Mevlânâ Halid El-Bağdâdî (k.s.)

somuncubaba-218-04mevlana_halid

Tam adı Ebu’l-Baha Ziyaüddin Halid b. Ahmed eş-Şehrezurî olmakla birlikte Bağdat’ta medfun olduğu için Halid el-Bağdâdî diye meşhurdur. Halid el-Bağdadî (k.s.), 1193/1779’da Irak’ın kuzeyindeki Süleymaniye kentinin Karadağ beldesinde doğdu. Babası memleketinde “Şeşangost” (Altıparmak) lakabıyla bilinen Pir Mikâil adıyla maruf Kadirî tarikatına müntesip bir zâttı. Annesi de bölgede tanınmış bir ailedendi. Soyunun baba tarafından Hz. Osman (r.a.)’a, anne tarafından ise Hz. Ali (r.a.)’ye dayandığı kaydedilmektedir. O, itikadda Eş’arî ve fıkıhta Şafiî mezhebindendi. Bağdadî, Karadağ’da başladığı ilim tahsiline Bağdat’ta devam etti.
Hac esnasında yaşadığı çeşitli mânevî tecrübelerden sonra manevî açıdan kendini geliştirmek isteyen Halid el-Bağdadî (k.s.) tasavvufî bir harekete intisap etmek istedi. Bu düşünce içinde arayış hâlindeyken tecrübe ettiği bazı olaylar şöyle anlatılır:
“Medine’de bulunduğum bir gün hacılar arasında dolaşırken birden istikamet ve riyazet sahibi olduğu anlaşılan Yemenli âlim ve âmil bir zâtla karşılaştım. Sıradan bir insanın âlim bir zâttan nasihat istemesi gibi bir tavır takınarak kendisinden nasihat talep ettim. Pek çok nasihatlarda bulundu ve bana: “Mekke’de bulunduğun sürece şeriata ters bile olsa gördüğün hiçbir harekete karşı çıkma.” dedi ve gitti. Hacılarla Medine’den Mekke’ye ulaştım. Yemenli zâtın nasihatlarını daima hatırlamaya gayret ediyordum. Bir Cuma günü mescide ilk gelene vadedilenden deve kurbanı ecrine nai olmak için Mescid-i Haram’a erken geldim. Kâbe’ye karşı oturup Delail-i Şerif okumaya başladım. Bu arada siyah sakallı, sıradan biri gibi giyinmiş bir adamın geldiğini ve sırtını Kâbe’nin duvarına dayayıp yüzünü bana çevirdiğini gördüm. İçimden “Bu adam Kâbe’ye karşı edep dışı davranıyor.” diye düşündüm. Fakat o zâta bir şey söyleyemedim. Bu sırada o bana hitaben: “Bilmez misin Allah katında mümin olan bir kimseye saygı ve hürmet Kâbe’ye hürmetten daha büyük ve önemlidir. Yüzümü sana dönmeme niçin itiraz ediyorsun? Medine’de sana yapılan nasihatı ne çabuk unuttun.” dedi. Bunun üzerine onun büyük bir velî olduğunu anladım. Hemen ellerine kapanıp ondan özür dileyerek beni irşad etmesini istedim. O da “Senin irşadın bu diyarda değildir” deyip eliyle Hindistan tarafını işaret etti. “İşaretler sana bu yönden gelecek ve irşadın orada olacaktır.” diyerek sözünü tamamladı. Bu hadiseler vuku bulunca beni maksuduma ulaştıracak mürşidi Mekke ve Medine’de bulmaktan ümidimi kestim ve haccın menasikini tamamlayıp Şam’a döndüm.”
Halid el-Bağdadî (k.s.), Süleymaniye’ye geldikten bir müddet sonra içindeki tasavvufî terbiye arzusu arttı. Bu sırada Abdullah Dihlevî’nin Hindistanlı müridlerinden biri olan Mirza Rahimullah Azimabadî’yle Halid el-Bağdadî’ye ziyaretine gelmesi için haber gönderdiği kaydedilmektedir. Delhi’ye varmak için İran ve sonra Afganistan’a gitti. Türkistan ve Horasan bölgesinde kendisine Delhi’ye gitmemesi yönünde telkinler olduğunu ve bu sözlere kanmayarak yola devam ettiğini Dîvân’ında şöyle açıklar:
“Turanlılar ile Horasanlılar beni çok kınadılar. Eğer Müslümansan küfür diyarına gitmeyi nasıl benimsedin dediler. Onlar Dihle’de küfür karanlığı var dediler. Ben de içimde dedim ki, eğer hayat suyunu aramaktaysan mutlaka karanlığa gitmelisin… Ey nefsin süslü hilelerinden ve Şeytanın aldatmalarından kurtulmak isteyen kişi! Sen can u gönülden Abdullah Şah’ın kölesi ol.”
