Kur’an’ın Eşsiz Üslubu

somuncubaba-223-09kuran

İ’câz; bir şeyin benzerini yapma gücüne sahip olmakla birlikte onun benzerini yapamamaktır. Yani benzerini yapmaktan âciz bırakan şeye mu’ciz denilir. Mûcize (mu’cize) de bu kökten gelmektedir. Mûcize; Allah’ın peygamberlerin elinden ortaya koyduğu, bir benzerini yapmaktan insanları âciz bırakan ve peygamberlerin Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu ispat eden şeydir.1
Bütün peygamberler kendilerinin Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduklarını insanlara ispat etmek için çeşitli mûcizeler göstermişlerdir. Nitekim bu hakîkati Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle ifade etmektedir:
“Gönderilen her peygambere nübüvvetini teyîd eden mûcizeler verilmiştir. Bana verilen ise, Allah’ın gönderdiği vahiydir. Onun için kıyâmet günü ümmetimin sayıca diğer peygamberlerin ümmetinden çok olmasını ümit ediyorum.”2
Önceki peygamberlere verilen mûcizeler hissî idi. Yani sadece o devirde yaşayan insanlar tarafından görülmüş, yaşanmış ve olup bitmiştir. Ancak Hz. Muhammed (s.a.v.)’in mûcizesi aklî, kalıcı ve ebedîdir. Nitekim bir Arap şairi şöyle diyerek ne kadar güzel söylemiştir:
Önceki peygamberlerin getirdikleri mûcizeleri yok olup gitti.
(Ey Muhammed!) Senin getirdiğin kitap kıyâmete kadar yok olmayacaktır.
Çünkü zaman uzadıkça onun âyet-i kerîmeleri yenilenmektedir.
Eski (mez)lik asâleti onun âyetlerini süslemektedir.3
Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in en büyük ebedî mûcizesidir. Kur’an’ın indiği dönemde Araplar edebiyat ve belâgetta çok ileri bir seviyede idiler. Yani belâgat ve fesâhat konusunda çok tecrübeli şahıslar vardı. Ancak kendi dillerinde indirilmiş olan Kur’an’ın bir benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır.
Allahu Teâlâ, Kur’an’da öyle bir üslup kullanmıştır ki, seçtiği kelimeler ve kavramlar çok mükemmeldir. Allah’ın Kur’an’da hak ve hakîkati ifade etmek için seçip kullandığı kelimelerin mükemmel olduğuna dair burada iki örnek vermek istiyoruz.
Örnek 1:
Fâtiha Sûresi 6. âyet, “Bizleri doğru yola ilet.”: Bu âyette “yol” anlamında “sırât” kelimesi kullanılmıştır. Arapçada “sebîl” ve “tarîk” kelimeleri de yol anlamına gelmektedir. Yüce Allah, âyette niçin sebîl ve tarîk kelimelerini kullanmamış da “sırât” kelimesini kullanmıştır. Çünkü sebîl kelimesinin çoğulu sübül, tarîk kelimesinin çoğulu ise turuk şeklindedir. Yani bu kelimeler tek bir yolu değil birçok yolu ifade etmektedir. Bu yollardan bir kısmı hak, bir kısmı ise bâtıl yol olabilir. Allah âyette öyle bir kelime kullanmıştır ki, âyette kullanılan sırât kelimesinin çoğulu yoktur. Yani sırât kelimesi tek bir yola, Allah’ın dosdoğru yoluna delâlet etmektedir.
Örnek 2:
İhlâs Sûresi 1. âyet; “De ki: O Allah birdir, tekdir.”: Bu âyette Yüce Allah varlığını ve birliğini ifade etmek için öyle bir kelimeyi seçip kullanmıştır ki, gerçekten çok müthiştir. Arapçada “vâhid” kelimesi de “bir” anlamına gelmektedir. Neden Yüce Allah âyette kendini tanıtırken bu kelimeyi değil de, “ehad” kelimesini kullanmıştır. Çünkü vâhid kelimesinin tesniyesi (ikili) vardır; isneyn iki demektir. Ancak ehad kelimesinin tesniyesi yoktur. Yani Allah tesniyesi olmayan ehad kelimesini seçip kullanmak sûretiyle kendi varlığı ve birliğini çok güzel bir şekilde ifade etmiştir. Allah birdir, tekdir, eşi ve benzeri yoktur.
Bu zikretmiş olduğumuz örneklerde de açıkça görüldüğü gibi, Yüce Allah Kur’an’da hakkı ve hakîkati açıklarken en uygun kelimeleri seçmiş ve kullanmıştır. İşte bu mükemmelliği beşer kelâmında bulmamız mümkün değildir.
Allahu Teâlâ, Kur’an’da yüce hakîkatleri ifade ederken öyle şâhâne bir üslup kullanmıştır ki, bu üslubu gören insan, Kur’an’ın bir beşer kelâmı değil, Allah kelâmı olduğuna şehâdet eder. Kur’an’ın bir benzerini getirmekten insanı âciz bırakan birçok i’câz yönü vardır. Kur’an’ın i’câz yönlerinden biri de ses ve mânâ uyumudur. Yani bir hakîkati açıklarken kullanılan ifadede seçilen kelimeler ve cümleler telaffuz edilirken insana o mânâyı âdetâ yaşatmaktadır. Ses ve mânânın bir uyum içerisinde olduğu görülmektedir. Kur’an’ın bu yönden i’câzına birçok örnek verilebilir, ancak biz burada sadece üç örnekle yetinmek istiyoruz.
