Hidâyetin Önündeki Engel: “Ataları Câhilce İzleme”

somuncubaba-223-03hidayet

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ denilince ‘Hayır, atalarımızı bulduğumuz şeye uyarız.’ derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kişiler idiyseler?”1 Bu âyetin iniş sebebi olarak, müşrik Arap toplumunun Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çağrısına câhilî taassup ile karşı çıkıp, tarihe ve geleneğe sığınmaları gösterilir.2 Bilindiği gibi Mekke’de İslâm boğulmak istendi. Mekkeli seçkinler Müslümanlara karşı gittikçe baskı politikalarını artırdı. Bununla da kalmayan Mekke müşrikleri İslâm dininin toplum tabanında rağbet görmemesi için ellerinden geleni bırakmadılar. Özellikle Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, “büyücü, kâhin ve şair” dediler. Onu alaya aldılar, hakâret ettiler, geçeceği yollara dikenler döktüler. Mekke’nin ileri gelen yöneticileri, câhil halkı Müslümanlara karşı kışkırttılar. Ayrımcılık yaparak nefret suçu işlediler. Müslümanları Şîb-i Ebî Tâlib Mahallesi’nde muhasara altına aldılar. Her türlü sosyal, beşerî ve ekonomik ilişkiyi kestiler. Elbette tarihte İslâm’a ve Müslümanlara karşı toplumsal muhâlefet sadece Câhiliye Dönemi Araplarıyla sınırlı kalmamış, her dönemde kendini göstermiştir. Tevhîdin tarihinde atalara körü körüne câhilce bağlılık, İslâm hidâyetinin önünde engel olmuştur. Merhum Muhammed Hamidullah Hoca’nın önemli tesbitiyle, insan topluluklarında pek az kimse ilâhiyatın soyut meseleleriyle ilgilenmekte, fakat toplumun hemen hemen ekseriyeti, atalarından devraldıkları örflerden sapma ve bu âdetlerde bir yenilik hareketi başlatılmasına karşı ayaklanmışlardır.3 Her zaman insanlarda yeniliğe karşı bir tepki olmuştur. Meselâ peygamberlerin tarihinde de bunun sayısız örnekleri vardır. Âd, Semûd ve Eyke kavimleri gibi daha nice milletlerin sapma sebepleri arasında atalar dinine bağlılık yer alır. Bütün bu kavimler peygamberlerin getirdiği ilâhî vahye karşı çıkmak için atalar inancına körü körüne bağlılık sonucu sapmışlar ve hidâyetin çağrısına sırt çevirmişlerdir. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v.) de Mekke’de İslâm’ı alenî olarak ilan ettiği zaman ileri gelen kimseler yeni dine karşı toplumu, “Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.”4 diyerek, Peygamberimiz’e karşı toplumsal muhâlefeti körüklemişlerdir.
Geçmişi hiçbir tenkide tâbî tutmadan taklit etmek, Kur’an’da şirkin sebeplerinden birisi olarak sayılır. Şirk inancının nesilden nesle devralınan bir davranış kalıbı olduğu şöyle anlatılır: “Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu. Biz ise onlardan sonra gelme bir kuşağız. İşleri bâtıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helâk mi edeceksin?”5
Allah’tan başkasına boyun eğicilik inancı olan şirk, bir şahsiyetsizlik, yalancı dostluk ve güven temelinden yoksunluktur. Böyle çift tabiatlı bir insan, kendi içinde şahsiyet travması yaşar. İslâm, tevhîd eğitimiyle bu travmayı ortadan kaldırmaya çalışır. Biz bu eğitimle, Allah’ı sahte ilahlardan ayırt etme bilincine ve “Allah’tan başka bir İlah’ın olmadığını” kabul ve şehâdet etme kudret ve kabiliyetine sahibiz. İnsan, Kur’an’ın işaret ettiği gibi, fıtratın sesine kulak vermiş olsa bu duyguyu derinden hissedecek ve kavrayacaktır: “Hakk’a yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”6 Eğer insanlar, fıtratın sesine kulak verip peşin fikirli hareket etmeseler hakikatle yüzleşmeleri her zaman mümkün olacaktır. Heyhât, ne gezer! İnsanların çoğu her zaman aklını kullanmazlar ve Yüce Allah’ı hakkıyla takdir etmezler. Yüce Allah’a ulaşmanın önünde körü körüne atalar inancı bir duvar örmektedir. Bu durum şu âyetin muhtevâsında çok net ifade edilir:
“Hayır, yalnızca, ‘Biz atalarımızı bir ümmet üzere bulduk. Biz de gerçekten onların izleri üstünde doğruya erdirilmişleriz.’ dediler. İşte böyle, senden önce hangi memlekete kötü sonuçları haber veren bir peygamber gönderdiysek, mutlaka onların önde gelenleri: ‘Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izine uymuşlarız.’ demiştir. (Peygamberlerden her biri), ‘Ben size, atalarınızı, üzerinde bulunduğunuzdan daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?’ dediler. Onlar da, ‘Bizler, o sizin gönderildiğiniz şeyleri tanımıyoruz.’ dediler.”7
