SAHÂBÎLERİN GÖNLÜMÜZDEKİ YERİ

SAHÂBÎLERİN GÖNLÜMÜZDEKİ YERİ

Allah Rasûlü’nün arkadaşlarını yani ashâb-ı kirâmı çok severiz. Bunun pek çok haklı gerekçesi vardır. Bunları alt alta yazacak olsak yine de hakkıyla yazamayız. Çünkü onlar, sevilmeleri için zikredilecek bütün övgüleri hak etmektedirler. Hayatta her şey insanların eliyle gerçekleşmektedir ve onlar da dünyanın değişmesi için çok büyük fedakârlıklar göstermişlerdir. Bu din öncelikli olarak onlar vâsıtasıyle bize ulaşmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rehberliğinde, Allah’ın hidâyet nûru ile bizim aramızda aracı olmuşlardır. İslâm’la müşerref olmamızın ilk neslini oluşturmuşlardır.

Neden Seviyoruz?

Bizleri yaratan yüce Allah, her zaman yaptığı gibi, hidâyetimiz için bir insanı peygamber olarak gönderdi. Bu güzel insan tevhîde ve son dine davete başladı. Sözü dinlenmeye başladı. Sonrasında etrâfında sürekli genişleyen bir halka oluştu. İlerleyen zamanla birlikte her şeyi tek başına halletmek için çabalamadı. İş bölümü yaptı, etrâfında kenetlenmiş olan samîmî dostlarının yardımlarına başvurdu. Kâbiliyetleri ve birikimlerine göre onlardan yardım istedi, destek talep etti. Gün oldu hep beraber Allah yolunda can vermek için gazveye çağırdı, onlar da emri duydukları anda işlerini bırakarak hazırlığa başladılar. Gelen fermana boyun eğdiler. “Ailem var, çocuklarım ne olacak, arazilerim ile hurmalıklarımla kim ilgilenecek?” demediler. Öyle oldu ki, gerdek gecesinin sabahında, saçlarından sular damlarken bu emre icâbet ettiler ve bir daha ailelerine dönemediler. Allah Rasûlü onları canlarını vermeye çağırdı. Onlar da bunun için koştular. Bunun ne demek olduğunu biliyor muyuz acaba?

Öyle zamanlar oldu ki, Rasûlullah bir orduyla veya müfrezeyle sefere çıkmalarını emretti. Tereddütsüz emre boyun eğdiler ve ne türlü tehlikelerle karşı karşıya kalacaklarını bilmelerine rağmen, namazdan aldıkları lezzeti alarak sevinçle atlarına atladılar ve yola koyuldular. Ölüme koştular, düğüne gidercesine. Mûte Savaşı’na doğru yola çıkarlarken Allah Rasûlü sancağın sırasıyla kimler tarafından alınmasını emrettiğinde peşi sıra şehîd olacaklarını çok iyi biliyorlardı, ama yine de sefere çıktılar. Çünkü ölümü kavuşulacak bir sevgili gibi gördüler. Onlara bunu yaptıran neydi acaba?

Son elçi bazen bilgisi ve donanımı yerinde olanları uzak beldelere İslâm’ı anlatmak için gönderdi. Onlar da nice tehlikeleri barındıran yolları aşarak hiç tanımadıkları kentlere gittiler ve İslâm’ın son mesajını her türlü sıkıntıya katlanarak anlattılar. Bu güzel insanların hem anlattıklarından hem de anlattıklarını hayatlarında tatbik etmelerinden dolayı İslâm, Arabistan coğrafyasında çok hızlı bir şekilde yayıldı. Çektikleri sıkıntıları hakkıyla anlamak için kendimizi o döneme taşırsak, yapılan işin büyüklüğünü daha iyi anlarız.

Bir de Allah elçisinin İslâm’a davet mektuplarını götüren fedakâr elçileri var. Rasûlullah bulundukları bölgelerin hâkimi olan krallara, valilere, kabîle liderlerine İslâm’a davet mektupları gönderdi. Kelle koltukta Rasûl’ün mesajını korkusuzca taşıyan Refref ruhlu bu gönül erleri, gittikleri insanın insafsız biri olması durumunda başlarının vücutlarından ayrılıp şehâdet şerbetini içeceklerini çok iyi bilmekteydiler. Buna rağmen mektup götürmek için birbirleriyle yarıştılar. Nitekim gidenlerden bir kısmı aslâ geri dönmedi. Canlarını gittikleri yerlerde bıraktılar. Bunu onlara hangi ruh yaptırdı acaba? Evlerini ve ailelerini geride bırakarak o yollara nasıl düştüler dersiniz?

Ya Uhud Savaşı’nda şehîd edildikten sonra kulakları, burunları, kolları kesilenlere, kalpleri yerlerinden sökülenlere ne demeliyiz?

Peki, sadece inançları yüzünden bağlarını bahçelerini, memleketlerini ve yıllarca yaşadıkları çevrelerini, velhasıl her şeylerini arkalarında bırakarak hicret etmelerinin ne anlama geldiğini biliyor muyuz? Habeşistan’a ve Medine’ye hicrete koyulan bu insanların fedakârlığını izah edecek bir kelime sözlüklerde geçiyor mudur acaba? Biz bunları belki de bir hikâye veya sıradan bir tarihi olay olarak okuyoruz, ama durum hiç de öyle değildi.

Bunu Yaptıran Nedir?

