MAZHAR CÂN-I CANÂN (K.S.)

MAZHAR CÂN-I CANÂN (K.S.)

Mazhar Cân-ı Canân (k.s.), 1113/1702’de Agra/Ekberabad yakınındaki Kalabadağ kasabasında doğdu. Esasen Mazhar, onun şiirlerinde kullandığı mahlası olmasına rağmen meşhur olup isminin bir parçası hâline gelmiştir. Onun nesebi Muhammed b. Hanefiyye vasıtasıyla Hz. Ali(r.a.)’ye dayandırılmaktadır. Babası Mirza Can, Babür idaresiyle iyi ilişkiler kurmuş ve Evrengzib Dönemi’nde orduda görev almış bir askerdi. O, dönemin yönetici kesimiyle iyi ilişkileri olan Kaşgal kabilesindendi. Mazhar’ın doğduğu yıl Çiştiyye Tarikatı’na intisap ederek askerî görevinden ayrılıp münzevi ve fakir bir hayat yaşamayı tercih etti.

Mazhar Cân-ı Canân (k.s.), babasından Farsça ve diğer dillerdeki bazı küçük risâleleri okudu. Kırâat ve tecvîdi Abdürresûl’den, aklî ve naklî ilmleri yörenin büyük âlimlerinden tahsil etti. Babasının 1130/1718’de vefatından sonra ileri düzeyde okumalarını Muhammed Efdal’den yaptı. Abdurresûl Dihlevî’den kıraat ilmini tahsil etti. Daha sonra o, Ekberabad/Agra’dan ayrılarak Delhi’ye gitti. Burada orduda görev almak istediyse de başvurusu kabul edilmedi. Çiştî şeyhi Kutbüddin Bahtiyar Kakî’nin tavsiyesiyle tasavvufa yöneldi. Bu sırada bölgede meşhur olan Müceddidiyye’nin kudretli şeyhi Muhammed Nur Bedeûnî (k.s.)’ye intisap etti. Onun bu intisap aşaması Makâmât-ı Mazhariyye’de şöyle anlatılır:

“Bir zât bana Seyyid Nûr Muhammed Bedeûnî Hazretleri’nin büyüklüğünden, kemâlâtından bahsetti. Onun üstün vasıflarını işitince gayri ihtiyârî kalbim ona tutuldu. Huzuruna erişmek saadetine kavuşmak arzusu peydâ oldu. Huzuruna gidip o hazretin marifet yağdıran mübârek yüzünü görmekle şereflendim. Dinin emirlerine riâyet eden, sünnet-i seniyyeye uyan, Allahu Teâlâ’nın ahlâkıyla ahlâklanmış bir zât olduğunu gördüm. Mübarek sohbeti kalbe safâ veriyor, cana can katıyordu. İyice anlamıştım ki, arayanlar maksada onun huzurunda kavuşuyor. Ölmüş kalpler onun huzurunda dirilip itminâna eriyor. Hakk’a kavuşmak orada müyesser oluyordu. Bana niçin geldiniz buyurdular. “İstifâde için geldim.” diye arz ettim. İstihâresiz talebe kabul etmezler, tarikatı telkin buyurmazlardı. Fakat Allahu Teâlâ’nın lütuf ve ihsânıyla hiç duraklama göstermeden bu fakire teveccüh buyurdular. Beş latifem “Allah” ismini zikretmeye başladı. Bir teveccühle beş lâtifenin Allahu Teâlâ’yı zikretmesi sâlikin tecelli-i sıfata mazhar olması, o büyüklerin husûsiyetlerindendir. Teveccühü bâtınıma öyle tesîr etti ki, kendimi aynada onun sûretinde buldum. Gönlümde ona karşı tam bir muhabbet ve derin bir bağlılık hâsıl oldu.”

