BAŞKALARINA GÖNÜLDE YER AÇMAK

BAŞKALARINA GÖNÜLDE YER AÇMAK

İslâmî değerlerimiz ve önem verdiğimiz hususlar yaşadığımız dönemde ve coğrafyada büyük bir erozyona uğramış durumdadır. İnsanlarımız özellikle de gençlerimiz değerlerinden âdetâ kopmuş durumda, sanki boşlukta savruluyor gibi. Tam anlamıyla bir başkalaşma durumu yaşıyoruz. Fecâat o derece ilerde ki, dinimizin ahlâkî ve insânî taleplerini bir kâğıda alt alta yazıp sıralasak, ardından da bunların hayatımızda ne kadar yer bulabildiğine bakacak olsak, karşılaşacağımız sonucun hiç birimizi memnun etmeyeceğini ve dehşete düşeceğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Bundan daha acıklısı ise, içine düştüğümüz kötü gidişin bizi de törpülemiş olması, kendisine benzetmeye başlamasıdır. Mücâdele gücümüzün her geçen gün zayıflaması sebebiyle biz de ötekileşiyoruz, başkalarını kendimize benzeteceğimize. Kızdığımız işleri yapmayı kanıksıyoruz ve bu dönüşüm ve değerlerden kopuş o kadar hızlı oluyor ki, birkaç yıl önce son derece kızdığımız ve nefret ettiğimiz şeyleri biz de bugün rahatlıkla yapar hâle gelebiliyoruz. Çünkü üzerimize sağanak gibi gelen “haramlar, mekruhlar, yabancı kültürler, nefsânî ve şeytânî câzibeler” bizleri yavaş yavaş dönüştürüyor ve zamanla İslâm’dan uzak olanlara benzetiyor. Âdetâ bizi bize, kendi öz değerlerimize yabancılaştırıyor. Yaslanabileceği ve mânevî güç alacağı dayanakları olmayanların durumu ise daha kötüdür. Hele de İslâm’ı kendi başlarına yaşamak durumunda kalanları, çevresi çok kısa sürede kendisine benzetmekte ve bir yıl önceye göre çok farklı bir insan olarak karşımıza çıkabilmektedir. Zira haram-helal kavramları hayattan silinmekte, değerler erimekte, mücâdele gücü çabuk tükenmektedir. Çünkü insanların İslâm’ın hoş görmediği hususlara karşı tek başına mücâdele etmesi bu zamanda çok zordur.

Kur’an ve Sünnetin Talepleri

Yüce dinimizin değerlerini saymağa başladığımızda neleri kaybettiğimizi ve hâlâ kaybetmeye devam ettiğimizi çok daha iyi anlarız. İslâm bizlerden Rabb’imize olan kulluk görevlerimiz yanında insanlarla iyi geçinmemizi, ağzımızdan güzel kelimeler dökülmesini, kimseye haset etmememizi, gıybetten kaçınmamızı, doğru söz söylememizi, yardımsever olmamızı, komşumuzu gözetmemizi, imkânlarımız ölçüsünce ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmamızı, hırsızlık yapmamamızı, hayvanlara ve doğaya iyi davranmamızı, kamu malına zarar vermememizi emreder. Uzayıp giden bu listenin karşısında toplumun genel durumunun ne olduğuna ve hangi noktaya geldiğine bakacak olursak, suratımızın ekşiyeceğini söylemek durumundayız. Kendi durumumuzu kontrol ettiğimizde de ortaya çıkan sonuç pek farklı olmayacaktır. İsterseniz İslâm’ın bizlerden istediklerini yazın ve karşısına da kendi durumunuzu not edin. Çoğumuz bunu yapmaya bile cesâret edemeyecektir. Çünkü daha listenin başında olumsuz not almaya başlayacağımız kesindir.

