belâ” yı “lâ”ya sa’y etme
Ol hükmü unutma olan ahd ü vefâyı tut
*     *    *
Özü sözü bir olup yâr olanlar
Hulûsî doğru söyler kâzib olmaz
*     *    *
Hulûsî her sözün sıdkı sözünü hâl edinmektir
O söz ki olmaya hâl cümle kavl-i kâzibîn olmuş

Dipnot
* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    Bkz. Buhârî, rakam: 33; Beyhakî, Şuabu’l-İmân, rakam: 5253.
2.    7/A’râf, 172.
3.    Ahmed b. Hanbel, Musned, 7926.
4.    17/İsrâ, 34.

Sayfayı Paylaş