Somuncu Baba’nın Kırk Hadis Şerhi: Her İşte Allah Rızâsını Gözetmek

3.Hadis
“Allah için seven, Allah için buğzeden, verdiğini Allah rızâsı için veren, vermediğini Allah rızâsı için vermeyen kişi, imanını kemâle erdirmiştir.”1
Somuncu Baba Diyor ki:
“Allah’ın hakkını her hâlükârda nefsî hazlara tercih etmek imanın kemâlâtındandır.”
Hadisin Yorumu
Bu hadis Müslümanın diğer kardeşleriyle ilişkilerinin hangi eksende yürümesi gerektiğini çok veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. Hepimizin her gün göreceği bir yere asılması gerekmektedir. Çünkü insan sadece bu hadiste dile getirilen hususları dikkate alsa hayatı düzene girer ve Allah’ın sevdiği kullardan biri oluverir.
Allah’ın Rızâsını Her Şeyin Başına Koymak
Rabb’imiz dünyaya geliş amacımızın kendisine kulluk etmemiz olduğunu belirtmektedir.2 Bunun anlamı, rızâsını hayatımızın her diliminde öncelememiz gerektiğidir. Onun neye rızâsının olduğu ve neden hoşnut olmadığı gerek Kur’ân’da ve gerekse Hz. Peygamber (s.a.v.)’in buyruklarında açık bir şekilde bizlere bildirilmiştir. Özellikle de günümüz Müslümanı için bunları bilmemesi yönünde bir mâzeret olamaz. Çünkü gerek basın-yayın imkânları ve gerekse yazılı neşriyat yanında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın her türlü soruya cevap vermesi bilmemek diye bir gerekçe bırakmamıştır. Bu sebeple Müslümana öncelikle gerekli olan bilgilenmektir. Rabb’inin kendisinden nasıl bir Müslümanlık talep ettiğini bilmesidir. Bunları öğrendikten sonra başta ihlas olmak üzere her işinde Rabb’in rızâsını her daim en öne koymasıdır. Bunu yapabilirse hayatı istikâmet üzere olacak ve etrafındakiler üzerinde de çok güzel etkiler bırakacaktır. Hatta onun güzel yaşantısından etkilenerek kendilerini de onun gibi güzel insan yapmaya gayret edeceklerdir.
Allah’ın rızâsını her şeyin önüne koymak doğrudan Allah sevgisiyle ilgili bir durumdur. Korku temelli değildir. İnsan birini sevdiği zaman onun isteklerini elinden geldiğince yerine getirmeye gayret eder. Kişinin eşinin ve çocuklarının isteklerini yerine getirmek için çırpınması ve nefsinden fedakârlık yapması bundandır. Çünkü onların isteklerini yerine getirebildiğinde mutlu olur. Mutlulukları kendisinin de mutluluğu olur. Nitekim babasından bot almasını isteyen evlâdın bu isteği yerine getirildikten sonra yüzünde beliren mutluluk hali babasını doğrudan kuşatır ve en az çocuğu kadar sevinir. Babanın çocuğuna bot almasının kökeninde yavrusuna olan sevgisi ve merhameti yatar.
Kul ile Allah arasındaki iletişim de mutlaka sevgi temelli olmalıdır. Korkuya dayalı olması durumunda samimiyetten ve içtenlikten bahsetmemiz söz konusu olamaz. Sadece kanunlardan korktuğu için dürüst vatandaş olarak yaşayan ama fırsatını bulduğunda her türlü kanunsuzluğu yapan biri için iyi bir insan denemeyeceği gibi, Allah’tan korktuğundan, cehenneme düşeceği endişesinden dolayı kulluk görevlerini yerine getirmeye çalışan insandan da gerçek anamda bir samimiyet beklenemez. Çünkü taşıdığı endişeden dolayı yapmaktadır. Hatta cehennem endişesi olmasa belki de kaçındığı pek çok haramı çok rahat bir şekilde yapmaya başlayacaktır. Bu durum insanın imanının hangi düzlemde gerçekleştiğini yansıtır. Elbette insan cehennem endişesini taşıyacaktır, ancak Allah ile arasındaki ilişki sevgi üzerinden yürümelidir. Bunu gerçekleştirdiği zaman yaptığı ibadetlerden büyük haz alacak, kaçındığı haramlar sebebiyle gönlü huzur hissedecektir. Çünkü sevdiği zat ile arasındaki ilişkinin bozulmasına gönlü asla razı olmaz. Kaldı ki, Rabb’in rızâsına muvâfık olarak sürdürdüğü hayatının dünyada mutluluk olarak kendisine geri döneceğini de bilir. Çünkü Allah ve elçisi ondan her ne istemişlerse dünyadaki mutluluğu için istemişlerdir. Onların talepleri dünya hayatının yaşanılabilir hale getirilmesi içindir. Nitekim hayatını istikâmet üzere devam ettiren insanların herkesten daha fazla mutlu olduklarını görürüz.