Buradan Delhi’ye geçen Halid el-Bağdadî (k.s.) orada yaşayan Abdullah Dihlevî Efendiye ulaştı ve ona intisap etti. Onun Delhi’ye gelişi yaklaşık olarak 1225/1810 tarihine tekabül etmektedir. Bağdadî, Abdullah Dihlevî’nin gözetiminde yaklaşık 6 veya 11 ay südürdüğü seyr ü sülûktan sonra ondan hem Nakşbendiyye-Müceddidiyye’den hem de Kadiriyye, Sühreverdiyye ve Çiştiyye tarikatlarından icazet aldı.
Daha sonra şeyhinin pek çok iltifatına mazhar olan Bağdadî (k.s.)’ye irşad faaliyetlerini yürütmek üzere memleketine dönmesi emredildi. İlk etapta bu duruma memleketindeki Bercencî ve Haydarî etkisini gerekçe göstererek affını istese de şeyhi orada başarılı olabilecek donanımın kendisinde olduğu belirtilerek ikna edildi.
Veba salgını neticesinde 14 Zilkade 1242/9 Haziran 1827’de Şam’da vefat etti. Vasiyeti üzere kefenleme ve cenaze işlerini İsmail Enaranî, Muhammed Nasih, Abdulfettah Akrî ve Muhammed Sâlih yaptılar. Şam Emeviyye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından şehre yakın bir tepeye defnedildi.
Nakşbendî-Müceddidî silsileden gelen şeyhler tarikat âdâbına oldukça önem vermektedirler. Onlar eserlerinde ve sohbetlerinde bu konudaki görüşlerini ortaya koyup pîrlerinin belirledikleri âdâba uyulmasını tarikatın şartları arasında saymaktadırlar. Halid el-Bağdadî (k.s.)’ye göre tarikatta uyulması gereken edeplerin en önemlileri şunlardır: Kuran-ı Kerim’in hükümlerine ve sünnet-i seniyyeye yapışmak, çirkin-kötü bidatlardan sakınmak, zorlukta ve darlıkta sabırlı olmak, bolluk ve sevinç anlarında şükretmek, azimeti tercih edip mecbur kalmadıkça ruhsatlara sarılmaktan sakınmak, kalbe gelen havâtıra itibar etmemek, kalbi dış bağlardan arındırarak onun gerçek sevgiliden başkasıyla ilgisini kesmek, ehl-i sünnet âlimleri tarafından kesin delil olarak kabul edilmeyen vakıalara (rüyalara) ve ilhamlara tam olarak itimat etmemektir.
Bağdadî (k.s.), tasavvufî terbiyenin mutlaka ehliyetli olandan alınması gerektiğini belirtmektedir. Ona göre her işin istismarcıları olduğu gibi bu yolda da kendisini şeyh olarak takdim eden ehliyetsiz ve sahte tiplerin var olduğuna dikkat çekmektedir. Dolayısıyla gerçek ve ehliyetli bir mürşid-i kâmil bulmadan bu yola girilmemelidir. Gerçek/sahih bir şeyhte bulunması gereken özelliklere dikkat çeken Bağdadî (k.s.) bunları şöyle açıklamaktadır: Kur’an-ı Kerim’e ve sünnet-i seniyyeye bağlı olan ve buna etrafındakileri teşvik eden, bidatlardan sakındıran, seleflerinin yolunu takip eden, gönlünü dünyevî şeylere kaptırmayan, dinini yaşamada hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmayan, insanları Allah (c.c.)’a kulluğa sevkeden ve O’nu sevdiren, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, güzel niyet ve ihlâsla etrafındakileri gaflet uykusundan uyandıran, Allah (c.c.)’ın yardımıyla müridlerinin kalplerine ilâhî aşk ve cezbeyi ilka edendir. Bunların dışında suda yürümek, havada uçmak ve gaipten bir şeyler söylemek gibi kevnî keramet olarak değerlendirilen olaylar şeyhlik için şart değildir. Çünkü bu özellikler Allah (c.c.)’ın yarattığı pek çok varlığa ihsan ettiği sıradan âdetlerdir. Mürşidler müridlerini böyle şeylere itibar etmekten men etmelidirler. Eğer mürşidde keramet aramak gerekirse onun en güzeli istikamet üzere olmasına bakılmalıdır. Ona göre yukarıda sıralanan vasıflara sahip olan gerçek mürşid sayısı -kendi yaşadığı dönemde- oldukça azdır.
