AŞKLA YANIP YENİDEN VAROLMAK

AŞKLA YANIP YENİDEN VAROLMAK

Tasavvuf, gönül ve aşk yoludur. Bu yola muhabbetle, sevgiyle gidilir. Tasavvuf; ezelden ebede; âşıkların, sâdıkların, salihlerin yoludur. Kendi varlığından geçebilenleri irfan ile kemale ulaştırır. Tasavvuf; aşk ile hiç’e ulaşanların, varlığı terk edip, bâkîde vuslat bulanların; yani iyilik ve güzellikte birleşenlerin yoludur.

Kişinin, nefsini tanıyarak, kendini ve Rabb’ini bilmesidir. Tasavvuf; ilahî aşk ile muhabbet semasına kanat açabilme, sevgi deryasına dalgıç olabilme sanatlarını öğretir. Tasavvuf, sevgiliye varmak için sevenlerin her şeyden, canlarından bile vazgeçtikleri fedakârlık yoludur. Tasavvuf; yanıp, yok olma yoludur. Her şey yanar, taş dahi. Fakat taşın yanış istidadı ile odunun yanma kabiliyeti aynı değildir. İstidadında aşk olmayanın aşk ile kemale ermesi, taşın yanması kadar zordur.

Tasavvuf gönül yoludur, gönüllülerin ve adanmışların yoldur. Tasavvuf; kendinden, kendi gerçeğine sefer etmek ve ‘hiç’lik ile sevgiliye ulaşmak yoludur. Tasavvuf; var gibi görünen vücudun fânî olduğunu bilmek, Hakk’ın vücudunun ise bâki olduğuna şuhut etmektir. Tasavvuf yolu aşk yolcularının baş açık, yalın ayak yürüdükleri istikamet caddesidir. Bu caddenin varış noktası; sevgiliye vuslattır. Gönül yolculuğu, aklın yolculuğu değildir. Hakk’a giden iki yol vardır. Bunlardan birincisi kuldan Hakk’a giden talep ve gayret yoludur, ikincisi tevhidi aşkla ve adanmışlıkla talim etmek yoludur.

Cân ü cihân kaygısın çekmedi âşık olan

Dikmedi cân mülküne aşkdan özge bir livâ1

Âşığın, ilahî aşka ulaştıktan sonra artık dünyevî hevaya, mecazî aşka ihtiyacı kalmaz. Tenin ve bedenin zaaflarından, âşıkların aşkına noksanlık gelmez. Zira âşıklar ilahî cezbenin bineği ile “hiç”lik menziline seyr ü sefer ederler.2

Aşkla Yanıp Varlığı Terk edebilmek

Bu yazımızı Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri’nin şu beyti etrafında şekillendirmeye çalışacağız. Bize hatırlattığı edebî ve tasavvufî hakikatleri sizlerle paylaşacağız:

Âşık olan aşk oduyla yana yana kül olur

Soyunup her varını dalar o aşk ummânına3

“Gerçekten, yürekten seven; aşk ateşiyle yanıp kül olur. Aşk deryasına dalabilmek ve onda dalgıç olabilmek için varlık libasından soyunmak gereklidir.” Hazret yine şöyle buyurur:

Bu libâs ile gidilmez ol cânân illerine

Soyunup varlığını aşk ile uryân olagör4

Tasavvufî terbiyenin hedefi, insanı masiva tutkusundan kurtarıp, imanda kemale erdirmek ve gerçek anlamda hürriyete kavuşturmaktır. Bu terbiyede benimsenen prensipler de hep bu gayenin gerçekleştirilmesine yöneliktir.

Nitekim tasavvufî gelenekte dört şeyi terk etmeden kemalin ve hakiki hürriyetin gerçekleşmeyeceği kabul edilmiştir. Bunlar sırasıyla şöyledir: “Terk-i dünya”, “terk-i ukbâ”, “terk-i hestî/benlik” ve “terk-i terk”.5

Bu kavramlardan “terk-i dünya”, dünyaya ait hiçbir şeye bağlılık ve muhabbetin, kalbi işgal etmemesi ve hayatın gayesi hâline gelip Allah’ı unutturmamasını ifade eder. Kalbini dünyevî bağlardan kurtaramayan bir insanın kullukta kemale ermesi ve gerçek hürriyeti yakalaması mümkün değildir. Sufilere göre hürriyetin temel şartı, dünyaya karşı kalbinde taşıdığı hırs, tama’ ve gözü doymazlıktan azade olmaktır. Hürriyetin başı budur. İnsan, kendi gözünde dünyanın altınıyla taşı bir olacak şekilde dünya sevgisinden gönlünü arındırdığı takdirde hürriyete kavuşmuş olur6. Hulûsi Efendi Hazretleri yâr için dünyayı terk etmek gerektiğini bir beytinde şöyle ifade eder:

Gönül cândan geçer yârdan geçilmez

Cihânı terk eder yârdan geçilmez7

“Terk-i ukbâ” ise, cennet nimetlerine kavuşma ve cehennem azabından kurtulma gibi, Allah’ın dışındaki ahirete müteallik duygu ve beklentilerden de kalbi arındırmayı ifade eder. Tasavvufî açıdan kalbin bu tür duygulara takılıp Rabb’ini unutması da hakiki kulluk ve kemal bakımından bir noksanlık olarak telakki edilmiştir.Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’den bir beyit:

Devlet-i dünyâ nemize izzet-i ukbâ nemize

Ol da dil-ârâ nemize gönlümüze gönlümüze8

“Terk-i hestî”, yani kendi varlığından geçmek ise, insanın Cenab-ı Hak karşısında kendinde bir varlık görmemesi, gurur, kibir, benlik gibi menfi vasıflardan arınarak, acziyetini idrak etmesi anlamındadır. Bu tür duygular da insanın hürriyetini kısıtlayan çok önemli gizli ayak bağlarıdır.

Bildim ki benliğimmiş aradaki o perde

Benliğimi yok etdim çıkdım libâs-ı benden9

beyti de yine Hazret’in bu gerçeği dile getiren sözleridir.

“Terk-i terk” kavramına gelince, o da bütün bu terk etme duygu ve düşüncelerinden de sıyrılarak, Allah düşüncesi ve muhabbetinin kalbi bütünüyle istila etmesi hâlidir. Bu hâle tasavvufî literatürde “fenâ fillah” denir.

Varlığımı cümle verip fenâya dostlar verip fenâya

Aldı nem var ise hevâsı aşkın dostlar hevâsı aşkın

Murâdım terk edip uydum o yâra dostlar uydum o yâra

Hâsıl olsun deyü rızâsı aşkın dostlar rızâsı aşkın10

Şu hâlde, sözü edilen bu dört hususta terk duygusunu kalbinde tahakkuk ettiren insan, kullukta zirveye ulaşmış, “kâmil insan” olma vasfını kazanmış ve kendi içindeki ilahî benliğe ulaşarak hakiki hürriyeti elde etmiş olmaktadır.11

Aşkla Yanıp Küllerinden Doğmak

Ferîdüddîn-i Attâr, Mantık-ut Tayr adlı eserinde Mûsikar veya Kaknüs adlı; yanıp, küllerinden yeniden doğan bir kuşu şu şekilde anlatır:

“Ney’e benzeyen uzun ve kuvvetli gagasında yüze yakın delik vardır. Rüzgâr estikçe gagasındaki her delikten farklı farklı sesler, farklı makamlarda farklı farklı nağmeler çıkmaktadır. Kaknüs öttüğü zaman, diğer bütün kuşlar susar. Ömrü bin yıla yakın olan Kaknüs’e öleceği vakti hisseden, eşi ve kardeşi olmayan bir kuştur. Kuş, ölüm vakti yaklaştığında topladığı çalı çırpının ortasına geçer ve çeşitli nağmelerle feryada başlar. Gagasındaki her delikten ruhunun bir tarafına ait farklı bir nağme çıkar. Bir nefeslik ömrü kaldığı zaman kanatlarını şiddetle çırpmaya başlar. Kanat çırpmalarından çıkan kıvılcımlar bir alev hailine gelerek, etrafındaki çalı çırpıyı da tutuşturur. Etrafını saran alevler bu kuşu da alev içine alır. Kaknüs tamamen yanıp kül olduktan sonra küllerinden bir başka Kaknüs doğar.”12