Örnek 1:
Yüce Allah annenin çocuğunu dokuz ay karnında taşırken ne sıkıntılar çektiğini Lokman Sûresi 14. âyette anlatırken, “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak karnında taşımıştır…” buyurmaktadır.
İşte annenin karnında çocuğunu taşırken sıkıntı üzerine sıkıntı çektiğini anlatırken seçilip kullanılan “vehnen alâ vehnin/sıkıntı üzerine sıkıntı” kelimesi telaffuz edilirken âdetâ annenin çektiği sıkıntıyı hissettirmektedir.
Örnek 2:
En’am Sûresi 125. âyet-i kerîme de bu konuda güzel bir örnektir. Yüce Allah bu âyette şöyle buyurmaktadır:
“Allah, kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar…”
İşte Yüce Allah, bu âyette mü’min ve kâfir insanın ruh halini anlatmaktadır. Yüce Allah’ın gösterdiği doğru yola girip Allah’ın buyruklarını yerine getirerek yaşayan insanın göğsünü ferahlandıracağı ifade edilmektedir. Bu mânâyı ifade etmek için seçilen “yeşrah” kelimesini telaffuz ederken âdetâ o ferahlığı ağızdan çıkan sesle insana hissettirmektedir. Allah’ın yasaklarını çiğneyerek günahlar içinde bocalayan insanın göğsünü de daraltacağını ve sanki gökyüzüne çıkan bir insanın nefes almasının güçleşip de göğsünün daraldığı gibi daralacağını ifade ederken, bu mânâ için seçilen kelime de çok enteresandır. Zira bu mânâyı ifade eden “yessa’adü” kelimesini telaffuz ederken insanın nefesi boğazında daralmaktadır. Bu âyette ayrıca Kur’an’ın ilmî bir mûcizesi de görülmektedir. Aynı âyette gökyüzüne çıkan insanın nefes almasının zorlaşıp göğsünün daralacağı ifade edilmektedir. Böylece 17. yüzyılda İtalyan bilim adamı Evangelista Torricelli tarafından keşfedilmiş olduğu kabul edilen ilmî bir gerçeğe de işaret edildiğini görmekteyiz. Şöyle ki, dünyadan uzaya doğru yükselirken her yüz metrede hava basıncı azalacağı için insanın nefes alması güçleşmekte ve göğsü daralmaktadır. 15-16 bin metreden sonra insanın nefes alıp hayatını devam ettirebilmesi imkânsız hâle gelir ve insan hayatını kaybeder, ölür. Bundan dolayı da solunum için özel cihazların kullanılması gerekmektedir. İşte bu âyette “…göğe çıkıyormuş gibi göğsü daralır, nefes alması güçleşir…” denilmek sûretiyle 14 asır önce Kur’an bu ilmî gerçeğe işaret etmiştir. Bu da Kur’an’ın mûcizevî bir yönünü ortaya koyduğu gibi, onun beşer kelâmı değil de, Allah kelâmı olduğunu ispat etmektedir.
Örnek 3:
Yüce Allah Kıyâme Sûresi’nin 26-30. âyetlerinde insanın ölüm ânındaki durumunu anlatmaktadır. İnsan ölüm ânında, rûhunu teslim etme esnâsında çok zor bir durumdadır. Âdetâ o anda elleri ayakları birbirine dolaşır. Yanındaki akrabaları ise büyük bir telaş içerisindedirler. Onu kurtarmak için bir çaba içerisindedirler. İşte o ânı anlatan âyetler durumu şöyle ifade etmektedir:
“Hayır, can boğaza dayandığı, ‘Kimdir (bunu) iyi edecek?’ dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk edilecek yer, sadece Rabb’inin huzûrudur.”
27, 28, 29 ve 30. âyetlerin sonundaki “kaf” harfinde kalkale yapılarak durulduğu zaman ağızdan çıkan ses, ruhunu teslim etmek üzere olan o çaresiz insanın hâlini ve çıkardığı sesi çok güzel bir şekilde ifade etmektedir. Yani anlatılan mânâ ile ses arasında büyük bir uyum söz konusudur.
Netice olarak diyebiliriz ki, Kur’an beşer kelâmı değil, Allah kelâmıdır. Nitekim âyetlerde hak ve hakîkatler ifade edilirken seçilen kelimelerin telaffuzunda ses ve mânâ arasında büyük bir uyum olduğu görülmektedir. Allahu Teâlâ, âyetlerde kullandığı kelimeleri özenle seçmiştir. İşte bu mükemmelliği beşer kelâmında bulmak mümkün değildir. Kur’an bu yönden de mûcizeliğini ortaya koymakta ve beşeri, onun bir benzerini getirmekten âciz bırakmaktadır.

Dipnot
* Prof. Dr. Mehmet SOYSALDI
1.    İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 1990, 5: 369; el-İsfahânî, Müfredât, 1992, 547.
2.    Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1.
3.    Sabûnî, et-Tıbyân fî Ulûmi’l-Kur’ân, İstanbul, trs, 136-137

Sayfayı Paylaş