Nefse Hâkim Olmak
Günlük hayatımızda kendimize, etrafımızdakilere veya ülkemizdekilere veyahut da dünya Müslümanlarına yönelik haksızlıklara şâhit olabiliyoruz veya basında okuyoruz. Bu haksızlıkları iki gruba ayırmak mümkündür: Maddî gerekçelerle yapılan haksızlıklar ile inanç sebebiyle yapılan haksızlıklar. İkincisi olan dinimiz sebebiyle Müslümanların karşılaştıkları sıkıntılara biz Müslümanların artık tahammül edecek en küçük sabırları kalmamıştır. Yeryüzünün neresinde bir zulüm varsa mazlumlar her zaman Müslümanlar olmaktadır. Bu zulümler çoğunlukla gayr-i Müslimler tarafından bazen de bizzat Müslümanlar eliyle yapılmaktadır. Bizler öyle bir hale geldik ki, zulüm değil zulüm kelimesine bile tahammül edemeyecek derecede boğazımıza kadar dolmuş durumdayız. Ayrıca tepki vermediğimiz zaman var olan zulümlerin katlanarak arttığını ve yeni zulümlere kapı açtığını görmekteyiz. Bu sebeple inancımızdan dolayı karşılaştığımız baskı ve zulümlere tavır almamız ve ortak bir direnişle saldırıyı püskürtmeye çalışmamız takdir edilecek, dua edilecek bir davranıştır. Bu sebeple dünya Müslümanlarıyla her zaman dayanışma içindeyiz.
Dinî gerekçelerle olmayan ve maddî sebeplerden ötürü gerçekleşen zulümlere gelince, özellikle ikili ilişkilerde verilecek tepkinin iyi hesap edilmesi gerekmektedir. Bazen karşımızdaki nefsinin zebûnu olarak anlık bir refleksle bize yanlış yapabilir ancak bilâhare yaptığının farkına vardığında hatâsından dönmesi muhtemeldir. Böyle durumda bizler de nefsimizin esiri olmak yerine karşımızdakine bir şans vermemiz güzel olur. Hem karşımızdakinin kendisini düzeltmesine hem de dostluğumuzun devam etmesine imkân hazırlamış oluruz. Tam tersine nefsimizin peşine takılmak bizi zarara sürükleyebilir. Nice insan vardır ki, karşılaşmış olduğu haksızlığa nefsine uyarak ağır bir karşılık vermiş ve sonrasında hayatı boyunca pişmanlığını çekeceği bir yanlışlığa sürüklenmiştir. Cezaevlerindekilerin önemli kısmının bu şekilde suç işlemiş insanlar olduğu gerçeği önümüzde durmaktadır.
Bir mü’mine düşen, karşı tarafından bazen acziyet olarak algılansa bile, her zaman için vereceği tepkiyi âhireti düşünerek vermesidir. Hatta kızdığımızda bunun Allah rızâsı sâikiyle olması en güzelidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “(Rasûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.”3 Böylesi bir tutumu hayatına hâkim kılan insan gerçekten eli öpülesidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şahsına yapılan nice haksızlığa tahammül göstermesi, sonrasında eline imkân geçtiğinde affetmesi onun büyüklüğünün göstergesidir. Hatta kendisini zehirlemeye kalkan Yahudi kadını affetmesi bunun sonucudur.4 İlk başta insan böylesi bir durumu yadırgar gibi olursa da sonrasında kazanan İslâm olduğundan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in insânî ilişkilerde takip ettiği usulün ne kadar önemli olduğunu hepimiz anlarız. Ülkemizdeki kan davalarının ve diğer pek çok husûmetin insanların damarına basılmasından ve bu kişilerin de nefislerine hâkim olamamasından kaynaklandığını unutmamak gerekir. Bunlar bireysel olaylar gibi dursalar da sonuçları itibarıyla topluma problem olarak dönmektedirler. Akrabaları başta olmak üzere yaşadıkları muhitlerdeki herkesi etkilemektedirler.