Bencillikten Uzaklaşıp Başkasını Düşünmek

Bir misal olması için, diğer insanları ne kadar düşündüğümüze bir bakalım. Etrafımızdaki insanların ne durumda olduğunu, maddî durumlarının en temel gereksinimlerini karşılamalarına yetip yetmediğini, çocuklarının ceplerine harçlık koyup koyamadıklarını, dertleşecek bir ahbapları olup olmadığını düşünmek çoğu kez aklımıza bile gelmemektedir. Zamanımızın bir hastalığı olarak, sadece kendimize ve ailemize odaklandığımız için diğer insanların ihtiyaçlarını görsek bile görmezden gelir olduk. Zihnimizi isterseniz bir yoklayalım: “İhtiyaç sahiplerini en son ne zaman aklımızdan geçirdik, onları en son ne vakit düşünüp üzüldük?” Eğer bir de ihtiyaç sahiplerinin bulunmadığı bir binâda veya sitede yaşıyorsak, artık aklımıza fakir fukâranın gelmesi çok daha zorlaşacaktır. Herkesi sitemizdeki insanlar gibi ihtiyacı olmayanlar olarak düşünmeye başlayacağız. Oysa Rabbimizin istediği dindarlık bu değil: “Onlar içleri çektiği hâlde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler.”1 İnsanların rahatını temin eden apartman ve site yaşamları dinî değerleri öldürmekte, insânî bağları koparmaktadır. Bundan şikâyetçi olabiliriz, ancak sonuçta sorumluluk bizdedir. Bahane üretmek çözüm değildir. Kalbimiz her gün kararmakta ve olan bize olmaktadır.

Soğuk kış günlerini geçirdiğimiz günlerde, çoluk çocuğuyla başını soktuğu barakamsı evini ayazdan korumak için hava alan yerleri naylonla örten, diğer taraftan belediyenin getirdiği kömürle kışı çıkarmaya çalışan, aynı zamanda da yatalak hastasına bakmak durumunda olan nice insan vardır, bilmediğimiz veya umursamadığımız. Keza daha ağır şartlarda hayat sürenler. Aynı durum sıcak iklimlerde yaşayanlar için de söz konusudur. Hayatın en zarûrî ihtiyacı olan klimayı eve almak bir lüks değildir. Ancak bunu herkes temin edebiliyor mu, yoksa evlerinde kavruluyorlar mı? Sokakta yürürken etrafımızdan geçip giden insanların ayakkabılarına ve üstlerine geçirdikleri elbiselere bir göz atmamız çok güzel olur. Hem hâlimize şükretmemize sebep olur, hem de çevremizde ihtiyaç sahibi insanların bulunduğunu hatırlarız. Kim bilir, belki yüreğimiz yumuşar. İsterseniz, ekmeğinin peşinde koştuğunu gördüğünüz insanların ceplerine küçük de olsa bir harçlık koymaya kendimizi alıştıralım. Hem biz hem de karşımızdaki mutlu olacaktır. Buna inanın. Yaptığımız hayır sebebiyle kendimizi hafiflemiş hissedeceğiz.

Katılaşan Kalp

Kalplerimiz öyle bir nankörleşti ki, belki çoğumuz çok zor şartlardan gelerek belli nimetlere eriştik. Ancak her zaman bu nimetlerin içindeymişiz gibi geride kalan günlerimizi çok çabuk unuttuk; sanki her zaman nimetlerin içinde yüzeceğimizi sanıyoruz. Elimizde olanlar hiç ummadığımız bir şekilde elimizden hiç uçmayacak ve başkalarına muhtaç hâle gelmeyecekmişiz gibi bir tavır içindeyiz. Şükrü unuttuğumuz için sahip olduklarımız ebediyen bizde kalacakmış vehmine kapılıp gururlanıyoruz. Ölüm mü? Kendimize en uzak tuttuğumuz şeydir ölüm. Bu sebeple de başkaları umurumuzda olmuyor. Varsa yoksa biz, geri kalanların hiçbir önemi yok.

