Hayatımızda “Fetretü’l-Vahiy” Yaşanmamalıdır

somuncubaba-220-04fetret

İslâm’ın ilk yılları, Mekke Dönemi… Hz. Peygamber (s.a.v.)’e inmeye başlayan vahiy, belli bir süre kesilmişti. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz endişeye kapılmış, Rabb’inin kendisine darıldığını ya da terk ettiğini sanmıştı. Bunun üzerine sık sık Nur Dağı’nda bulunan Hira Mağarası’na gider, vahiy meleği Cebrâil (a.s.)’ın gelmesini beklerdi. Siyer kaynaklarımızda bu olaya “fetretü’l-vahy/vahyin kesilmesi” adı verilmiştir. Bu kesilmenin müddeti hakkında birkaç aydan üç yıla kadar sürdüğüne dair rivâyetler vardır. İşte bu olay üzerine, “Kuşluk vaktine ant olsun ki, sükûna erdiği zaman geceye and olsun ki, (Ey Muhammed!) Rabb’in seni ne bıraktı, ne de sana darıldı.”1 âyetleri nazil olmuştur.2
Kur’an’ın nüzûl tarihinde “vahyin kesilmesi” hâdisesinin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bakan cephesi, Yüce Allah’ın onu büyük imtihanlara hazırlamada sabır eğitiminden geçirme, tesellî etme ve Hak dava yolunda ümitlendirme olarak yorumlanabilir. Bize bakan cephesiyle de nasıl ki, Kur’an’ın nüzûl tarihinde meydana gelen “inkıta-i vahiy” ruhsal anlamda Muhammed Mustafa (s.a.v.)’i olumsuz yönde etkilemişse, Kur’an’ı anlama noktasında ertelenecek bir davranış da bizim zihin ve gönül dünyamızda benzer gerilimler oluşturabilir. Zira Kur’an hem tertîl üzere okunacak ve hem de okunan âyetler üzerinde derinlikli tedebbür, tefekkür ve tezekkür faaliyetleri sürdürülecektir. Bu anlamda Kur’an’la bağı kesik olan mü’minlerin durumu, nefes darlığı çeken bir hastanın oksijen tüpünden mahrum olmasına benzer. İşte her mü’min, Kur’an’ı lafız ve mânâ bakımından vird haline getirmelidir. Dil onun lafızlarını tekrarlarken, akıl ve kalb de mânâsının derinliklerine yolculuk yapmalıdır.
“Yaşama Noktasında Kur’an Bana Ne Diyor?” Diye Okunmalıdır
Kur’an’ı anlama çabası, bir nevi yolda olmak, yola koyulmak çabasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i anlamada sırf meâl okumak yeterli değildir. Bu konuda itikadı düzgün, verdiği bilgileri güvenli olan muteber bir müfessirin tefsirinden yararlanılmalıdır. Kur’an’ı anlama çabası içerisine giren bir mü’min, salt başkalarına anlatmak için değil, yaşama noktasında Kur’an bana ne diyor, ne söylüyor, sorusuna cevap bulmak niyetiyle okumalıdır.
Kur’an-ı Kerim sıradan bir kitap değil, Allah nezdinden gelen ve O’nun İlâhî sözlerini içeren mübârek bir kitaptır. Okumaya başlamadan önce maddî ve mânevî bir hazırlık yapılmalıdır. Kur’an’a yaklaşırken âzamî derecede önyargılarımızdan uzaklaşmak suretiyle bir okuma biçimi seçilmelidir. Ben inanıyorum ki, niyetleri hâlis olanlara bu Kur’an, envârını ve esrârını açacaktır. Böyle okunan bir Kur’an insanda fark ettirme şuuru oluşturur.
Kur’an-ı Kerim’i okumak bir ibadettir: “Ey örtünüp bürünen Muhammed! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur’an oku. Doğrusu biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz. Şüphesiz gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir. Çünkü gündüz, seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır.”3 Kur’an okumayı özendirmede Hz. Peygamber (s.a.v.) de bir rivâyette şöyle buyurmuşlardır: “Gözün ibadetten nasîbini verin. Bu, Kur’an’a bakmak ve hayret edici (kevnî konularla ilgili) âyetleri üzerinde düşünmektir.”4 Bu rivâyette iki konu üzerinde durulmaktadır. İlki, Kur’an’ı yüzünden okumak, diğeri ise, onu anlamaya çalışmaktır. Yine bir başka rivâyette Hz. Peygamber (s.a.v.), Kur’an’ın indiriliş amacını çok veciz bir şekilde belirtir ve burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir ayrıntıya işaret eder: “Kur’an’ı okuyunuz ve onunla amel ediniz. Onu okumaktan uzak kalmayınız. Ona yakışmayan yorum ve tevillerle haddi aşmayınız. Onu vâsıta yaparak menfaat temin etmeyiniz. Onunla