Somuncu Baba’nın Kırk Hadis Şerhi: Karşılıklı Haklar

somuncubaba-221-09kirk_hadis

2. Hadis
Muâz (r.a.) anlatıyor: Merkep üzerinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in terkisinde idim. Aramızda sadece semerin ardındaki çıkıntı vardı. Bana, “Ey Muâz! Allah’ın kulları üzerindeki haklarıyla, kulların Allah üzerindeki haklarının ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Dedim ki: “Allah ve onun elçisi daha iyi bilir.” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) bana, “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, kulların ona itâat etmeleri ve başka hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise, kendisine hiçbir şeyi şirk koşmayanlara azap etmemesidir.” buyurdu. Bunun üzerine, “Ey Allah’ın elçisi! Bunu insanlara müjdeleyeyim mi?” diye sordum. Peygamber (s.a.v) bana, “Hayır, o zaman (buna güvenip) tembellik ederler.” buyurdular. 1
Somuncu Baba (k.s.) Diyor ki:
“Bütün emirlerine yapışmak suretiyle Allah’a hakkıyla kulluk eden, yasaklarının tamamından kaçınan, aşikâr-gizli hiçbir şirk çeşidiyle ona şirk koşmayan kimsenin kalbini Allah kâmil imana ulaştırır, dalâlet ve tuğyândan kurtarır.”
Hadisin Yorumu
Sevgili Peygamberimiz ashâbını eğitip onlara dinî meseleleri öğretirken çok farklı yöntemler uygulardı. İnsanı çok iyi tanıdığından dolayı hangi ortamda hangi üslupla ne söylemesi gerektiğini çok iyi bilirdi. Böylece söyledikleri muhâtaplarınca tam olarak algılanır, konuşmalarından herkes dersini alır ve maksat hâsıl olmuş olurdu. İşte bu hadiste onun takip ettiği incelikli öğretim yöntemlerinden birine şahit olmaktayız.
Allah Rasûlü öğretmek istediği çok önemli bir mesele hakkında önce soru sormakta ve dinleyicinin iyice kulak vermesini sağlamaktadır. Bu usulle soru sorduğunda, sahâbîler Sevgili Elçi’nin çok mühim bir hususu açıklayacağını anlarlar ve saygı göstererek tahminde bulunmazlardı. Bilakis cevap vermeyi Allah Rasûlü’ne havâle ederlerdi. İşte bu hadiste tam da bunun canlı bir örneğini görmekteyiz.
Toplumsal Yaşamın Gereği
Hadis, toplumsal hayatın karşılıklı görev ve sorumluluklar yüklediğini göstermektedir. Bizleri yaratan Allah, hiçbir mes’ûliyeti olmamasına rağmen kullar karşısında kendisine bazı görevler yüklemekte, bunun yanında kullardan da kendi görevlerini yerine getirmelerini istemektedir. Bu da bizlere toplumsal hayatta da benzer bir tutum içerisinde olmamız gerektiğini göstermektedir. Karşılıklı iletişim içerisinde olduğumuz ve hayatı paylaştığımız başta ailemiz, iş çevremiz ve ülkemiz insanı olmak üzere en nihâyetinde bütün insanlığa karşı bazı sorumluluklarımız bulunmaktadır.
Bu haklara karşılıklı olarak riâyet edildiği ölçüde dünya daha yaşanılır hâle gelmektedir. Dikkat edilmediği takdirde yeryüzünü yaşanamaz hâle getiren yine insanın kendisi olmaktadır. Başta aile içi problemler, toplumsal çöküşler ve en nihâyetinde dünyayı kasıp kavuran buhranların kökeninde insanın kendi vazîfesini yerine getirmeyişi yatmaktadır. Meselâ bir aile ortamında eşler anlayışlı, merhametli, affedici ve toleranslı olmadıklarında aile kökünden sarsılmakta, olan biteni gören çocuklar da bundan olumsuz etkilenmektedirler. Dolayısıyla hayatın hangi alanına bakarsak bakalım, insan görevini yerine getirmiyorsa problem hemen başlamaktadır.
