MEKKE’DEN DOĞAN İSLÂM GÜNEŞİ

MEKKE’DEN DOĞAN İSLÂM GÜNEŞİ

Kur’an-ı Kerim, levh-i mahfuzdan dünya semâsına topluca, oradan da vâkıalara uygun olarak tedrîcî bir sûrette mîlâdî 610 yılının Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi Cebrail (a.s.) vâsıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)’e indirilmeye başlanmıştır. Bir dâvânın ortaya çıkabilmesi için bir kitleye, tabana ve kamuoyu oluşturmaya ihtiyacı vardır. Bu sebeple İslâm’ın ilk yıllarında Rasûlullah (s.a.v.) dâvet vazifesini yüklenen kimselerden bir “çekirdek kadro” oluşturduktan sonra kitleye açılmada yöntem olarak halka modelini tercih etmiştir. Çünkü İslâm bir hayat nizâmı olduğu için mutlaka cemâat olmaya büyük önem verir.

İslâm’ın Yayılışında Gizli Dâvet Dönemi

Bütün peygamberlerin dâvetlerinin ilk merhalesi, gizli bir yapılanma taşır. Meselâ Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh (a.s.) diliyle, “Onları gizliden gizliye dâvet ettim.”1 buyrulur. İşte bunun gibi gizli dâvet merhalesi, Peygamberimiz’in Hira Mağarası’nda risâletin kendisine verilmesiyle birlikte başlamış, peygamberlikten üç yıl sonra, “En yakın akrabâlarını uyar.”2 ve, “Emrolunduğun şeyi açıkça ortaya koy ve müşriklerden yüz çevir.”3 âyetlerinin inişine kadar devam etmiştir. İslâm’da nitelikli azınlık, niteliksiz çoğunluktan evlâdır. Bu sebeple kadro, bir işin yürütülmesi için özel niteliklere sahip kişilerden meydana getirilen çekirdek topluluk demektir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke Dönemi’nde nitelikli bir kadro oluşturmaya ağırlık vermiştir. İnsanlığa her yönüyle numûne olacak örnek bir neslin yetişmesine ihtiyaç vardır. İnsanlar, soyut düşüncelerden ziyâde somut örnekliklerin peşinden giderler. Mekke’de İslâm’ın ilk günlerine baktığımız zaman Hz. Peygamber (s.a.v.), hemen hemen bütün toplum kesimlerini temsil eden bir kadro ile işe başlamıştır. İslâm’ın ilk çekirdeğini oluşturan fedakâr şahsiyetler arasında: Hz. Hatice, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, Zeyd b. Hârise gibi zevâtın yer alması bunun en açık örnekleridir. Mekke’de yaşayan Müslüman toplumun ¼’ü kadınlardan oluşuyordu. Evli olan gençlerden çoğunun eşi de Müslüman oluyordu. Hz. Ömer’in eniştesi Said ve kız kardeşi gibi. Habeşistan’a hicret eden Müslümanların kâhir ekseriyeti hanımlarıyla birlikte Müslüman olmuşlardı. İşkence altında şehit düşen Hz. Sümeyye bunlar arasındadır. Gökteki yıldızlar konumunda olan sahâbeler, zor zamanda söz Müslümanlığından ziyâde söz Müslümanlığı ile birlikte harmanlanan hâl Müslümanlığını görünür kılmışlardır. Onların Müslümanlığının içini; ilim, amel, ihlas, hasbîlik, samimiyet ve güzel ahlâk gibi hasletler doldurmuştur.

