Mustafa Rûmî Şiranî (k.s.)

somuncubaba-221-04mustafarumi

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK

Mustafa Efendi (k.s.) doğduğu yere nispetle Şiranî, irşad vazifesini yürüttüğü şehre nispetle Çorumî (ya da Çorumlu Pîr) ve uzun yıllar Hicaz Bölgesinde bulunması dolayısıyla anavatanı Anadolu’ya nispetle Rûmî nisbeleri ile anılır. Babasının ismi Ömer ve annesinin Havva’dır. Annesinin Nasuli sülalesinden olduğu kaydedilmektedir. Aslen Bayburtlu olan Mustafa Efendi (k.s.)’nin ailesi 1829’da bu bölgenin Ruslar tarafından işgal edilmesiyle birlikte Şiran’a göç etmiştir. Mustafa Efendi (k.s.)’nin doğumu ebeveyninin Şiran’a göç ettiği 1829 yılında bugün Gümüşhane’ye bağlı olan Şiran ilçesinin Sarıcalar köyüne ait Belen yaylasında gerçekleşmiştir. İlk tahsilini köyünde alan Mustafa Efendi (k.s.), 10 yaşı civarındayken amcasının oğlu Ahmed Efendi ile birlikte Trabzon’a gelip medreseye kaydolmuştur. Bir müddet burada ilim tahsilinde bulunarak âlet ilimleri denilen temel ilim dallarından icazet almıştır. Daha sonra yaklaşık 14-15 yaşındayken ileri düzeyde ilim tahsili için babası tarafından amcasının oğlu Ahmed Efendi’yle birlikte Tokat’a gönderilmiştir. Dört yıl kadar burada öğrenim gördükten sonra, hocası ona kendi yanında alacağı bilgilerin tamamlandığını belirterek ilim tahsilini tamamlamak üzere Uşak’ta tanıdığı bazı hocalara gitmesini önermiştir. Bu sıralarda yaklaşık 18 yaşında bir genç olan Mustafa Efendi (k.s.) ilim öğrenmek gayesiyle Uşak’a giderek hocasının önerdiği âlimlerden iki yıl süreyle bazı dersler alarak medrese eğitimini tamamlayıp icazet almıştır.
Artık icazetli bir hoca statüsüne erişen ve hocalarının tavsiyesi ile mânevî yönden kendisini geliştirmeye karar veren Mustafa Efendi (k.s.) ilk etapta hacca gitmeye niyet ederek 20 yaşı civarında bu vazifesini yerine getirmiştir. Ancak bu ilk haccına hangi yolla gittiğine dair kesin bilgiye rastlanmamaktadır. Mekke’ye vardığında ilk zamanlar çeşitli sıkıntılarla karşılaşan Mustafa Efendi (k.s.)’nin barınacak yer bulamadığı için bir müddet mezarlıkta yatmak zorunda kaldığı rivayet edilir. Mekke’de tanıştığı bir sûfî zât vasıtasıyla Nakşbendiyye-Halidiyye şeyhi Abdullah-ı Mekkî (Erzincanî) (k.s.)’nin (ö.1311/1894) halifesi olarak Mekke’de irşad görevini yürüten Yahya Dağıstanî’nin tekkesine ulaşarak ona intisap edip tasavvufî eğitimine başlamıştır. Yahya Efendi’nin gözetiminde yedi yıl süren tasavvuf eğitiminin ardından sülûkünü tamamlayarak tarikatta irşad ve halifelik icazeti almıştır.
Rivayete göre irşad vazifesini icra etmek üzere şeyhi Yahya Dağıstanî (k.s.)’nin işaretiyle Anadolu’ya dönerek memleketi Şiran’a gelen Mustafa Efendi (k.s.) burada ilk eşi olan Güllü Hanım’la evlenmiştir. Şiran’da bir tekke kurarak irşad vazifesini burada sürdürmek isteyen Mustafa Efendi (k.s.)’nin köyündeki Telli sülalesinden Ali Çavuş ile aralarında çıkan tartışmadan dolayı arası açılmıştır. Bu gergin ortamda kalmak istemeyen Mustafa Efendi (k.s.) Şiran’ı terk ederek Niksar’a gitmiş ve oradan da Çorum’a gelmiştir. Menkıbe tarzında bazı rivayetlerde Mustafa Efendi (k.s.)’nin şeyhinin emriyle Mekke’den Çorum’a geldiği kaydedilmekteyse de tarihî veriler onun bahsi geçen olay üzerine Şiran’dan Çorum’a geldiğini göstermektedir. Ayrıca Mustafa Efendi (k.s.) bazı kaynaklarda iddia edildiği gibi Çorum’a yalnız değil bazı müridleri ve akrabalarıyla birlikte gelmiştir.
Mustafa Efendi (k.s.)’nin Çorum’a yerleştikten sonra irşad faaliyetlerini sürdürerek geniş bir etkiye sahip olduğu ve burada üç tekkede irşad vazifesini yürüttüğü kaydedilmektedir. 1899’da Medine’de vefat eden Mustafa Efendi (k.s.)’nin cenazesi vasiyeti üzerine Cennetü’l-Baki Mezarlığı’nda, şeyhinin kabrinin yanına defnedilmiştir.
Mustafa Efendi (k.s.)’nin tasavvufî içerikli birkaç şiiri ve bir de silsilenamesi tespit edilebilmiştir. Silsilesi 32 beyitten oluşmaktadır. Şiirleri ise gazel, münacat ve rubâîler şeklindedir. Biz bu şiirlerden ulaşabildiklerimizi bir araya getirdik. Şiirlerinde zühd, kalp/gönül, ilâhî aşk, fenâ ve bekâ, varlık ve tevhîd vb. tasavvufî konular işlenmektedir.