Allah’ı Rızâsını Kazanmanın Yolu
Rabb’imiz görevleri kendisi üzerine düşenler ile kulların üzerine düşenler olarak ikiye ayırdıktan sonra insanın yapması gereken iki temel hususu zikretmektedir. Buna göre Allah’a dolayısıyla emirlerine itâat etmek ve onun yanında başka varlıklara kulluk etmemek gerekmektedir. Yaratıcımız bir şey istediği zaman bunun mutlaka yerine getirilmesi gerektiği âşikârdır.
Çünkü yapılsın diye emretmektedir. Bu durumda yapılmasını istediği şeyi yerine getirmekten kaçınan veya önemsemeyen bir insanın Allah’ın rızâsını kazanması söz konusu olamaz. İstenilenleri yerine getirmeyen çalışanın işveren gözündeki konumu ne ise, Allah’ın taleplerine sırt çeviren kulun durumu da benzerdir.
Esasında kulun bu ikili ilişkideki en büyük hatası, Allah’ın geniş rahmetine aldanarak kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirmemesi, üstelik “Sonsuz rahmetiyle beni bağışlar.” diye nefsini aldatmaya çalışmasıdır. Allah hiç şüphesiz engin bir merhamete sahiptir, ancak bu rahmet, çabalayanlar içindir. Çaba göstermeden, her türlü haramı işleyerek Allah’tan ödül beklemek sadece kendi kendini kandırmak olur.
Unutulmaması gereken husus, merhametinin sınırı olmayan Allah, cenneti yarattığı gibi cehennemi de yaratmıştır. Cehennemin vazîfesi cennetin karşısında aksesuar olarak durmak değildir. Onun da göreceği bir vazîfe vardır.
İnsanların bir kısmının ateşe atılarak yakılacak olması Allah’ın aynı zamanda nasıl cezâ verici olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Dolayısıyla sadece rahmete sığınarak âhireti kazanmak mümkün değildir. Mü’mine düşen, istenen vazîfeleri elinden geldiğince yerine getirmeye gayret ettikten sonra lütfuyla kendisine muâmele etmesini ve cennetine koymasını Allah’tan beklemektir.
Zikredilmeyen Sorumluluklar
Hadiste dikkat çeken bir konu da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sorumluluklarımızın en tepesinde yer alan iki hususu zikretmiş olmasıdır. Buna göre, kul Allah’a itâat edecek ve ona başka bir şeyi ortak koşmayacaktır. Esasında bunları dile getirince diğer görevler de bu başlıklar altına girmiş olmaktadır.
Çünkü Allah’a itâatın anlamı bütün emirleri ve yasakları kapsamaktadır. Dolayısıyla bu veciz ifade bütün hayatımızı kuşatan bir ferman niteliğindedir. Yapılması istenen veya kaçınılması emredilen her ne var ise bunları hayatımıza geçirmeliyiz.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Allah’a ortak koşulmaması görevini hâssaten zikretmesi de çok önemlidir. Normalde bu emir ilk emrin şemsiyesi altındadır. Yani Allah’a itâat emri, şirk koşmamayı da kapsar. Bununla birlikte şirk koşmanın ayrıca zikredilmiş olması tehlikenin büyüklüğü sebebiyledir.
Çünkü şirk koşmak, Mekkelilerin yaptığı gibi, Allah’ı ilah olarak kabul etmekle birlikte, O’na ulaşmak için aracı putlar edinmek şeklinde olabileceği gibi, bütün Müslümanların her zamanki en büyük riskleri gizli şirk şeklinde de olabilir.