Sa’d bin Muâz, Rasûlullah’a aynen şöyle demişti: “Yâ Rasûlallah! Biz sana iman ettik, seni tasdîk ettik. Bize getirdiğin şeyin hak olduğuna şehâdet ettik. Dinlemek ve itâat etmek üzere sana kesin sözler verdik. Ya Rasûlallah! Nasıl bilirsen, öyle yap. Biz seninle beraberiz. Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muhârebe anında geri dönmeyiz. Allah’ın bereketi ile yürüt bizi.”1

Müslüman olmadan önce Hz. Peygamber (s.a.v.)’le görüşmelerde bulunmak üzere Medine’ye gelen Ebû Sufyan’a kulak verelim. Müslümanların sabah namazı için seferber olup tatlı telaşa kapılmalarını görünce hayret eder. Ne için böyle davrandıklarını sorar. Peygamberimiz’in amcası Abbas, ona şu muhteşem cevabı verir: “Rasûlullah eğer onlara yiyip içmeyi terk edip aç olarak ölmelerini emretse onu da yaparlar.”2 Bu ifadeler onların gönüllerinde feverân eden sevgi ve bağlılık ateşini özetlemeye yetmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Dönemine Taşınıyoruz

Ashâbın İslâm uğruna nelere katlandığını iyi anlamak için kendimizi onların yaşadıkları döneme ve şartlara mutlaka götürmemiz gerekir. Bunu yapalım ki kimlerden bahsettiğimizi daha iyi anlayalım. Şâyet bunu yapmazsak her şey eksik kalır. Bir kere o dönemde elektrik yoktu. Geceleri her taraf zifiri karanlık olurdu. Gündüzleyin ise içecekleri buz gibi suları aslâ olmazdı. Gittikleri yere arabalarına kurulup veya uçağa atlayıp gitmiyorlardı. Hedefledikleri şehre vardıklarında kendilerine sahip çıkacak kimseler olmuyordu, oteller bulunmuyordu. Tek başına bir insan her şeyi göğüslüyordu. Büyük bir hazla üstlendiği görevi en iyi şekilde yerine getirmeye gayret ediyordu. Utanmıyorlardı, çekinmiyorlardı. Çünkü yüklendikleri görevin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. İmanın yaktığı aşk ateşiyle engel tanımıyorlardı.

Bu Dinin Bize Gelişi

Özetle yazdıklarımıza baktığımızda, başımızın tacı olan dinimizin bizlerin önüne çok kolay bir şekilde gelmediğini anlıyoruz. Bunun altında çok ama çok büyük bir çaba ve fedakârlık var. Hayatı Allah yoluna vakfetmek, canı feda etmek, aileden ve yurttan uzak kalmak var. Neresinden bakarsanız bakın, büyük bir çile var. Bizlere gelince, çayımız veya soğuk suyumuz yanımızda, Rabbimizin son kitabını açarak okuyoruz. Sıcacık odalarımızda namazlarımızı edâ ediyoruz. Akşam ashâbın sofralarına göre mükellef olan masalara kurularak oruçlarımızı açıyoruz, yemeklerimizi âfiyetle yiyoruz. İlmihallerimizi ve diğer kitaplarımızı mütâlaa ederek dinî bilgilerimizi çok rahat bir şekilde tamamlıyoruz. Her türlü eksiğimizi zahmet bile sayılmayacak bir çabayla ikmâl ediyoruz. Hatta en kötü şartlarda yaşayanımız bile sahâbîlerden daha iyi bir hayat sürdürüyor. Yalan mı?

Saydığım sebeplerden dolayı ibadetlerimizi yaparken bunların nasıl ve kimler eliyle bizlere ulaştığını düşünmek durumundayız. Bu çabanın ve fedakârlığın ilk halkasında yer alan kutlu nesil sahâbe-i kirâmı ise bir başka şekilde görmek durumundayız. “Ashâb” veya “Allah Rasûlü’nün arkadaşları” derken kimden bahsettiğimizi iyi bileceğiz. Kur’an okurken bu yüce kitabın bizlerin eline hiç bozulmadan gelmesinin onlar vâsıtasıyla gerçekleştiğini, namazımızı Rasûlullah’ın öğrettiği gibi kılarken, orucu onun tarif ettiği şekilde tutarken, zekâtımızı yine onun belirlediği çerçevede öderken velhâsıl farz ve nâfile olarak her ne yapıyorsak, bunu onlar vesîlesiyle öğrendiğimizi unutmayacağız. Bizlere yasaklanan haramları da, yine onlar eliyle öğrendiğimizi sürekli hatırlayacağız. Bu yüzden de, bizim Allah Rasûlü’nün çevresinde kilitlenmiş olan güzel insanlara olan sevgimiz boş ve anlamsız kuru bir sevgi değil. Bu sevgiyi besleyen çok ulvî gerekçeler var.

Nasıl Anacağız?

Bütün bu fedakârlıklara bakarak sahâbeden bahsedecek olduğumuzda ne diyeceğiz? Elbetteki “radıyallâhu anhüm” diyeceğiz. Yani “Allah onlardan râzı olsun.” Çünkü yüce yaratıcımız râzı olduğunu beyan etmiştir, bize düşen de odur. Bakınız, Rabb’imiz son elçisine biat eden ve her hâlükârda onun yanında yer alan sahâbîlerini anlatırken aynen şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o müminlerden râzı olmuştur. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ile ödüllendirmiştir.”3 Yine rabbimiz hem Muhâcirleri hem de onlara Medine’de kucak açan Ensar’ı, diğer pek çok âyette övmüştür.

Hatâları Yok mu?

Birileri, onların bazı hatâlarını saymaya girişebilir. İnsan olduklarından dolayı elbette hatâları olacaktır. Ya bizimkileri saymaya girişseler halimiz nasıl olur acaba? Bu yüzden elimize adalet terazisini alalım ve yaptıkları hayırlı hizmetler ile yanlış saydığımız şeyleri tartalım. Bakalım sonuç ne olacak?

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    İbn Sa’d, 2/14.
2.    Abdurrezzâk, 9739.
3.    48/Fetih, 18

Sayfayı Paylaş