İslâm’ın Mekke Dönemi, itikâdî yapılanmanın önemli bir aşamasını teşkil eder. Bütün peygamberler gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) de önceliği tevhîd çağrısına vermiştir. Mekkî sûre ve âyetlerin muhtevâsında; iman, tevhîd, şirk ve küfür gibi itikatla ilgili konular üzerinde durulmuştur. Çünkü itikad, bir binânın su basmanı gibidir. Ameller de onun çatısını oluşturur. Güçlü bir iman olmadan sıkıntılara göğüs germek zordur. İmandan sonra, namaz gelir. Namaz İslâmî hareketin başıdır, sonu değil. Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Mekke döneminde Müslümanlar sabah ve yatsı vakitlerinde ikişer rekât namaz kılarlardı. Ayrıca Rasûlullah kuşluk namazı da kılardı. Bu namazlar bazen Kâbe’de, ama çoğu zaman Mekke vâdîlerinde ve kayaların arasında gizli olarak kılınırdı. Bu durum Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman oluşuna kadar devam etmiştir. Ayrıca her dönemde olduğu gibi özellikle Mekke Dönemi’nde Kur’an’ın okunmasına, anlaşılmasına ve yaşanmasına büyük önem verilmiştir. Örnek bir Kur’an nesli yetiştirmek için buna ihtiyaç vardır. Allah’ın vahyiyle olan günlük buluşmalar, insanı değiştirir. Müzzemmil ve Müddessir Sûreleri okunduğunda dâvetçilerin ne denli Kur’an’la içli dışlı olmalarının zarûreti anlaşılacaktır. Her gün Allah’ın âyetlerinden belli bir mikdârı okumak, Müslüman’ın günlük virdi olmalıdır. Mânevî yönümüzün inkişafı gelişmesi ve mânevî kanallarımızın açılması için buna ihtiyaç vardır. Zira Mekkî sûre ve âyetlerde rûhî ve fikrî arınmaya dayalı mânevî eğitim üzerinde durulmuştur. İnananların imanlarını güçlü tutmaları ve çoşkusal bir İslâm anlayışına sahip olmaları, ancak böyle bir eğitimle sağlanabilir. Zorlukların üstesinden gelmek ancak böyle bir mâneviyatla aşılabilirdi. Gece Kur’an okumak, Allah’ı tesbîh, namaz ve zikir, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şahsında bütün ümmete tavsiye edilmiştir: “Ey örtünüp bürünen Muhammed! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur’an oku. Doğrusu biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz. Şüphesiz gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir. Çünkü gündüz, seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır.”4 Bununla birlikte elbette düzenli yapılan sohbetler ilim ve irfan hayatını kuvvetlendirdiği gibi, dâvetçilerin kendilerine olan güvenlerini artırır, azim ve çabalarını daha çok kuvvetlendirir. Bu sebeple Mekke döneminde sahabeden Erkâm b. Erkâm (r.a.)’ın evi, karargâh olarak seçilmişti. Bu evde; hem iman ve ibadetlerin tâlimi yapılmış ve hem de İslâm’ın yayılış stratejisi çizilmiştir. Sağlam bir çekirdek kadro oluşturulduktan sonra dâvet açığa vurulmuştur.

İslâm’ın Yayılışında Merkezden Muhîte Açılma Dönemi

Hz. Peygamber (s.a.v.), üç sene gizli dâvetten sonra, Yüce Allah’ın emriyle dâvet, alenî hale dönüştürüldü. O bunu, iki aşamada gerçekleştirdi. İslâm’a dâvet halkasının ilkini aile ve yakın akrabâlar oluşturur. Bir dâvâ adamı sahip olduğu yüz elli metre karelik toprak parçası üzerinde aile fertlerine söz geçiremezse, milyonlarca kilometre karelik yüz ölçümüne sahip bir toprak parçası üzerinde nasıl söz sahibi olacak? Bu sebeple Mekke’de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “En yakın akrabâlarını uyar.”5 âyetinin inişiyle birlikte İslâm kitleleşmeden kadrolaşmaya adım atmış oldu. Çünkü yakın akrabâ, dış çevre ile irtibatı kolaylaştıran bir dâvet halkasıdır. Bir kimsenin fikrini, zikrini, yaşantı ve alışkanlıklarını yakın akrabâ daha iyi bilir. Onlara karşı inandırıcı olmak daha kolaydır. Hz. Peygamber (s.a.v.), Yüce Allah’ın emriyle Hâşim ve Abdülmenâf Oğulları olan akrabâlarından otuz ya da kırk beş kadarını verdiği bir ziyâfetle evinde topladı. Onlara inzâr ve tebşîrde bulundu. ‘Lâ ilâhe illa’llah’ deyin kurtulun, dedi. Burada Ebû Leheb’in büyük tepkisiyle karşılaştı. Ama buna rağmen o yılmadı, kitlelere ulaşmaya çalıştı.