Efsanevî kuşlar, lâ-mekân yani yuvasız, yuvaya muhtaç olmayan kuşlardır. Onların dünyevî olan yuva ve yiyinti gailesinden uzak olmaları, terk-i dünya yapmış olan dervişlerin hâlleri ile örtüşmektedir. Kafdağı’nın arkasına, bütün zorlukları aşarak giden ve kuşların şahını görebilen “sîmurg” yani otuz kuş, aslında bir bilinç aydınlanması yaşamışlardır. Yani aradıklarının aslında kendileri veya kendilerinde olduğunu idrak etmişlerdir. Bu durum, analojik olarak kendi iç dünyasında yolculuk yaparak Hak ve hakikati arayan sâlikin Hakk’ı müşahede etmeye başlamasıdır. Kendi irade ve benliğinden sıyrılan âşığın iradesi, Sevgili’nin iradesi ile dolar. Böylece konuşan âşık değil, Sevgili’dir. “Sîmurg u ankâ” şeklindeki kullanımı ile ankâ kuşuyla anılmış ve bu tamlama zamanla “Zümrüd-i ankâ” şekline dönüşmüştür. Oysaki bu iki kuş farklı kuşlardır. Ankâ ise boynu uzun bir kuş olduğu için bu adı almıştır. Hakkında değişik rivayetler anlatılmakla birlikte, Kafdağı’nda yaşaması ve kanaatin sembolü olması yönüyle ön plana çıkmaktadır. Kaknüs (feliks) ise kendi küllerinden yeniden doğan kuştur. Bu da tasavvuftaki “Ölmeden önce ölmek.” ve “Her dem yeniden doğmak.” düsturlarıyla benzerlikler göstermektedir. Çünkü aşk, her daim yeniden doğmaktır. Hümâ kuşu ise gelenekte “devlet kuşu” olarak da bilinen kuştur. Çok yücelerden uçar ve gölgesi yere düşmezmiş. Buna rağmen gölgesi her kimin üzerine düşerse talih, ikbal, baht onun olurmuş…13

Kuşların padişahı Sîmurg’u bulmak üzere zahmetli bir yolculuğa girişmiş otuz kuş, sonunda kendilerinin Sîmurg (sîmurg=otuz kuş) olduğunu anlar. Bu, tasavvuf edebiyatında ruhla ilahî zâtın özdeşliği tecrübesini olağanüstü bir şekilde ifâde eden en ustalıklı cinastır. Kur’ân-ı Kerîm’de, birçok sûrede adı geçen Süleyman (a.s.) bir peygamberdir. Kendisine çok bilgi ve üstünlük verildiği, kuşların, hayvanların, hatta karıncaların dilinden anladığı zikredilir. Rüzgârların, şeytanların, cinlerin, devlerin onun emrinde olduğundan bahsedilir. Bu eserlere verilen Mantıku’t-tayr ismi Kur’ânı Kerîm’de gizli bir dilde can kuşları ile konuşabilen Süleyman Peygamber’e atfen verilmiş bir isimdir. Ayette şöyle bildirilmektedir:

“Süleyman Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuşdili öğretildi ve bize her şeyden verildi…”14

Aşkla Sevgilide Fânî Olmak

Attâr’ın kitabına da isim olarak koyduğu hikâyenin eserdeki anlatımı kısaca şu şekildedir:

“Kuşlar Çin semasında uçarken kendisinden düşen bir tüyünden yaratıldıkları kralları Sîmurg’a ulaşmak istemektedirler. Bir araya toplanıp, ‘Bu zamanda hiçbir ülke padişahsız değil!.. Bundan böyle bizim de padişahsız kalmamamız lâzım. Padişahsız ülkede nizâm, intizâm olmaz. Kendimize bir padişah seçelim.’ derler.

Bu sırada Hüdhüd gelir ve kendisinin Süleyman Peygamber’in mahremi ve postacısı olduğunu söyleyip, ‘Sizin zâten bir padişahınız var ama haberiniz yok. O bize bizden yakın da biz ondan uzağız, daima padişah odur. Adı Sîmurg’dur, binlerce zulmet ve nûr perdeleri ardındadır. Gelin onu arayıp bulalım.’ der.

Kuşlar çeşitli bahaneler ileri sürerek bu işe girişmekten kaçınsalar da Hüdhüd onları ikna eder ve hep beraber Hüdhüd’ü kendilerine rehber edinerek yola düşerler. Yolda hepsi yorgun ve bitkin bir hâle gelir, birer ikişer itiraz etmeye başlarlar. Hüdhüd bıkmadan, usanmadan, yorulmadan her itiraza cevap verir ve önlerinde, istek, aşk, ma’rifet, istiğnâ, tevhîd, hayret ve fakr u fenâ adları verilen yedi vadi daha bulunduğunu, ancak bunları aştıktan sonra Sîmurg’a ulaşacaklarını söyler. Kuşlar tekrar gayrete gelip yollara düşerler. Fakat kuşların kimiyollardaki hicaplarda kalır, kimi yem isteğiyle bir yere dalar, kimi aç susuz can verir. Nihayet yüzlerce kuştan sadece otuz kuş bu vadileri aşabilir. Bunlar Sîmurg’u sorarlar. Tam bu sırada bir haberci gelip, Sîmurg’u istediklerini anlayınca önlerine birer kâğıt parçasını koyup okumalarını söyler. Okudukları zaman bütün yaptıklarının bu kâğıtlarda yazılmış olduğunu görüp şaşarlar. Bu sırada Sîmurg da tecellî eder. Fakat tecellî edenin kendileri olduğunu ve kendilerinin Sîmurg’dan, yani mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp büsbütün hayrete düşerler. Sîmurg’dan ses gelir: ‘Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş olarak göründünüz. Daha fazla ya da daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Burası bir aynadır!’

