Günümüzde Yanlış Anlaşılan İslâmî Kavramlardan Biri: “Tevekkül”

Günümüzde bazı İslâmî kavramlar anlam kaymasına maruz kalmıştır. Bu kavramlardan biri de tevekküldür. Bu kavramların doğru anlaşılması İslâm mesajının doğru anlaşılmasına vesile olacaktır.
Tevekkül kelimesi Arapça “vkl” kökünden tefa’ul babında “birinin işini üstüne alma, birine güvence verme; birine işini havâle etme, ona güvenme” anlamlarına gelen bir mastardır.1
Terim olarak tevekkül ise, “bir kimsenin kendini Allah’a teslim etmesi, rızkında ve işlerinde Allah’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesi” anlamında kullanılmaktadır.2
Allah’a dayanan, güvenen kimseye “mütevekkil”, kendisine güvenilene de “vekil” denilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de “mütevekkil” kelimesi mü’minlerin vasfı olarak, “vekil” kelimesi de Allah’ın vasfı olarak zikredilmektedir.
İnanan insanların Allah’a sığınması istenmekte, Allah’a sığınan insanlara şeytanın aslâ zarar veremeyeceği belirtilmektedir.3 Bazı peygamberler inançlarındaki kararlılık ve Allah’a tevekkülleri ile insanlara örnek olarak gösterilmektedir.4
Mü’minler Allah’a tevekkül etmeye davet edilmektedir.5 Allah, kendisine tevekkül eden kullarını sevdiğini6 ve tevekkül eden kul için kendisinin kâfî olduğunu belirtmektedir.7
Hz. Peygamber Efendimiz de tevekküle önem vermiş ve kendisi daima Allah’a tevekkül ettiği gibi, mü’minleri de Allah’a tevekkül etmeye davet etmiştir.
Nitekim bir hadîs-i şeriflerinde, “Eğer siz gereği gibi Allah’a tevekkül etmiş olsaydınız tıpkı sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp (akşam) doymuş olarak yuvasına dönen kuşların rızıklandırıldığı gibi sizler de rızıklandırılırdınız.”8 buyurmaktadır.
Maalesef İslâm dininde tevekkül de kader gibi yanlış anlaşılan hususlardan biridir. Tevekkül, hiç bir zaman, çalışmayı ve sebebe sarılmayı terk edip, “Allah’ın dediği olur.” diyerek kenara çekilmek değildir.9
Bilakis gerçek tevekkül; maddî ve mânevî sebeplerin hepsine başvurduktan ve alınması gereken bütün tedbirleri aldıktan sonra Allah’a güvenip dayanmak ve sonucu ona bırakmak demektir.
Allahu Teâlâ bu dünyada her şeyi bir sebebe bağlı kılmıştır. Dolayısıyla insan, o sebebe sarılmalı, üzerine düşen görevi yerine getirmeli, daha sonra Allah’a tevekkül etmelidir. Nitekim Enes b. Mâlik’in rivâyet ettiğine göre bir bedevî, “Ey Allah’ın Rasûlü! Devemi bağlayıp da mı Allah’a tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim?” diye sorduğunda Rasûlullah (s.a.v.); “Önce onu bağla, sonra Allah’a tevekkül et.”10 buyurmuştur.
Şunu aslâ unutmamalıyız ki, tevekkül Allah’a imanın bir sonucudur. Çünkü Allah’a inanan insan O’nun varlığını, birliğini tasdîk ettiği ve O’nun gücünün sınırsız olduğunu ve kullarına rızkı takdîr edenin O olduğunu bildiği için Allah’a güvenir ve dayanır. Dolayısıyla tevekkülle iman arasında sıkı bir ilişki vardır.
Çalışıp çaba göstermeden sadece Allah’a tevekkül etmekle yetinen kişilerle karşılaşan Hz. Ömer, onlara “Siz kimsiniz?” diye sormuş, onlar da: “Biz, mütevekkilleriz/Allah’a tevekkül edenleriz.” demişler. Bunun üzerine Hz. Ömer onlara, “Aksine sizler müteekkil/hazır yiyicilersiniz. (Gerçek anlamda) tevekkül eden, tohumunu yere atıp (sonra) Allah’a tevekkül edendir.” demiştir.11
Tevekkül araştırmaya, çalışmaya ve ilerlemeye engel değildir. Maalesef son asırlarda Müslümanlar tevekkülü yanlış değerlendirmişler, “Allah’ın dediği olur.” diyerek çalışmayı, araştırmayı bırakıp ilimde ve teknikte geri kalmışlardır. Nasıl ki, tarlasından iyi bir ürün almak isteyen bir çiftçi, önce tarlasını sürmeli, tohumu ekmeli, gübresini atmalı ve tarlasını sulamalıdır. İşte bütün bu çalışmaları yaptıktan sonra gerisini Allah’a bırakmalı, ona tevekkül edip güvenmelidir. Tarlasını zamanında sürmeyen, tohumu ekmeyen, gübrelemeyen ve sulamayan bir çiftçi hasat zamanı o tarladan bir ürün elde edemez.
Dinimizde çalışmadan, gayret etmeden başarıya ulaşmak, tembel tembel oturarak her şeyi Allah’tan beklemek diye bir tevekkül anlayışı yoktur. Böyle bir tevekkül anlayışını ne Rabb’imiz ne de Peygamber Efendimiz bize emretmiştir.
Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, doğru tevekkül anlayışını şu dizelerinde ne güzel ifade etmektedir:
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol12
diyerek Müslümanları önce imana, araştırmaya ve çalışmaya davet etmekte, sonra Allah’a tevekkül etmeye çağırmaktadır. Akif’e göre, insanın önce çalışması, üzerine düşeni yapması, bir kul olarak tedbirini aldıktan sonra Allah’a tevekkül etmesi gerekir.
Akif, Müslümanların yanlış tevekkül anlayışlarını da şu şekilde ifade etmektedir:
Allah’a dayandım diye sen çıkma yataktan…
Mânâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdân!
Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;
Nereden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid:
Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhid.
Âlemde ‘tevekkül’ demek olsaydı ‘atâlet’;
Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?
Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;
Kur’ân duramaz, nezd-i ilâhiye dönerdi.13
Tevekkül olmasa kalmaz fazîletin nâmı…
Getir hayâline bir kere sadr-ı İslâm’ı
Hicâz, Çin’i düşün nerde? Nerededir Piene!
Nedir bu hârikanın sırrı? Hep tevekküldür
Ki îtimâd-ı zaferden gelen tahammüldür.
Tevekkül olmaya görsün yürekte azme refîk
Durur mu şevkine pervâne olmadan tevfîk?
Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edip yol almaya bak
Demek ki azme sarılmak gerek mebâdîde.
Yanında bir de tevekkül, o azmi te’yîde14
İbrahim Hakkı gibi söyleyip Allah’a tam teslim olmak ne kadar güzeldir:
Hak şerleri hayreyler,
Zannetme ki gayreyler,
Ârif anı seyreyler
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler

Sen Hakk’a tevekkül kıl,
Tefviz et ve râhat bul,
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.15

Dipnot
* Prof. Dr. Mehmet SOYSALDI
1.    İbn Manzûr, Lisânu’l-Arabi’l-Muhit, Dâru Lisâni’l-Arab, Beyrut, trs, vkl mad.
2.    İsfahânî, Rağıb, el-Müfredât, “vkl” md.; İbn Manzur, age., “vkl” md.; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, “vkl” md.; Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, IV, 259; Çağrıcı, Mustafa, “tevekkül”, Diyanet İslam Ans., İst., 2012, XXXXI, 1.
3.    16/Nahl, 99.
4.    Bkz., 10/Yûnus, 71; 11/Hûd, 56, 88; 12/Yûsuf, 67; 3/Âl-i İmrân, 159.
5.    3/Âl-i İmrân, 122; 5/Mâide, 23.
6.    3/Âl-i İmrân, 159.
7.    65/Talâk, 3.
8.    Tirmizî, Zühd, 33; İbn Mâce, Zühd, 14; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 30, 52.
9.    Razî, Fahru’d-Dîn, Mefâtîhu’l-Gayb, Bulak, 1289, 111, 122; Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim Dağıtım, İst., trs., VII, 5063, 5064.
10.    Tirmizî, Kıyâme, 60.
11.    İbn Receb, Zeynüddîn Abdurrahmân b. Ahmed el-Hanbelî, Câmiu’l-Ulûm ve’l-hikem fi şerhi hamsine hadisen min cevâmii’l-kelîm, (thk. Mahir Yasin el-Fahl), Dâru İbn Kesîr, 2. baskı, Dımeşk, 1432-2008, I, 441.
12.    Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, 1992, VIII, 390.
13.    Ersoy, Safahat, s. 469-470.
14.    Ersoy, Safahat, s. 218-219.
15.    Erzurumî, İbrahim Hakkı, Ma’rifet-nâme, Elif Ofset, 7.baskı, İst., 1980, I, 149.

Sayfayı Paylaş