Ölüm ve İlâhî Takdir İlişkisi

somuncubaba-221-05olum

“Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, bir uyku indirdi. Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü. Allah’a karşı câhiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar; ‘Bu işte bizim hiçbir dahlimiz yok.’ diyorlardı. De ki: ‘Bütün iş, Allah’ındır.’ Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde saklıyorlar ve diyorlar ki: ‘Bu konuda bizim elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik.’ De ki: ‘Evlerinizde dahi olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlakâ yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi. Allah, bunu göğüslerinizdekini denemek, kalplerinizdekini arındırmak için yaptı. Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.”1
Bu âyet Uhud Savaşı’yla ilgili olarak inmiştir.2 Savaşa katılanlardan bir grup canlarının derdine düşüp kendilerinden başka bir şey düşünmüyorlardı. Bunlar, her ne kadar mü’min görünüyorlarsa da gerçekte inanmamış oldukları için dini ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’i savunmak gibi bir kaygıları bulunmayan münâfıklardı. Savaşa sırf ganîmet almak veya fitne çıkarmak maksadıyla katılmışlar, ancak büyük bir kısmı daha savaş başlamadan münâfıkların lideri Abdullah b. Übey ile birlikte geri dönüp gitmiş; gidemeyenler ise mü’minlerin içinde kalmışlardı. Savaşın seyri mü’minlerin aleyhine döndüğü için onlardan intikam alırcasına duygularını ortaya koyuyor ve câhiliye kafasıyla haksız yere Allah hakkında kötü şeyler düşünüyorlardı.3
Bilindiği gibi Müslümanlar Uhud Savaşı’nda 70 şehit vermişlerdi. İşte münâfıklar Uhud şehitlerini istismâr etmeye kalkmışlardı. Onların işi-gücü İslâm toplumunda fitne çıkarmaktı. Tam da onların arayıp da bulamadıkları bir zamandı. Münâfıklar, Uhud Savaşı’nı bahane ederek işi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliği hakkında tereddüt uyandıracak sözler söylemeye kadar vardırmışlardı. Ayrıca münâfıklar, Uhud’da düşmanla yapılan meydan savaşında kendilerinin sorumluluğu bulunmadığına, sorumluluğun meydan savaşını isteyen mü’minlere ve onların sözünü dinleyen Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ait olduğuna işaret etmek istemişlerdi. Bu isteklerini de: “Bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik.” şeklinde belirtmişlerdi.4 Bu söz üzerine Yüce Allah ölümle ilâhî takdir arasındaki ilişkiyi net bir şekilde ortaya koyuyordu:
“De ki: ‘Evlerinizde dahi olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlaka yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi.’ Çünkü: ‘Ölümü ve hayatı yaratan Allah’tır.’5 İslâm inancına göre: “Hiçbir kimse Allah’ın yazılıp bir süreye bağlanmış izni olmadan ölmez.”6 İnsan, hastalıktan, savaştan dolayı ölmez, ancak Yüce Allah’ın tayin ettiği ölüm vakti gelince, ister evinin içinde isterse evinin dışında olsun, nasıl takdir edilmişse öylece vefât eder. Nitekim bir başka âyette de ölüm gerçeği hakkında şöyle buyrulmuştur: “Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!.”7 Bu âyetlerden anlaşıldığına göre takdir edilmiş olan ecel, ömrün sona erdiği an gerçekleşir.
Ölüm Konusunda Takdir Yüce Allah’tan, Tedbir de Kuldandır
İlâhî takdir ya da kader, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ehl-i sünnet âlimlerine göre kader, kader-i muallak ve kader-i mübrem diye ikiye ayrılır. Kader-i muallak, insanın ihtiyar ve irâdesine göre gerçekleşen olaylardır. Bu alanda insan akıl ve hür irâdeye sahip bir varlık olduğu için kendisine sorumluluk yüklenmiştir. Eğer böyle olmasaydı, teklifte bulunmanın, günah ve sevâbın, cezâ ve ödülün, cennet ve cehennemin bir anlamı kalmazdı. Dolayısıyla sâlim akıl sâhibi ve ergenlik çağına ulaşan kadın-erkek her insan, kendi özgür irâdesiyle yaptığı ihtiyârî fiillerinden sorumlu tutulur. Şu âyetlerde insanın hür ve sorumlu bir varlık olduğu açıkça anlaşılır:
“Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.”8
“Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir.”9
“Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.”10
Bir de insanın irâde ve ihtiyârının dışında kalan hâdiselerle ilgili kader vardır ki, buna da kader-i mübrem denilir. Şu âyet-i kerîme bu kadere delildir:
“Yeryüzünde vukû bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık). Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.”11
Bu âyetteki Kitap, “yasalar ve kurallar” anlamına gelir. Tabiat olayları (fırtına, sel, deprem, gibi âfetler, hayat ve ölüm/ecel gerçeği, güneş ve ay tutulmaları, kıyâmetin kopması, bir insanın anne ve babasını, dilini ve ırkını, cinsiyet ve akrabasını, coğrafya ve ecelini akıl ve fizikî yapısını seçememesi gibi durumlar kader-i mübrem, yani ızdırârî irâde kapsamı alanına girer. Bütün bunlar küllî irâde alanında cereyân eder. İnsan bu alanlarda sadece tedbir alır, mutlak takdir yetkisi Allah’a aittir.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ecel, yani ölüm gerçeği de kader-i mübrem kapsamındadır. Dünyaya gelmeye biz karar vermediğimiz gibi, ayrılmaya da kendimiz karar vermeyeceğiz. Kader-i mübrem alanında bize düşen tedbir almaktır, takdir O’na aittir. Yüce Allah’ın en yakın dostları olan peygamberlere bile, tedbirli olmak öğütlenmiştir.
Şöyle ki, Hz. Mûsâ (a.s.) kavmi tarafından taşlanmakla (recm) tehdit edilince, O’na, “… O halde kullarımla geceleyin çıkıp git. Çünkü takip edileceksin.”12 buyrularak tedbir alması istenmiştir.
Sağlık Konusunda Tedbir
Diğer yandan sağlık konusunda tedbirli olmanın sünnete uygun bir davranış olduğunu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şu hadislerinden de anlıyoruz: “Allah’ın verdiği her derdin ve hastalığın devâsı, çâresi vardır, tedâvî olunuz.”13 Eğer hastalıklar karşısında tedbir almamak tevekkülün şartı olsaydı, hiç Hz. Peygamber (s.a.v.) tedâvî olmayı emreder miydi? Ayrıca biz, ashâbın, tedâvîyi terk etmenin, tevekkülün bir şartı olduğunu savunanların üzerine cesâretle gittiklerini de görüyoruz. Tevekkülde tedâvî olmayı ve tedbiri terk etmenin şart olmadığına delil olarak Hz. Ömer’in vebâ ile ilgili şu olayı işaret eder: Bir gün Hz. Ömer (r.a.), arkadaşlarıyla birlikte Şam’a gitmek üzere yola çıkar. Câbiye denilen yere geldiklerinde Şam’da vebâ ve tâûn hastalığının ölüm saçtığı haberini alırlar. Arkadaşlarından bir grup, “Allah’a tevekkül ederek girelim, Allah bizi bu bulaşıcı hastalıktan korur. Sonra Allah’ın kaderinden kaçamayız.” deyince Hz. Ömer, şiddetle tepki gösterir; “Vebâ salgınının bulunduğu Şam’a girmeden geri döneriz.” deyince, “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz ya Ömer?” şeklinde tepki alır. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Evet, Allah’ın kaderinden kaçıp, yine Allah’ın bir başka kaderine sığınıyoruz.” diye karşılık verir.14
Sonuç, ölüm, ecel gibi olayların kader-i mübremle ilişkisi vardır. Bu bağlamdaki kaderi salt yazgıcılık anlamında değerlendirmemek gerekir. Hayatta en ölümcül hastalıklar bile olsa, “Çıkmayan candan umut kesilmez.” kavlince tedâvîye devam edilmelidir. İnsan nasıl ölürse ölsün eceliyle ölür. İtikâdımızda ecel bir olup Yüce Allah’ın yaratmasıyladır. Yaşam kalitesini artırmada insanın iradesi vardır. Ölümü ve hayatı yaratan Yüce Allah’tır. Takdir O’ndan, tedbirse kuldandır.

Dipnot
* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1.    3/Âl-i İmrân, 154.
2.    Bkz. Mâturîdî, Ebû Mansûr, Te’vîlâtü’l-Kur’an, tahk. Ahmet Vanlıoğlu, İstanbul: Dâru’l-Mîzân, 2005, II, 402.
3.    Kur’an Yolu Tefsiri, Diyanet, I, 693.
4.    Kur’an Yolu Tefsiri, I, 694-96.
5.    67/Mülk, 2.
6.    3/Âl-i İmrân, 145.
7.    4/Nisâ, 78.
8.    17/İsrâ, 15.
9.    74/Müddessir, 38. Ayrıca bkz. 2/Bakara, 182.
10.    3/Âl-i İmrân, 182.
11.    57/Hadîd, 22-23.
12.    44/Duhân, 23.
13.    Buhârî, es-Sahîh, İstanbul, 1315, Tıb 1; Müslim, es-Sahih, Kahire, 1955, Selâm 69.
14.    İbn Sa’d, Tabakât, VII, 78.

Sayfayı Paylaş