Mazhar Cân-ı Canân (k.s.), Bedeûnî (k.s.)’nin gözetiminde dört yıl süren seyr ü sülûktan sonra ondan tarikatta hilafet ve irşad icazeti aldı. Muhammed Bedeûnî’nin ölümünden sonra altı yıl onun kabrini ziyaretle onun ruhaniyetinden istifade etti. O bu süreçte birçok mânevî hâli tecrübe ettiğini belirtmektedir. Bedeûnî’nin vefatının üzerinden bir müddet geçtikten sonra Mazhar Cân-ı Canân (k.s.), Nakşî şeyhlerinden Şah Muhammed Zübeyr, Şah Hâfız Sadullah ve Muhammed Abid Sünamî’den tasavvufî terbiye aldı. Sünamî ona Kadirî, Sühreverdî ve Çiştî Tarikatlerinin usûlüne göre seyr ü sülûk yaptırarak bu tarikatlardan hilafet icazeti verdi.

Mazhar Cân-ı Canân (k.s.), şeyhi Sünamî’den aldığı tasavvufî terbiyenin kendisine çok fayda sağladığını ve bu sayede mânevî makamların yüceliklerini tecrübe ettiğini belirtmektedir. O, şeyhinin teveccühleriyle bâtın nisbetinde derinlik ve genişlik meydana geldiğini ifade eder. Ona göre söz konusu bu durumu keşf yoluyla anlamak ve görmek mümkün değildir. Dahası o, Sünamî’nin teveccühüyle kendisinin tecrübe ettiği tasavvufî makamlarda oluşan kuvveti ve derinliği açıklamanın övünme olacağını söylemektedir. Böylece o, şeyhinden çok fazla feyz aldığını vurgulayarak aralarında üst düzey bir yakınlık meydana geldiğini ve bu sayede ondaki bazı mânevî hasletlerin kendisinde zuhur ettiğini belirtmektedir.

Mazhar Cân-ı Canân (k.s.), Delhi’de bir tekke kurarak irşad faaliyetlerini sürdürdü. Bu sayede o, Pencap’taki karışıklıkların tekkeyi ve Nakşî-Müceddidî hareketi etkilemesinden kurtarmış oldu. O, Muharrem 1195/Ocak 11781’de tekkesindeyken büyük ihtimalle Şiî bir grubun saldırısıyla bıçaklanarak şehid edildi. Cenazesi Delhi’de defnedildi.

Mazhar Cân-ı Canân (k.s.), vahdet-i şühûdçu bir sûfîydi. Ancak o, vahdet-i vücudu da reddetmedi. Çünkü ona göre hem vahdet-i vücud hem de vahdet-i şühûd hakikat yolcuğunun makamlarıdır. Bu sebeple o, vahdet-i vücud hakkında reddedici bir tutuma yönelmemiştir. Hakikat konusundaki fikirlerini daha ileri bir düzeye taşıyarak Hinduların Allah ve âhiret inançları olduğunu, onların dünyayı fânî kabul ettiklerini ve bu hususlarda Müslümanlarla benzer düşünceye sahip olduklarını belirtmektedir. Hatta o, her iki kesim arasındaki ortak özellik arama işini daha ileriye taşıyarak sûfîlerin rabıtasıyla Hinduların heykeller önünde yaptıkları meditasyonları birlikte değerlendirerek onların benzerliklerine de işaret etmektedir. Çünkü ona göre bu kişiler, heykellerin önünde yaptıkları meditasyonlarla Allah(c.c.)’a yakınlaşmayı arzu etmektedirler. Yoksa onlar heykellere tapınma ve ibadet etme niyeti taşımamaktadır. Mazhar Cân-ı Canân (k.s.)’ın bu yorumu bir kısım Hindu’nun tasavvufa ilgi göstermesini sağlamasına karşın bazı Müslümanları rahatsız etmiştir.

Mazhar Cân-ı Canân (k.s.)’ın Şiîler hakkındaki görüşü oldukça serttir. Çünkü ona göre Şiîlerin pek çoğu sahabîlerin büyüklerini küfürle itham etmekte ve onları kötü sözlerle anmaktadırlar. Nitekim onun Şiîlerin taziye ve anma törenlerinde yaptıklarını eleştirmesi ve onlara aşağılayıcı ifadeler kullanması canına kıymalarına neden olmuştur.

Dipnot

* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – ** Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK
1.    Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 363-366. sayfalarından özetlenmiştir.

Sayfayı Paylaş