Yakın akrabâların İslâm’a dâvet edilmesinden sonra ikinci aşama, uzak akrabâların İslâm’a dâvet edilmesiydi: “Emrolunduğun şeyi açıkça ortaya koy ve müşriklerden yüz çevir.”6 âyetiyle birlikte artık İslâm ve ilk Müslüman kadro topluma açılıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.), Kâbe’ye en yakın tepe olan Safâ Tepesi’ne çıkarak: “Ya Sabâhâh!” diye seslendi. Bütün Mekke halkı onun akrabâsıydı. Etrâfına toplanan Mekke halkına soy soy, isim isim hitap ederek tebliğde bulundu. Artık Rasûlullah’ın çağrısı bütün Mekke evlerinde yankılanıyordu. Gittikçe dâvet halkası genişliyordu. Mekke’de İslâm’ın konuşulmadığı ev kalmamıştı. Artık sıra, yakın ve uzak akrabâların İslâm’a dâvet edilmesinden sonra kabîlelerin dâvet edilmesine gelmişti. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, dâvet çalışmalarında hiçbir ayırım yapmadan herkese ulaşıyordu. Müslüman bulunduğu ortamı ve fırsatları iyi değerlendiren, zamanı ve mekânı İslâm’ın lehine dönüştürme çabasına giren kimsedir. Tarih boyunca Mekke; ekonomik ve dinî merkez olma vasfını korumuştur. Mekke özellikle hac mevsiminde çeşitli yerlerden gelen Arap kabîleleriyle dolup taşardı. Allah Rasûlü (s.a.v.) bunu fırsata çevirirdi. Hac günlerinde kurulan Ukâz, Mecenne ve Zü’l-Mecâz gibi panayırlardan da istifade ederek alenî dâvet emrini yerine getirirdi. Gücü nisbetinde herkese İslâm’ı duyurmaya çalışırdı.

İslâm Alenî Bir Dindir ve Açıkça Temsil Edilmelidir

İslâm, bütün insanlık için gelmiş evrensel bir dindir. Bu din toplumdan koparak ıssız dağ başlarında değil, rasyonel anlamda bir toplum içinde yaşanacaktır. Mekkî bir sûrede Hz. Peygamber (s.a.v.)’e “hicret” emredilmektedir: “Putperestlerin söylediklerine sabret. Onların yanlarından güzellikle ayrılır.”7 Bu âyette geçen “hicret”; inancınla, ibadetinle, giyim-kuşamınla, aile hayatınla, yeme-içmenle, oturup-kalkmanla, komşuluk ve uluslararası ilişkilerinle farklılaş demektir. Elbette İslâm’ın görünür kılınmasının artıları ve eksileri olacaktır. İnsanların bir kısmı, görünür Müslümanlık uygulamaları sebebiyle ihtidâ edecek, bir kısmı da inançlarıyla çatışacağı için karşıt bir mücâdele başlatacaktır. Nitekim böyle de oldu. Mekke müşriklerinin baskıları sebebiyle ihtidâ edenler az olurken, Müslümanlara karşı işkence ve baskı politikası şiddetlendirildi. İslâm’ın toplumda taban oluşturmaması için elden gelen yapıldı. Rasûl-i Ekrem’i karalama cihetine gidildi. Ona “sihirbaz, kâhin, şâir” gibi etiketler yapıştırıldı. Müşrikler bununla da yetinmedi, âlemlere rahmet olarak gönderilen elçiyi alaya aldılar, hakâret ettiler, yollarına dikenler döktüler. Hatta Mekke’nin ileri gelen yöneticileri, halkı Müslümanlara karşı kışkırttılar: “Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin. Sizden istenen şüphesiz budur.”8 dediler. Dahası, ayrımcılık yaparak nefret suçu işlediler. Müslümanları Şîb-i Ebî Tâlib mahallesinde muhasara altına aldılar. Her türlü sosyal, ekonomik ilişkiyi kestiler. Müslümanların çocukları açlıktan öldü. Nihâyetinde bu zulüm üç yıl sürdü. Bütün bunlara rağmen Allah Rasûlü ve inananlar yılmadılar, aksine, fırsat buldukça var güçleriyle dâvet çalışmalarına devam ettiler.