Allah İçin Vermek veya Vermemek
İnsanın yaptığı ibadetler içinde en zor olanı belki de zekât vermektir. Çünkü namaz kılmak cepten bir şey eksiltmez. Keza hacca büyük masraflar yaparak gidilse de insan sonuçta harcamayı kendisi için yapar. Ancak zekât böyle değildir. Alın teriyle kazanılan birikimden o kazançta hiç katkısı olmayan birine bir şeyler ayırıp vermek gerçekten çok zordur ve bunu yapmak imânî hassasiyeti gerektirir. Bu açıdan bakıldığında zekât vermek aynı zamanda imanın da göstergesi olmaktadır. Aynı durum sadaka vermek için de geçerlidir. Allah şöyle buyurmaktadır: “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.”5
Zekât ve sadaka Allah için yapılan ve toplumsal barışa büyük katkı sağlayan ibadetler olduğu için bu iki hayrı yaparken Allah rızâsından uzaklaşmamaya gayret etmek icap eder. Başkalarının da vermesini teşvik etmek dışında gösteriş olsun, insanlar beni konuşsun ve bu vesileyle dünyalık başka şeyler elde edeyim hırsıyla yapılırsa elbette ibadet olmaktan çıkar. Allah rızâsı yanına kulların da memnûniyetini katmaktan dolayı şirke götürebilecek büyük bir tehlikeye sebebiyet verebilir. Unutmamak gerekir ki, nasıl namazın hak rızâsı için ihlaslı bir şekilde yapılması gerekiyorsa mali ibadetlerin durumu da aynıdır.
Gerek zekât ve gerekse tasadduk kabîlinden nâfile infaklarda dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus da yaptığımız hayrın amacına ulaşmasıdır. Bu yüzden kimlere hayır vereceğimiz noktasında hassas olmak gerektiği gibi verdiğimiz yardımların Allah’ın rızâsına uygun sarf edilmesi husûsunda da dikkatli olmalıyız. Meselâ verdiğimiz yardımla içki alınması gibi durumlara karşı tedbir gerekir. Böylesi hallerde doğrudan para yardımı yerine gıda maddesi gibi yardımları öncelemek yerinde olacaktır. Dolayısıyla bazen birilerine maddî yardımda bulunmak daha da yanlışa düşmesine sebep olacaksa ona yardım etmemek de Allah rızâsına uygun bir amel olabilmektedir. Özellikle de istemeyi meslek haline getirenlere maddî yardımda bulunmamak ve vermemek Allah’ın rızâsına daha uygun olabilir. Bu sebeple gerçekten ihtiyaç sahibi olup da el açamayanları bulmak daha faziletlidir.
Bizden İstenenlerin Özeti
İnsan, Allah’ın ve güzel elçisinin kendisinden talep ettiklerini bir düşünecek olsa, bunların âhiret sermayesi olmasından önce onun dünyasını mâmur hale getirmesine katkı sağladığını anlayacaktır. Çünkü Rabb’imiz ve son elçisi yaşadığımız dünyayı daha yaşanılır hale getirmemiz için bizlerin sırtına taşıyabileceğimiz ve yaptığımızda mutlu olacağımız yükler yüklemişlerdir. Son dinin kutlu mesajını kalbine hâkim kılmış ve onun buyruklarını tatbik etmekten mânevî haz alan gönüllere ne mutlu. Rabb’im bizleri de çocuklarımızı da böylesi insanlardan eylesin. Sözümüzü Hulûsi Efendi (k.s.)’nin dizeleriyle tamamlayalım:
Nefsine yan çıkıp da Kâ’be’yi yıksan dahi
İncitme gönül yıkma ger uslu ger deli ol

Seni sevmek imiş âlemde her zevk u safâ ancak
Senin derdine düş olmak imiş derde devâ ancak

Neyi sevmişse cân yâdında dâim
Neyi görmüşse göz dil-hâhı söyler

Dipnot
* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    Ebû Dâvûd, rakam: 4681.
2.    Bkz. 51/Zâriyât, 56.
3.    7/A’râf, 199.
4.    Buhârî, el-Edebu’l-Mufred, 243.
5.    2/Bakara, 277.

Sayfayı Paylaş