Mustafa Efendi (k.s.)’nin tasavvufî görüşlerini tespit açısından eldeki kaynaklar oldukça yetersizdir. Biz bulabildiğimiz verilerden hareketle onun tasavvufî görüşlerini ortaya koymaya çalışacağız. Onun tasavvufî terbiye anlayışında sükût/sessizlik hâli önemlidir. Ona göre bir kişinin hâli bin kişinin sözünden daha güzeldir. O, hem ferdî zikir/günlük virdde hem de toplu zikir/hatme-i Hâcegânda bu esası hassasiyetle uygular ve müridlerine de aynı şekilde yapmalarını tavsiye ederdi. Bir gün Mustafa Efendi (k.s.)’nin tekkesine medrese tahsili görmüş bir kişi geldi. Şeyhin halkasına oturdu. Fakat sükût hâlinde beklemekten sıkılarak kaba bir şekilde şeyhe şöyle dedi:
– Efendi böyle sükût etmek yerine burada toplanan bu insanlara sohbet etseniz ve onlara İslâm’dan bir şeyler öğretseniz daha iyi olmaz mı?
Mustafa Efendi (k.s.) sükûtunu/sessizliğini bozmayarak ona hiç cevap vermedi ve adam çıkıp gitti. Olayı izleyen müridlerden biri:
– Efendim adam sizi azarlar gibi konuştu, niye ona cevap vermediniz?
Mustafa Efendi (k.s.):
– Bizim sükûtumuzu/sessizliğimizi anlayamayan sözümüzü hiç anlayamaz, diyerek sükût (susma/sessizlik) hâlini kavramanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır.
Aşçı İbrahim Dede hatıratında Mustafa Efendi (k.s.)’ye özel bir bölüm ayırarak onun 1886’da hac dönüşünde Şam’a uğradığı esnada meydana gelen olaylara ilişkin izlenimlerini ve burada şeyhin yaptığı tasavvufî içerikli bir sohbetini kaydetmiştir.
Birkaç konuya temas edilen bu sohbetin metnine bakıldığında Mustafa Efendi (k.s.)’nin tasavvufun anlatımı zor meselelerini basit örneklerle anlaşılır bir şekilde açıkladığını görmekteyiz.
Mustafa Efendi (k.s.)’ye göre ruh iki boyutta değerlendirilir: Birincisi emr-i Rabbânî olan ruh-i hayattır. İkincisi ise âlem-i melekûta gidip gelen ruh-i revanîdir. “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” hitabında “Belî/Evet” diyen bu ruhtur ve o hakikat-i insandır. Her insanın sabit aynı bu ruhtadır. Ancak o bir cism-i latiftir. Mesela bir adam baskı âletiyle resmini çıkarır. Fakat bu resimde onun özü mevcut olmasına karşın, ondaki kesafet ve ağırlık yoktur. Rûh-ı revânî de böyledir.
Nefis, ruh ile kalıp/ceset arasında bir vasıtadır. Ruhtan ilâhî feyzi alarak kalbe akıtır. Bu nefis lâtif bir cevherdir. Ona nefs-i emmârelik insan tarafından yüklenir. Bu, bir tay’ın terbiye edilmesine benzer. Acemi tay vahşi ve saldırgan olur. Fakat güzel bir şekilde terbiye edildiğinde bu tay istenilen şekilde istihdam edilmeğe ve kullanılmaya müsait hâle gelir. Esasında bu hayvanın zâtında fenalık yoktur. Sahraya başıboş bir şekilde salınınca huysuzlaşır. Bu sebeple terbiye edilmesi ve kontrol altına alınması gerekir. “Nefsini tanıyan Rabb’ini tanır.” sözündeki hikmet burada ortaya çıkar. Sülûk-i enfüsîye devamla nefis tekmil-i merâtib edip Cenab-ı Allah’a ayna olur. Yani İlâhî isimler ve sıfatlar bu aynaya tecelli eder ve o anda arada ayna vazifesi gören nefis yok farz edilir. İşte o zaman nefsini bilen Rabbini tanır. Gerçek varlığı müşahede eder.
Âlem iki türlüdür: Âlem-i mülk ve âlem-i melekût. Bu dünya âlem-i mülktür. Semâvât ise âlem-i melekûttur. Diğer bir deyişle âlem-i mülk bir şeyin zâhiri, âlem-i melekût ise bâtınıdır. Bu bir ağaç misaline benzer. Ağacın gövdesi âlem-i mülk, kökü ise âlem-i melekût gibidir. Dünya semâvâtın zâhiri, semâvat da dünyanın bâtınıdır. Her şeyin bir zâhiri ve bâtını vardır. Bâtınına sabit ayn denir.
Kelime-i tevhid “lâ ilâhe illa’llâh”dır. لا (lamelif) makas gibidir. Nasıl makas bir şeyi kesiyorsa bu لا da mâsivâllahı kesmesinden remiz olarak böyle yazılmıştır. Ancak “lâ mevcûd” mülahazasında “Mâsivâllah yoktur.” dersen ve keser atarsan o zaman bu gerçekleşir. Burada maksat onun yok ve Allah’ın olduğunu ispat etmektir. İnsan da لا kelimesine benzer. Başını aşağı ayaklarını yukarı çevirdiğinde “lam elif” لا gibi olur. Bu da insanın fânî olduğuna bir mânevî işarettir. Bu remizler ancak aşk ile kavranır.

Dipnot

1.    Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 391-408. sayfalarından özetlenmiştir.

Sayfayı Paylaş