İslâm’a Dâvete Hâricî Üsler Arama: “Mekke’nin Dışına Açılma”

Hz. Peygamber (s.a.v.), hayatı boyunca kendisini himâye eden yakın destek gösteren başta sevgili eşi Hz. Hatice Vâlidemiz olmak üzere amcası Ebû Tâlib’in vefatlarıyla birlikte derin bir üzüntü yaşadı. İslâm tarihinde bu yıla “Hüzün Yılı” denilir. Ama o, Mekke’de İslâm’ın boğulma girişimlerine rağmen, yeni üsler aramak amacıyla dışa açıldı. İslâm’da ümitsizlik ve yılgınlık yoktur. Cenab-ı Hak, bir kapıyı kapatırsa, başka kapılar açar. Kendi yolunda gayret gösteren kullarına yollarını kolaylaştırarak gösterir. İşte Hz. Peygamber (s.a.v.), hem Mekke’nin sisli ve puslu havasından kurtulmak ve hem de yeni dâvet üsleri aramak maksadıyla Tâif’e gitti. Orada ayak takımı tarafından taşlanmasına rağmen, İslâm’ın halkasına Utbe ve Şeybe b. Rabîa gibi yeni Müslümanlar katıldı. Dirâyetli ve ferâsetli yöneticilerin ana vazifesi, yönetilenleri tehlikelerden korumaktır. Bundan dolayı yöneticilerin efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.) de şirkin elinin uzanamayacağı, güvenli bir yer arayışı içine girdi. Hem Müslümanları korumak ve hem de İslâm’ı dış dünyaya açmak için ilk hicreti Habeşistan’a yapmalarını sağladı. Oraya gönderdiği Müslümanlara, orada âdil ve özgürlükten yana görüşleriyle tanınan bir hükümdar olduğunu söyledi. Çünkü hicret, bir kaçış değil, çevreden merkezi kuşatma hareketiydi. Bu sebeple Habeşistan’a birinci ve ikinci hicret gerçekleşti. Bu hicretten de birçok hayırlar doğdu. İslâm Câfer-i Tayyâr kanalıyla hem Habeşistan’ın üst yönetimine ve hem de gayr-i Müslimlere anlatıldı. Nihâyetinde Kral Necâşî’nin Müslüman olması sağlandı. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.)’in en sıkıntılı günlerinde gerçekleştirilen İsrâ ve Mi’raç Mu’cizesi, bir tesellî ve dâvâ yolunda bir şevklendirme oldu. Mekke’de Fahr-i Kâinât Efendimiz boş durmadı. Bir taraftan da yeni bir üs olarak Medîne görülmüştü. Mus’ab b. Umeyr oraya öğretmen olarak gönderildi. Medîne hicrete hazırlanıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in her yıl hac mevsiminde Arap kabîlelerine İslâm’ı anlatması Medînelilerin kalbinin de İslâm’a açılmasına sebep olmuştu. Bu yüzden I. ve II. Akabe Biatları gerçekleşecek ve Medîne’de İslâmî bir ortam meydana gelecekti. Artık İslâm Medîne aşamasıyla birlikte dış dünyaya açılacak, Medîne’nin barış ortamında İslâm devletleşecek ve bütün bir cihana yayılacaktı.

Dipnot

* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
Faydalanılan Eserler:
Ahmet Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Konya, 2016, ss. 157-191.
Münir Muhammed Gadban, Nebevî Hareket Metodu, Çev. Tarık Akarsu, İstanbul, 1998, ss. 27-191.
1.    71/Nûh, 9.
2.    26/Şuarâ, 214.
3.    15/Hicr, 94.
4.    73/Müzzemmil, 1-7.
5.    26/Şuarâ, 214.
6.    15/Hicr, 94.
7.    73/Müzzemmil, 10.
8.    38/Sâd, 6.

Sayfayı Paylaş