Bu âyetlerde geçen “ümmet, eser ve iktidâ” kavramları atalar kültü denilen câhilî geleneğin mâhiyetine ışık tutmaktadır. Burada “ümmet”, bir toplumun nesilden nesile aktarılan ve hayat tarzı olarak telakkî ettiği din ve yol anlamına gelir. Çünkü ümmet, dâhil olduğu toplumun kültür unsurlarının bir birikimidir. Bu birikimin oluşumunda, nesillerin aktardığı görüşler yumağına da “eser” denilir. Bunları hayat tarzı haline getirmek de “iktidâ”dır. Bütün peygamberler ümmet, eser ve iktidâ kavramlarının câhilî gelenekle yoğrulmuş anlamlarının içini boşaltarak yeniden bu kavramlara İslâmî bir veçhe kazandırmışlardır.
İslâm, düşünmeden, aklını kullanmadan ve hakikat karşısında gözlerini kapayarak ataları taklit etme zihniyetine karşı çıkmıştır. Ancak, bunun zıddı olan ve İslâm’ın akâid prensiplerine aykırı düşmeyen sâlih ataların zihniyetine sahip çıkmayı ve onları takip etmeyi tavsiye etmiştir. Başta peygamberler olmak üzere Yüce Allah’ın sâlih kullarını izlemek doğru yolu bulmada bir vesîle olabilir. Nitekim şu âyette Yûsuf (a.s)’ın diliyle bu hususa işaret edilmektedir: “Atalarım İbrahim, İshâk ve Ya’kûb’un dinine uydum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”8 Bir başka âyette de Ya’kûb (a.s)’ın oğullarının peygamber olan atalarının yollarını nasıl izleyecekleri anlatılmaktadır: “Yoksa Ya’kûb son nefesini verirken siz orada mıydınız? O sırada Ya’kûb, oğullarına, ‘Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?’ demiş; onlar da, ‘Senin, ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’ın ilâhı olan tek İlâh’a kulluk edeceğiz; biz sadece O’na teslim olduk.’ demişlerdi.”9
İslâm geleneğinde, kişinin itikâdî konularda, peygamberlere, müctehid âlimlerin ictihâdlarına ve hak yolda olduklarını bildikleri kimselere ittibâı, taklit sayılmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Müslümanların çözemedikleri sorunları zikir ehline sormaları tavsiye edilmiştir: “Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun:”10 Bu âyetten alınması gereken en önemli ders, başta dinî meseleler olmak üzere herhangi bir konuda yeterli bilgiye sahip olmayanların o hususta ehil olanlara, yani konunun uzmanlarına sormaları gerektiği; bir konuda doğru ve yeterli bilgi edinmeden görüş ileri sürmenin veya iş yapmanın yanlış olduğudur. Yoksa İslâm, özünde tevhîde aykırı düşmeyen Şâri’-i Teâlâ’nın belirlediği ibadetlere aykırı düşmeyen, kurban kesme gibi, sünnet anlamındaki ilâhî geleneği benimsemiş; hac, umre, telbiye, tavaf, oruç gibi Câhiliye Dönemi’nde varlığını devam ettiren uygulamaların İslâm’a uygun olanlarını ibkâ ettirmiş; aykırı olan yönlerini tashih ettirmiştir.
Sonuç, görüldüğü gibi İslâm, Yüce Allah’ın dinine aykırı, hatta bütün peygamberlerin getirdiği değerler sistemine karşı çıkmaya yol açacak olan atalar inancını câhilce takip etmeyi yasaklamıştır. Rabb’in çağrısına kulak vermeyen, dinden ve diyânetten uzak kimselerin söz ve davranışlarını yaşam tarzı haline getirenler âhirette onları şöyle suçlayacaklardır: “Rabb’imiz! Biz efendilerimizi ve büyüklerimizi dinledik, onlar da bizi yoldan saptırdılar.”11 Ancak, tevhîde bağlılığını koruyan, nebevî sünnet ve sîretle çatışmayan İslâm büyüklerinin yaşam tarzlarını örnek almak atalar kültü kapsamına girmez.

Dipnot
* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1.    2/Bakara, 170.
2.    Bkz. Kâdî Beydâvî, Abdullah b. Ömer, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Beyrut, ts., I, 129.
3.    Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Çev. M. Said Mutlu, İstanbul: İrfan Yayınevi, 1972, I, 71.
4.    38/Sâd, 6.
5.    7/A’râf, 173.
6.    30/Rûm, 30.
7.    43/Zuhruf, 22-24.
8.    12/Yûsuf, 38.
9.    2/Bakara, 133.
10.    16/Nahl, 43.
11.    33/Ahzâb, 67.

Sayfayı Paylaş