dünyalığınızı çoğaltmaya çalışmayınız.”5 Bu hadiste geçen uyarılardan şu sonuçları çıkarabiliriz: İlki, sadece Kur’an okumak değil, onu anlamaya çalışarak, hayatı anlamlı kılmaktır. Yukarıda geçen bu rivâyette, onu anlamaya ve yorumlamaya çalışırken ilmî usulden koparak, Kur’an’ın ruhuyla ve dil kurallarıyla bağdaşmayacak kişisel ve mezhebî sonuçlara meşrûiyet kazandırma adına mânevî tahrîfe gitmenin tehlikelerine işaret edilmektedir. Kur’an’ı anlama yolunda ilmî birikime sahip olmayanlar, sadece mealle yetinmemeli, ilim çevrelerinde muteber kabul edilen bir müfessirin tefsirinden okumalıdırlar. Yalnızca mealden Kur’an anlaşılmaz. İkincisi, yine bu rivâyette çok önemli bir meseleye de parmak basıldığını görüyoruz. O da Kur’an’ı vâsıta yaparak dünyevî menfaat temin etme yoluna gitmemektir.
Kur’an Mü’min İnsanda Farkettirme Şuuru Oluşturur
Bilindiği gibi Kur’an’ın adlarından ve surelerinin isimlerinden birisinin adı “Furkân”dır.6 İşte Kur’an’ın indiriliş amaçlarından birisi de mü’mine bize farkettirme şuurunu kazandırmaktır. Çünkü Kur’an insanın yolunu bulmada “zıyâ/ışık” olarak adlandırılmıştır.7 Nasıl ki, gece yolculuklarında araba farları yollardaki engel, çukur ve bozuklukları fark ettiriyor ve gideceğimiz yol güzergâhını tayin etmemize yardımcı oluyorsa, Kur’an da insanlık için böyle bir yol gösterici fonksiyonu taşımaktadır. Kur’an bilgisiyle farketme bilincine sahip olmayan bir kimse, geceleyin farı/ışığı olmayan bir araba ile yola çıkan kimseye benzer. Bundan dolayı, fıtratın sesine kulak vererek, Kur’an’ın ışıklı yoluna girmemek bir basîret körlüğüdür.8 Hayatımızda “vahiyle irtibatımız yani Kur’an’la irtibatımız koptuğu müddetçe” bu basîret körlüğü daha da derinleşecektir.
Ünlü dilbilimci Râgıb el-İsfehânî, “Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı saygılı olursanız/ittikâ ederseniz, sizin için (O) bir furkân verir.”9 âyetinin yorumunda “furkân”ı “nûr, başarı, hak ile bâtılı ayırt etme bilinci, sükûnet ve rahatlama” olarak açıklar.10 Âyetten anlaşıldığına göre insanda farkettirme bilincinin gelişmesinin ana sebebi olarak muttakîlik gösterilmiştir. Kur’an’a göre muttakîlik, şirkin her türlüsünden uzak kalmak, Allah’a karşı saygısızlığa yol açacak eylemlerden uzaklaşmak ve kalbi, Allah’ı unutturacak meşguliyetlerden arındırmaktır.11 Bu âyetlerin muhtevâsından, günahlarla ilişkiyi kesen ve sâlih davranışlarla bezenen kimselere Allah’ın, yüksek bir şuur vereceği anlaşılıyor. Dolayısıyla furkân, bâtınî bir aydınlanma olup, onun vesilesiyle güzel çirkinden, iyi kötüden ayrılır. Hak ile bâtılın ayırt edilememesinin sırrı takvâsızlıktır. İnsan her alanda, eğer o alanın takvâsını korursa nasîbini alır. Takvâyı korumanın yolu da sürekli müteyakkız olmaktan geçer.
Sonuç
Müslümanın hayatında fetretü’l-vahiy yaşanmamalıdır. Çünkü Allah’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’in indiriliş gayesi, onu okuyup anlamak ve yaşam biçimi olarak hayata yansıtmaktır. Kur’an okurken; dil, akıl ve kalb üçlüsü, sıkı bir ilişki halinde olmalıdır. Dil âyetlerin lafzını kalbe gönderirken; kalb de bu âyetlerin anlam alanını akla göndererek tesirini davranışlarda gösterecek şekilde sonuçlar çıkarmalıdır. Her Müslüman Kur’an kendisine hitab ediyormuş gibi yeniden okumalı ve okuyan ve yaşayan biri olmalıdır.

Dipnot
* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1.    93/Duha, 1-3.
2.    İbn Kesir, Muhtasar Tefsiru İbn Kesir, III, 469.
3.    73/Müzzemmil, 1-7.
4.    Münâvî, Hadislerle İslâm, I, 561 (1161).
5.    Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 428-444.
6.    2/Bakara, 53, 185; 3/Âl-i İmrân, 4; 21/Enbiyâ, 48; 25/Furkân, 1.
7.    21/Enbiyâ, 48; 42/Şûrâ, 52.
8.    20/Tâhâ, 124.
9.    8/Enfâl, 29.
10.    İsfehânî, el-Müfredât, s. 569.
11.    48/Fetih, 26; 6/A’râf, 96; 3/Âl-i İmrân, 102.

Sayfayı Paylaş