Hal böyle olunca, bizlere görevlerimizi hatırlatacak fırsatları değerlendirmiyoruz. Bir cenazeye katılmak, hastaları ziyaret ederek hâlimize şükretmek, huzurevleri ile yetiştirme yurtlarında kalanların gönüllerini alarak şefkat elimizi uzatmak ve ibret almak bizlere çok uzak şeyler. Biz yapmayınca güzellikler çocuklarımıza da intikal etmiyor. Hayatımız bireyselleşiyor ve diğer insanlardan kopuyoruz. Etrafımızdakileri umursamaz oluyoruz. Bu yüzden de cenazeler ile düğünlerde katılımcı sayısı her geçen gün azalıyor.

Rabb’imizin ve Kutlu Elçisinin Buyrukları

Kendimize gelmemiz için sözü Rabb’imize ve onun kutlu elçisine bırakmanın vaktidir:

“De ki: ‘Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir.”2

“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz, zerre kadar iyilik olsa onu kat kat artırır ve yapana büyük ecir verir.”3

“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu (özellikle) muttakîlere, zekât verenlere ve âyetlerimize inananlara mahsus kılacağım.”4

“İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.“5

“Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.”6

“Rabb’iniz gerçekten çok merhametlidir. Kim içinden bir iyilik yapmayı geçirir de onu yapmazsa, ona bir iyilik sevabı yazılır. Eğer onu yaparsa, on katından yedi yüz katına, hatta kat kat fazlasına kadar iyilik sevabı yazılır. Kim de içinden bir kötülük yapmayı geçirir de onu yapmazsa, ona bir iyilik sevabı yazılır. Eğer onu yaparsa, bir kötülük günahı yazılır veya Allah onu siler.”7

Atmamız Gereken Adım

Rabb’imizden dileğimiz bencillikten, nefsimizin kölesi olmaktan kurtulmamızdır. Bize bu yönde güç vermesidir. Zira sadece kendisini düşünerek sürdürülen ve yalnızca dudaklarda kalan “Mü’minler kardeştir.”8 âyetinin mânevî lezzetini tadamadan hayatı sonlandırmak çok acıdır. Böyle yaşantının bir anlamı da, Allah’ın âyetini tatbîk etmemek olduğundan, mânevî sorumluluğu da ağırdır. Korkumuz o ki, bildiğimiz günahlarımız yanında, düşünmediğimiz ve vurdumduymaz davrandığımız için bildiklerimizden kat kat fazla günahın âhirette karşımıza çıkmasıdır. Öteki tarafta insanların haklarından ferâgat edip helal etmeleri söz konusu olmayacağından, bizleri nasıl bir âkıbetin beklediğini düşünerek ürpermemiz gerekir.

Kim bilir, belki de kurtuluşumuz elimizi uzattığımız bir ihtiyaç sahibinin gönülden ettiği duâda saklıdır. Bu yüzden hayrın küçüğünü büyüğünü düşünmeden insanlara yardımcı olmaya çalışalım, ihtiyaçlarını gidermek için koşturalım. Hayır duâ almaya gayret edelim. Faydasını hem bu dünyada hem de ukbâda göreceğimizden emin olalım. Çünkü ne Rabb’imiz ne de son elçisi aslâ yalan konuşmazlar.

Sözümüzü Allah Rasûlü’nün duâsıyla sonlandıralım:

“Ey Allah’ım! Ben kendime çok zulmettim, günahları ancak sen bağışlarsın. Mağfiretinle beni bağışla ve bana merhamet et. Şüphesiz sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin.”9

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    76/İnsân, 8.
2.    39/Zümer, 53.
3.    4/Nisâ, 40.
4.    7/A’râf, 156.
5.    Tirmizî, 1845.
6.    Ebû Dâvûd, 4290.
7.    Dârîmî, 2786.
8.    49/Hucurât, 10.
9.    Tirmizî, 3454.

Sayfayı Paylaş