Bu musîbet kıyâmete kadar mü’minlerin tedbirli olmaları ve çekinmeleri gereken bir felâkettir. Bu yüzden de ibadetlerini sadece Allah rızâsı için yapmaları, haramlardan da o istediği için kaçınmaları îcâb eder. Bunu yapmayıp da, bir takım dünyevî beklentilerle kullara şirin görünmek için ibadetlere yönelip haramlardan kaçınanlar, felâketin tam ortasına düşmüş olurlar. Şirk koşarak yaptıkları ibadetlerin rableri katında hiçbir değeri olmayacağı gibi, Allah’a ortak koştukları için sözde ibadetleri cezâ olarak üzerlerine dönecektir. Hz. Allah, bir âyette bu hususta bizleri uyarmaktadır:
“Rabb’ine kavuşmayı uman kimse iyi iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”2
Yine bir hadis-i kudsîde şöyle geçmektedir: “Ben kendine şirk koşulmamaya en lâyık, şirkten en müstağnî kişiyim. O yüzden her kim bir amel işler ve ona benimle birlikte başkasını ortak ederse, o ameli bana ortak ettiği olur. Ben o amelinden uzağım.”3
Hz. Ömer’in niyâzı bize rehber olmalıdır: “Allah’ım! Amellerimin bütününü sâlih kıl, onları sadece senin rızân için eyle ve senden başkası için onda hiçbir pay bıraktırma.”4
Rabb’im bizleri her türlü samimiyetsizlikten uzak tutsun. Amellerimizi sadece O’nun için yapmaya ve edâ ettiğimiz kulluktan mânevî lezzet almaya muvaffak kılsın.
Ölçüyü İyi Ayarlamak
Hz. Peygamber (s.a.v.), İslâm’ı anlatmak üzere görevlendirdiği kişilere anlatacakları şeyler hususunda bir öncelik sırası belirlerdi. Buna göre önce inanmalarını ister, ardından namaz ve oruç gibi ibadetlerin öğretilmesini emrederdi. Nitekim Muâz b. Cebel’i, Yemen’e, İslâm’a davet etmek için gönderirken ona bu şekilde nasîhatte bulunmuştu.5
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefâtından sonra İslâm coğrafyası çok genişleyip Arap olmayanlar büyük gruplar hâlinde son hak dine girmeye başlayınca, halîfeler, olabilecek riskleri göz önünde bulundurarak valilere gönderdikleri fermanlarda anlatılacak hususların sıralanmasında titiz davranılmasını emretmişlerdir. Çünkü temeli atmadan inşâata çatıdan başlamak mümkün olmadığı gibi, insanların akıllarını karıştıracak ve alt yapı olmadığında yanlış anlaşılabilecek veya İslâm’dan kuşku duyulmasına sebep olacak hususların sona saklanmasını isterlerdi. Gönderilen elçinin veya valinin halkın dinden soğumasına veya uzaklaşmasına sebep olmamasına önem verirlerdi. Günümüzde televizyon ekranlarında tartışılan dini konuların olumsuz etki yaptığını düşünecek olursak, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile halîfelerinin ne kadar yüksek ferâset ve öngörüye sahip olduklarını hemen anlarız.
Kamil İmanın Anahtarı Bu Hadistedir
Başta zikrettiğimiz hadis şuurlu Müslüman için imanı kemâle erdirmenin anahtarını sunmaktadır. Bir mü’min Allah katında iyi bir kul olarak muâmele görmeyi arzuluyorsa, bunun tek yolu Allah’ın buyruklarına itâatten geçmektedir. Başka bir yol yoktur. Rabb’im bizleri imanını her gün kemâle taşıyan, güzel mü’min olmak için çabalayan kullarından eylesin. Hulûsi Efendi (k.s.) merâmımızı ne güzel ifade etmiştir:
Allah’a itâat kıl her veçhile tâat kıl
Tevekkülde rızâda örnek insan ol örnek
*
Ey kıble-i cânım dînim îmânım
Ey tâatım tahiyyâtım sücûdum
*
Her emre itâatda her vech ile tâatda
Meydân-ı sadâkatda merdân-ı Rasûlu’llâh

Dipnot
* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    Bkz. Buhârî, rakam: 2856, 5967; Muslim, Îmân, 48; İbn Mâce, 4296.
2.    18/Kehf, 110.
3.    Muslim, 2985; İbn Mâce, 4202.
4.    Ebu’ş-Şeyh, Tabakâtu’l-Muhaddisîn bi İsbehân, IV, 261.
5.    Bkz. Buhârî, 1395.

Sayfayı Paylaş