Mustafa Hâki Tokâdî (k.s.)

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK

Mustafa Hâki Efendi (k.s.) 1272/1855 Tokat doğumludur. Babası Tokat eşrafı ve âlimlerinden Abdullah Efendi’dir. Seyyid soyundan olup atalarının şeceresinin Trablusgarp’tan Abdusselâm b. Meşiş vasıtasıyla Hz. Hüseyin (r.a.)’e ulaştığı kaydedilmektedir. Osmanlı’nın son şeyhülislâmlarından Mustafa Sabri Efendi’nin anne tarafından yeğenidir. Erken yaşlarında hâfızlık yaptıktan sonra ilim tahsiline Tokat’ta başladı ve çeşitli hocalardan dersler aldı. Onun sahip olduğu Allah (c.c.) vergisi güzel sesiyle Kur’an-ı Kerim okuması ve dinleyenlere huzur vermesinden dolayı kendisine “Melek Hâfız” lakabı verildi. Daha sonra Çorum’da ikamet eden Şiranlı Mustafa Efendi (k.s.)’yi ziyaret ederek ona intisap etti. Mürşidinden mânevî eğitimini sürdürürken aynı zamanda burada zâhirî ilimler dersleri almaktaydı. Yirmili yaşlarında hem zâhirî ilimlerden hem de mânevî alandan icazet aldı. Kendisinde meydana gelen bazı hâlleri Şiranlı Mustafa Efendi’ye arz edince o, Hâki Efendi’ye (k.s.) hitaben şöyle dedi:
“Size nasıl zuhurât olursa öyle hareket ediniz. Dereceniz benden yüksek ve bâtınınız benden kavi olup zamanınızın müceddidi olursunuz. Siz sâliklere kolaylıkla yol verirsiniz. Biz bütün vazifelerimizi ve bâtınımızı (bâtın vazifelerimizi) size devrettik. Tokat’a gidip tâliblere seyr ü sülûk ettiriniz ve kendinize râbıta yaptırınız.”
Fakat hilafet icazeti almasına rağmen mürşidinin vefatına kadar ona saygısından dolayı şeyhlik yapmayıp kendisine intisap etmek isteyenleri Şiranlı Mustafa Efendi (k.s.)’ye gönderdi. Eğitim-öğretiminin ardından icazetli hoca olarak Ali Paşa Camii’nde görev yaptı. Adı geçen yerdeki görevi devam ederken 2. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte 1908 yılında Meclis-i Mebusan’a Tokat sancağı mebusu olarak seçildi. Gayr-i Müslim mebusların tasallutuna maruz kalan Mustafa Efendi’nin mebusluğu askıya alınarak İstanbul’da ikamete mecbur edildi. Belki bu tutumdan İttihat ve Terakki’nin ondan hoşnut kalmamasının da etkili olduğu fikri çıkarılabilir. Ancak bunu destekleyecek herhangi bir kayda rastlanmadı. Dayısı Mustafa Sabri Efendi’nin İttihat ve Terakki yöneticileriyle anlaşamadığı bilinmektedir.
Mustafa Hâki Efendi (k.s.) 4 yıl süren mebusluk görevinden sonra Tokat’a dönmeyip İstanbul’da ikamet etti. Meclis-i Meşâyıh’ın kararıyla 1914’te Fatih’teki Mustafa İsmet Efendi Dergâhı şeyhliğine atandı ve bu müessesede ikamet etmeye başladı. Söz konusu görevi esnasında namazlarını genellikle Fatih Camii’nde kıldığı belirtilmektedir.
Meclis-i Meşayıh’ın yaptığı bu atama Ahıskalı Ali Haydar Efendi ve müridleri tarafından hoş karşılanmadı ve birçok tartışmaya neden oldu. Çünkü Ali Haydar Efendi’nin Mustafa İsmet Efendi silsilesinden Ali Bezzâzî’nin halifesi olarak adı geçen dergâhın şeyhliğine vakfiye şartları gereğince ilgili tarikat mensuplarının seçimiyle belirlendiği için postnişînliğin/tekke şeyhliğinin onun hakkı olduğu iddia edildi. Hatta bu konuda Meclis-i Meşayıh’a ve Padişah’a dilekçe verilerek bu hakkın iade edilmesi istendi. Ali Haydar Efendi’nin müridlerinden Halil Sami’nin dilekçesine binaen bu konudaki talepleri Padişah tarafından haklı bulunarak Ali Haydar Efendi’nin adı geçen tekkenin şeyhliğine iadesine karar verildi. Ancak Mustafa Hâki Efendi (k.s.) baskılara rağmen tekkedeki görevini vefatına kadar sürdürdü. Mustafa Hâki Efendi (k.s.) bir dönem Meclis-i Meşayıh üyeliği görevinde de bulundu.
Geceleri uykudan ayırdığı belli saatleri ibadetle ve Kur’an-ı Kerim okumakla geçirirdi. İstanbul’daki pek çok âlim ve şeyhle görüşüp ilmî müzakerelerde bulunurdu. Güzel ve temiz giyinir ve yapılan davetlere nezaketle icabet ederdi. Sohbetlerinde ikna edici delillerle konuşur ve karşısındakinin sorularını ayrıntılarıyla dinleyerek cevaplandırırdı. Devletten aldığı maaştan kendi maişetini sağlayacak kadarını ayırıp gerisini fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Ailesine maddî olarak hiçbir miras bırakmadığı ve biri şeyhiyle olmak üzere üç defa hacca gittiği belirtilmektedir. Hatta Şiranlı Mustafa Efendi (k.s.)’yle birlikte gittikleri haccında Medine’de mürşidi hastalanınca yanında kalmak istemişse de o Hâki Efendi (k.s.)’nin Anadolu’ya gidip müridlerine sahip çıkmasını söyledi. Deniz yoluyla dönmek üzere Cidde’ye ulaştığı sırada şeyhinin vefat haberini aldı ve son deminde yanında bulunamadığı için üzüldü.
Mustafa Hâki Efendi (k.s.) zatürre rahatsızlığı sebebiyle 15 Kânunusani 1336/15 Ocak 1920’de İstanbul’da vefat etti ve Fatih Camii haziresine defnedildi. Bugün üzerindeki demir parmaklıklarla çevrili olan kabri pek çok insan tarafından ziyaret edilmektedir. Osman Hulûsi Efendi’nin Hâki Efendi (k.s.) hakkında kaleme aldığı bir mersiyesi şöyledir:
Gel ey göz gör ki bir kerre ne hâldir Hazret-i Hâki
Saadet bağı içre bir nihaldir Hazret-i Hâki

