İman, Amel ve İktidar İlişkisi

“Allah içinizden iman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vadetmiştir. Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim ki bundan sonra küfre saparsa, işte onlar fâsık olanlardır.”1
Hicretten sonra bu âyetin indiği günlerde Müslümanlar geleceklerinden emin değillerdi, devamlı düşman korkusu içinde huzursuz bir hayat sürüyorlardı. Ebü’l-Âliye’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke’de, kendisine vahiy geldikten sonra savaş emri almadan, ashâbı ile on yıl kadar korku içinde gizli ve açık olarak halkı, Allah’ın birliğine, imana ve yalnızca O’na kul olmaya davet ettiler. Sonra Medine’ye hicret izni gelince oraya hicret ettiler, arkasından savaş emri geldi, orada korku çekerek, gece gündüz silahlı dolaşarak sabırla beklediler. Bu günlerin sonlarına doğru bir sahâbî Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Devamlı korku ve tehlike içinde mi yaşayacağız, silâhı bırakıp güvenlik ve huzur içinde yaşayacağımız bir gün gelmeyecek mi?” Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “İçinizden bir kimsenin, silâh taşımadan, elbisesine bürünerek kalabalıklar arasında rahatça oturacağı günlere kavuşmak için çok değil, biraz daha sabredeceksiniz.” Bu sözün üzerinden kısa bir süre sonra Nûr Suresi’nin 55. âyeti indirildi. Müslümanlara dönük bu ilâhî va’d çok geçmeden gerçekleşmiş, Hudeybiye Barış Antlaşması’ndan itibaren Müslümanları tehdit eden düşman ve savaş tehlikesi gittikçe azalmış, Mekke fethini yeni fetihler izlemiş, İslâm toplumu korkan değil, kötülerin kendisinden çekindiği bir güç haline gelmiş, İslâm gittikçe yayılıp kökleşmiş, bir büyük medeniyete ve evrensel değerlere kaynak olmuş, yeryüzünde Müslümanların egemen olduğu topraklar günümüze kadar hep var olagelmiştir.2
Yeryüzünün İktidar Şartları
Yeryüzünün iyi kulların idaresine kalması, onların eliyle maddî ve mânevî anlamda imar edilerek mamur bir hale getirilmesi bir takım şartların yerine getirilmesine bağlıdır. Yukarıdaki âyette Yüce Rabb’imiz iman edip düzgün iş yapan, değer üreten kullarına yeryüzünün iktidarını vereceğini açıkça va’dediyor. Bu va’d, Muhammed ümmetinden önceki ümmetlere de yapılmış, onlardan bir kısmına iktidar nasip olmuştur. Meselâ Dâvûd (a.s.) ve Süleyman (a.s.) bunlar arasında yer alır. Her iki peygamber aynı zamanda hükümdar da olmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de buna dâhildir. Allah’ın yasası değişmez. Yüce Allah’ın koymuş olduğu yasalar uyarınca, kim, evrensel açıdan istenilen şartları eksiksiz yerine getirirse, o kimseler başarıya erişir ve yardım görür. Bir başka açıdan, şayet mü’minler tarihî süreç içerisinde rollerini iyi oynayamaz, semâvî risâletin kendilerine yüklediği sorumlulukları yerine getiremez ya da bunun bilincinde olmazlarsa, Allah onları yardımsız bırakır, ellerinden iktidarı alır, yerlerine tarihe ve insanlığa tanıklık edecek başka yeni bir ümmet getirir.3 İşte bunun gibi, kimler de yeryüzünün bir kısmında iktidar olmanın meşru şartlarını yerine getirirlerse, Rabb’imizin in’âm, ihsân ve ilâhî lütuflarına mazhar olurlar.
Bilindiği gibi Mekke müşrikleri Hudeybiye gününde Rasûlullah ve ashâbının umre yapmalarına engel olmuşlardı. Yüce Allah iman ve sebât üzere yaşamaları karşılığında onları üstün kılacağını ve kendilerine Mekke’yi fethetme yolunu açacağını vadetmişti: “Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.”4 Mekke’nin fethiyle birlikte Yüce Allah (c.c.), Hz. Muhammed (s.a.v.)’i Arap Yarımadası’na hâkim kıldı, Müslümanlar silâhlarını bırakarak güven içinde yaşadılar. Medine merkezli din ü devlet inşâ edildi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in, “İçinizden bir kimsenin, silâh taşımadan, elbisesine bürünerek kalabalıklar arasında rahatça oturacağı günlere kavuşmak için çok değil, biraz daha sabredeceksiniz.” müjdesi gerçekleşmiş oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in döneminden itibaren başlayan bu güven ve istikrar ortamı, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfetleri döneminde tam, Hz. Osman’ın hilâfet döneminde ise kısmen devam edip gitti. Elbette Müslümanlar bu temel ilkelere aykırı hareket ettikleri zamanlarda Cemel ve Sıffin Vak’ası’nda olduğu gibi güç kaybı yaşadılar. Bugünün Müslümanları da tarihin tekerrür etmemesi noktasında merhum M. Akif’in dediklerine kulak vermek zorundadırlar:
Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Yeryüzüne Sâlihler Hâkim Olacaklardır.
Müslümanlar için yeniden toparlanmanın ve ümmet olmanın adresi açıktır. Esas olan iman ve amel bütünlüğüne dayalı bir İslâm anlayışına sahip olmak, Müslümanlar arasında kardeşliği tahkîm edici adımlar atmak, dışlayıcı dili terk edip, birleştirici bir din dili kullanmak, özellikle iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini aslâ ihmâl etmemektir. Bu ilkelere uygun yaşayan âhir zaman ümmetine dünya ve âhiretin iyilikleri önlerine serilecek ve nusret-i ilâhî her zaman yanlarında olacaktır. Şu âyette ilâhî va’d bu gerçeğe işaret etmektedir: “Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, ‘Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım vâris olacaktır.’ diye yazmıştık.”5 Bu müjde kıyâmet gününe kadar Yüce Allah’ın bütün sâlih kullarına yöneliktir. Sâlih kullardan maksatsa, “ümmet-i Muhammed”dir.6 Eninde sonunda yeryüzünün yönetimi Muhammed ümmetine geçecektir. Nitekim bu müjde ve ihbâr-ı gaybî Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinde de geçmektedir: “Yeryüzü önümde dürüldü. Doğusu ve batısı bana gösterildi. Ümmetimin mülkü/hâkimiyeti benim önümde dürülen yerlere kadar varacaktır.”7 Bu rivâyet, Rasûlullah’ın gaybî ihbarlarındandır. Bu sebeple yeryüzünün barışı, huzuru, refahı ve halklar arasında âdil bölüşüme dayalı bir dünyanın kurulması ümmet-i Muhammed’in içte birliği sağlayıp çalışmasına bağlı olarak tahakkuk edecektir. Yüce Allah herkese çalışmasının karşılığını verecektir. Ayrıca, “Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım vâris olacaktır.” Âyeti, “Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız.”8 âyetinin içeriğine çok benzemektedir.
Sonuç
Nur Suresi’nin 55. âyetinde geçen iman ve sâlih amelin gereğini yerine getirip güç ve iktidarın verilmesi bir vâkıa ve amaç olarak öngörülmektedir. Bu âyet geldiğinde ona doğrudan muhâtap olan mü’minlerin din ve dünya işleri düzgün gitmiştir. Ashâb-ı kirâm, ilâhî kanunlara göre istedikleri sonucun sebeplerini ve şartlarını yerine getirmişlerdir. Nitekim onların hali şu âyette çok güzel anlatılmaktadır: “Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin sonucu Allah’a aittir.”9 Âyette de görüldüğü gibi iktidar, onları bozmamış, aksine iman ve sâlih amel bütünlüğüne sahip bir dindarlığı koruyup gözetmede, iyiliğin yayılması ve kötülüğün engellenmesi noktasında yardımcı olmuştur. Arapçada ümmet sözcüğü, “imam” sözcüğü ile aynı köktendir. İmam, hayatın her alanında topluma önderlik yapan kimse demektir. İnsanlık içinden seçilmiş en hayırlı ümmet olan ümmet-i Muhammed de, bütün bir insanlığa doğru yolu göstermede önderlik göreviyle yükümlü tutulmuştur. İşte bu önderliğin şartlarını yerine getiren ve liyâkat sahibi olan ümmete Cenâb-ı Hak iktidar bahşedecek, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkulardan emin kılacaktır. Yeter ki mü’minler Yüce Allah’ı ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyette birlesinler ve O’na bir başkasını ortak koşmasınlar.

Dipnot
* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1.    24/Nur, 55.
2.    Bkz. İbn Kesîr, Tefsir, VI, 85-86; Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, Ankara: DİB Yayınları, 2006, IV, 92.
3.    Bkz. 5/Mâide, 54; 9/Tevbe, 40.
4.    48/Fetih, 27.
5.    21/Enbiyâ, 105.
6.    Bkz. Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, tahk. Murat Sülün, İstanbul: Dâru’l-Mîzân, IX, 333.
7.    İbn Mace, Sünen, “Fiten” 9.
8.    3/Âl-i İmrân, 110.
9.    22/Hac, 41.

Sayfayı Paylaş