Râbıta müridin seyr u sülûkta vuslata ermesini hızlandıran esaslardan biridir. Kur’an-ı Kerim’e ve sünnete sarılmaktan sonra Allah (c.c.)’a ulaşmanın en büyük sebebi olarak râbıtayı takdim etmektedir. Râbıta, fenâ fî’llahın başlangıcı olan fenâ fî’ş-şeyhe giden yolların en kısası ve hedefe en hızlı ulaştıranı olarak kabul edilmektedir. O bu görüşünü “Ey iman edenler! Allah’tan korkun (ittika edin) ve sâdıklarla beraber olun.” (9/Tevbe, 119) âyetine dayandırmaktadır. Ona göre bu âyet-i kerimedeki “Sâdıklarla beraber olun.” emri mürşidle zâhirî ve mânevî beraberliği gerektirir. Çünkü manen sâdıklarla beraberlik râbıtadır. Müridin hâlini örnek olarak kabul ettiği şeyhini düşünmesi onun edep ve terbiyesini muhafaza etmesini sağlar. Dahası râbıta sayesinde mürid kötü huy ve çirkin hâllerden uzaklaşır. Dolayısıyla söz konusu yönüyle râbıta güzel ahlâkı elde etme ve onunla yaşamanın önemli bir vesilesidir.
Bağdadî (k.s.), şeyhe yapılan râbıtayı (râbıta-i şeyh) önemle vurgulamaktadır. Müridlerine feyizlerini artırmak ve mânevî seyrde ilerleyişlerini hızlandırmak için râbıta yapmalarını telkin etmektedir. Özellikle onun “şeyhin suretinin müridin iki kaşı arasında tasavvur edilmesi” şeklinde tanımlanan râbıta yaklaşımı dikkat çekmektedir. Çünkü o, insandaki iki kaşın arasını hayal hazinesi ve feyiz kaynağı olarak değerlendirmektedir. Ona göre mürid, mürşidinin iki kaşı arasına odaklanarak ondaki suretin ötesine geçip onun ruhanî yüzüne bakar. Mürşidinin ruhaniyetini hayal hazinesine dâhil ve kendinde hazır hissederek ondaki feyzin kalbine akışını sağlayıp seyr-i ila’llaha ulaşma bakımından önemli bir mesafe alınmış olur. Dolayısıyla râbıta seyr-i ila’llah için bir vesiledir.
Tasavvufî terbiye kişinin vukûf-i kalbîyi elde etmesini amaçlamaktadır. Bununla kastedilen kalbi meşgul eden maverâdan Allah (c.c.)’ın dışındaki bütün alâkalardan) arındırılıp çeşitli düşünce ve vesveselerden kurtularak bütünüyle Allah (c.c.)’a yönelmektir. Ancak söz konusu gayeye ulaşmak için kalbe murakabe etmek gerekmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse sûfînin ulaştığı vukuf-i kalbî onun her anını Allah (c.c.)’ın zikriyle donatmalıdır.
Bağdadî (k.s.)’ye göre gerçek şeyh müridlerinin hâllerine vâkıf olmalıdır. Onları kötülüklere ve dedikoduya daldırmamalı veya bu tür durumlara vesile olacak uygulamalarına dikkat etmelidir. Müridlerinin veya etrafındaki bazı insanların gıybete düşmelerini önlemek adına Halid Bağdadî (k.s.)’nin kaynaklarda zikredilen bir menkıbesi dikkate değerdir. O, âdeti olduğu üzere tütün içmekteydi. Onun bu alışkanlığı ziyaretine gelen ve ilmine saygı duyan bazı zevât tarafından garip karşılanarak kınanmaktaydı. Bu durum kendisine aktarılınca hemen bir yemek ziyafeti düzenleyip tütün içmesini dilllerine dolayarak konuşanları da oraya davet etti. Yemekten sonra tütünün helâl veya haramlığı konusunda müzakere ortamı oluşturdu. Orada bulunanları pek çok delile dayanarak tütünün kesin haramlardan biri olmadığına ikna ettikten sonra tütün tabakasını getirtti. Orada bulunanların gözü önünde tabakayı kırıp ayağının altında ezerek şöyle dedi: “Şimdi şeriatta tütünün yeri belli oldu. Şahit olunuz ki, şimdi ben onu iptal ediyor ve bâtıl sayıyorum. Bunu böyle yapmamın sebebi sizin tenkidinize saygı duymam ve sizin günaha düşmenizi istemememdir.” Bu olaydan sonra onun bir daha tütün içmediği belirtilmektedir.

Dipnot
* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – ** Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK
1.    Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 373-386. sayfalarından özetlenmiştir.

Sayfayı Paylaş