“ÜMMÎ SİNAN” BEŞERDEN İLÂHÎYE “AŞK”

Divan şiiri, İslâm dininin tesiri altında neşv ü nema bulmuş bir edebiyattır. Bu sebepledir ki türlerinden muhtevasına, şairlerinden şiirlerindeki kahramanlarına kadar her bir unsurunda, İslâm dinine has özelliklere rastlamak son derece doğaldır.
İslâm dininin ve medeniyetinin çatısı altında gelişen divan şiirinde, dinin edebiyata doğrudan tesiri olduğunu kabul ettiğimizde, edebiyat ürünleri için dinî yahut lâ-dinî ayrımı yapmamız çok da doğru olmayacaktır. Elbette uç örnekler ya da istisnai durumlar vardır. Ancak Divan şiirinin geneli değerlendirildiğinde bu yargının haklılığı ortaya çıkacaktır.
17. yüzyılda Antalya’nın Elmalı ilçesinde yaşamış olan Ümmî Sinan’ın şiirinden alınan aşağıdaki iki beyitte, hem tasavvufî manada aşktan hem de beşerî manada aşktan söz edilebilir. Bu durum klasik şiirimizin bir özelliğidir. Bunda “İlâhî aşka ulaşmak, beşerî aşktan geçer.” şiarı da etkili olmuştur.
Ey bana dermân soran derdi haber vir sen bana
Dost yolında cân viren merdi haber vir sen bana
(Ey bana derman soran kişi! Dermandan önce bana dertten haber ver. Bana, dostun yolunda canını veren mertten haber ver.)
Şiirin ilk (matla) beyti, tezat zemini üzerine kurulmuştur. Dert ve derman, bu tezadın iki ana unsurudur. Şiirde, tezat olan unsurların bir arada kullanılması, divan şiirinin de genel özellikleri arasındadır. Dert-dermân, cefâ-sefâ, âşık-rakip gibi…
Beyit, genel itibarıyla bir diyalogu andırmaktadır. Bir taraf sorusunu sormuş, diğer taraf da bu sorunun yanıtını vermiştir. Burada hayali bir kurgudan söz edilebilir. Şair, şiirde anlatmak istediği duygu ve düşüncelerini, böyle bir yöntemle şiirin muhatabına ulaştırmak istemiştir. Soruyu soranın yani derman arayanın kim olduğunu bilmiyoruz. Ancak kesin olmamakla birlikte derman arayan hakkında bir yorum yapılabilir. Derman arayan kişi, acemi bir âşık ya da yola yeni koyulmuş bir sâlik, yahut şairin kendi nefsi olabilir. Yine cevabı veren için de böyle bir tahminde bulunabiliriz. Cevap veren kimse için de muhtemelen seyr-i sülûkunu tamamlamış kâmil bir insan, diyebiliriz.
Beyitte bahsi geçen dert, hiç şüphesiz aşktır. Bu derde hem beşerî hem de tasavvufî pencereden bakabiliriz. Aşk derdiyle acı çeken bir âşık, derdine derman bulmak için tecrübeli kimselere akıl danışmakta ve yarasına merhem aramaktadır. Bu durum, âşığın henüz acemi ve toy olduğunun bir göstergesidir. Öncelikle aşk, bir sır işidir. Ve aşk başta olmak üzere hiçbir sırrın ifşası doğru değildir. Âşık, cefasını da sefasını da tek başına yaşamalıdır. Ayrıca âşık, aşk derdinin dermanının yine aşk içinde gizli olduğunu bilmelidir. Bu yüzden şair, aşk derdinin bir lütuf olduğunu anlamayıp hemen derman isteyen acemi âşığa seslenip ona derdi sormaktadır. Çünkü derdin büyüklüğü aşkın gerçekliği ile eşdeğerdir.
Beytin ikinci mısraında, “dost, cân viren ve merd” ifadeleri oldukça önemlidir. Dost ifadesi için akla sırasıyla Allah, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ve beşerî anlamda da sevgili gelebilir. Çünkü buradaki dost için, yolunda/uğrunda can verilebilecek bir varlık olduğundan söz edilmektedir. Dostun uğrunda can veren kimse de merd bir kimsedir. Yani merd, aşk derdinin bir lütuf olduğunu idrak edebilmiş olan âşıktır. Yalnız burada “cân viren” ifadesi üzerinde bir kez daha durmak faydalı olacaktır. Bu ifadede tevriye sanatı kullanılmıştır. İlk anlamıyla “cân viren” ifadesi; dost yolunda ‘canını hiçe sayan’ anlamında, ikinci anlamı ise “cân viren”yani ‘bir ölüye hayat bağışlayan’ anlamında kullanılmıştır. Burada ölü vasfını haiz olan kişi âşıktır. Âşığa can veren kişi de hiç şüphesiz sevgilidir.
Kâmil insânın yolında cânı kurbân itmeden
Sohbet-i Sultana kim irdi haber vir sen bana
(Kemâle ermiş insanın yolunda kurban olmadan Sultan’ın muhabbetine kimin eriştiğini bana haber ver.)
Bu beyitle birlikte, şiirin matla (ilk) beytinde geçen “dost” ve bu beyitte geçen “kâmil insan” ve “Sultan” ifadelerinin kimleri temsil ettiği ortaya çıkmaktadır. Şiirde dost ve kâmil insan, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i; Sultan da Allah’ı temsil etmektedir. Özellikle bu beyitte ilâhî aşk tasavvuru, beşerî aşkın bir adım önüne geçmektedir.
Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), Enbiya Suresi’nin 107. ayetinde (“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”) olduğu gibi açıkça Allah’ın övgüsüne mazhar olmuştur. O, bizler için bir rahmet, ihsan ve lütuftur. Kutlu bir rehberdir. Elbette insandır ancak beyitte de geçtiği gibi kâmil bir insandır. Yani tam, olgun, eksiksiz, kemâle erişmiş olan, fazilet sahibi bir kimsedir. İnsanoğlunun tâbi olduğu sınavı geçebilmesi için, sırat-ı müstakim üzere gidebilmesi için âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûl’ün rehberliğinde ilerlemesi gerekir. Bu hak yol üzerinde yürümek, hiç kuşkusuz insanı, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’a kavuşturacaktır.
Nasıl ki beşerî aşk, insana psikolojik-manevî-ruhanî anlamda bir huzur verip insanın etrafını huzurla temaşa etmesini sağlıyorsa, hatta bu aşk bir hamd vesilesiyle insanı Allah’a nasıl yaklaştırıyorsa, insanın kalbindeki Peygamber sevgisi de onu Allah’a daha da yaklaştıracaktır.
Ümmî Sinan’ın şiirinden seçilmiş olan yukarıdaki iki beyit ve şerhleriyle asıl anlatılmak istenen, divan şiirinde tasavvufî ve beşerî aşkın birbiriyle olan yakın ilişkisidir. Muhatabın bakmak istediği pencereye göre “dost” bazen Allah, bazen Hz. Peygamber (s.a.v.), bazen de sevgilidir. Böylelikle bir karmaşadan ziyade Divan şiirinin mana zenginliğiyle tanışmış oluruz.

Sayfayı Paylaş