Ne sultan-ı hakikatdir görüp anla kemâlinden
Ne işrak eylemiş nur-i zü’l-celâldır Hazret-i Hâki

Anın sîr-âbla gül hakkı musaffa bî-cemalinden
Tekâmül eylemiş bir mâh-ı cemaldir Hazret-i Hâki

Dehânından çıkan her nutku bir iksir-i a’zamdır
Ser-â-pâ nur-i akdes bir kemâldir Hazret-i Hâki

Ana bir bende olmak her kula Hak’tan saadettir
Hulûsî Hakk’a vâsıtu’l-visaldır Hazret-i Hâki
Mustafa Hâki Efendi (k.s.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnet-i seniyyesine uyup bid’atlerden kaçınmayı öğütlemekteydi. Ona göre bu durum istikamet üzere olmanın gereğidir.
Mustafa Hâki Efendi (k.s.) itikadî konularda ehl-i sünnet âlimlerine uymak gerektiğini ifade etmektedir. Amelî konularda da yine aynı yol izlenmelidir. Çünkü dinde ayrılık ve karışıklık hoş karşılanan bir şey değildir. Ona göre dinimiz birliği ve istikamet üzere olmayı bize emretmektedir.
Mustafa Efendi müridlerine ahlâkî açıdan nasıl olmaları ve davranmaları gerektiğini toprak benzetmesiyle açıklar. Ona göre Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Hakaret ve eziyet görebilir, cefaya uğrayabilir. Lakin ondan hep güzel, temiz ve faydalı şeyler çıkar. Müminin insanları ayrım yapmadan aynı şekilde davranması ve güzel ahlâklı olması gerekir.
Hâki Efendi (k.s.), şeyhliğin kevnî kerametlerle değil istikametle ölçülmesi gerektiğini açıklar. O, ziyaretine gelenlere tasavvufî terbiye almayı düşündükleri zaman karşılaştıkları kişilerin havada uçtuğunu, suda batmadıklarını vs. kevnî kerametleri görseler bile Allah (c.c.)’ın emir ve yasaklarına uymada gevşeklik veya lâkaytlık olduğunu fark ettikleri zaman bu kişilerden uzak durmalarını tavsiye ederdi. Sözü edilen kişilerin kemâl derecesine ulaşmayan müteşeyyihler olduğunu ve bunların müminlere telafi edilemeyecek zararları dokunduğunu ifade etmektedir.
Ashâb-ı kiram Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dinî hayatını sohbetleri vasıtasıyla bize kadar ulaştıran silsileye aktaranlardır. Bu sebeple onlara dil uzatılmamalıdır. Velîlerle sahabîlerin mukayese edilmesi uygun değildir. Çünkü onlar bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.)’le muhatap ve onun övgüsüne mazhar oldukları için sonraki dönemlerde gelen velîlerden üstündürler.
Hafî/sessiz zikir yapmayı telkin edip cehrî/sesli zikir tavsiye etmemiştir. Hanımlara zikir telkini konusunda oldukça dikkatli davranırdı. Onlardan sadece sâliha olduklarına kanaat getirdiklerine eşlerinin izniyle ve kendi hanımı vasıtasıyla zikir ve sülûk dersleri verirdi.

Dipnot

Bu makale, Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in, Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 411-415. sayfalarından özetlenmiştir.

Sayfayı Paylaş