Hâsılı, bu makamda hepsi Sîmurg’da fanî olurlar. Artık ne yol kalır, ne yolcu, ne de kılavuz!”15

Aşk Yolunun Makamlarına Ulaşmak

Afîfî bu hikâyeyi şu şekilde yorumlamaktadır: “Kuşlar beşerî nefislerdir, Sîmurg Hak’tır. Vadiler ise, tasavvufî yolun makamlarıdır. Kuşlar, hissî vadiler veya maddî bir yerden geçmediler. Bilakis yolculukları, mânevî vadilerde gerçekleşen ‘bâtınî bir sefer’den ibaretti. Orada nefsin garîb ve acâib hâllerini karanlık ve nûrunu, bu dünyaya ve Allah sevgisine taalluk eden durumlarını müşâhede ettiler. Son vadiye ulaştıklarında ise, saflaşıp temizlendikleri için, perdeler kalktı.

Artık, karşılarında üzerinde cemâl-i ilâhînin yansıdığı bir ayna vardı. Aynaya baktıklarında aslında kendi zâtlarından başka bir şey olmayan matlupları Sîmurg’u görmüşlerdi.”

Attâr’ın kuşların geçtiği vadileri tavsîfine bakılırsa, her birisinin rûhî işlevleri, tertip ve âdetleri açısından farklılık arz etse de tasavvufî makamlarla büyük benzerliği olduğu görülür.

Hz. Mevlâna da şunları söyler: “Aklını başına al da, işini ona göre yap. Doğruluktan ayrılma. Çünkü Süleyman yaşamaktadır. Yok, eğer sen şeytan isen, onun kılıcı keskincedir.’

Burada Hz. Mevlâna, ‘Süleyman yaşamaktadır.” ifadesiyle mânâ Süleyman‘ını yani, insan-ı kâmili kastetmektedir. ‘Ey cebrî inancında olan kişi, aklını başına al da, insan isen iman yolunu seç. Sünnet yolunda yürü. Eğer şeytan isen mânâ Süleyman’ının kılıcından kurtulamazsın’ demek istemektedir. Çünkü mânâ Süleyman’ı, yani insan-ı kâmil her devirde diridir.16 Hulûsi Efendi Hazretleri de bunu şöyle ifade buyurur:

Sendedir hükm-i Süleymân hâtemin

Sendedir âb-ı hayât ayn-ı demin17

Sonuç olarak ifâde etmek gerekirse, sûfî, ilâhî sevginin zevkini ve bu tecelli neticesinde ontolojik hakîkatlerin mânâlarını da idrak eder.18

Dipnot

1.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî,
(Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara,
2006, s. 12.
2.    Ali Bektaş, Dört Kapı, Nefes Yayınları, İstanbul, 2017, ss. 15-25.
3.    Ateş, Divan, s. 244.
4.    Ateş, Divan, s. 88.
5.    Osman Türer, “Hürriyet Kavramının Tasavvufi Boyutu”, Ekev Akademi Dergisi, c. 1, sy. 2 (Mayıs 1998), s.88.
6.    Süleyman Ateş, İslam Tasavvufu, Yeni Ufuklar Neşriyat, İst., 1992, s. 285.
7.    Ateş, Divan, s. 105.
8.    Ateş, Divan, s. 264.
9.    Ateş, Divan, s. 226.
10.    Ateş, Divan, s. 152.
11.    Türer, a.g.m., s. 90.
12.    Onay, A. Talat, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996, s. 299.
13.    Ali Yıldırım, “Mevlânâ’nın Eserlerinde Kuş Sembolizmi”, Akra Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi. Tuzla Belediyesi Kültür Yayınları, Sayı 6, Mayıs 2015. ss235-247.
14.    27/Neml, 16.
15.    Sâfi Arpaguş, “Tasavvufta Mantıku’t-tayr, Mevlânâ’da Hz. Süleyman ve Kuşdili Tasavvuru”, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 29 (2005/2), ss.121-135, s. 127-128)
16.    Şefik Can, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, V-VI, s. 257.
17.    Ateş, Divan, s. 157.
18.    Arpaguş, a.g.m., s. 135.

Sayfayı Paylaş