SADECE NEFSİNİ DÜŞÜNME HASTALIĞI

SADECE NEFSİNİ DÜŞÜNME HASTALIĞI

Yüce dinimiz İslâm mü’minlerden hayatlarını fedakârlık üzerine kurmalarını ister. Başkalarını da düşünmelerini, hayatlarında onlara da yer açmalarını talep eder. Bunu talep etmekle kalmaz, hayra sevk eden yolları da hazırlar. Meselâ cemâatle namazı teşvik eder. Çünkü mü’min diğer kardeşleriyle birlikte namazı edâ ettiğinde, onlarla bir araya gelip kaynaştığında, beraber yaşamayı, sevmeyi, paylaşmayı, dertleşmeyi, gönlü açmayı ve fedakârlık yapmayı öğrenir.

Son din, namazın dışında da mü’minlerin bir arada olmalarını, dayanışma içinde yaşamalarını, birbirlerinden kopmamalarını ister. Bunu gerçekleştirenler, emri yerine getirmenin meyvelerini hayatlarındayken toplamaya başlarlar. Nitekim hepimizin göreceği gibi, bir topluluk ve hareket içinde bulunan insanların fedakârlık, diğergamlık/başkalarını kendisine tercih etme ve yardımseverlik duyguları diğer mü’minlere göre çok daha fazladır. Çünkü güzel insanlarla bir arada duran kişi, hem karşısındakini müsbet yönde etkiler hem de kendisi o ortamdan etkilenir, paylaşımı öğrenir; yakınında bulunan insanların sorunlarını bildiğinden dolayı da onlara yardımcı olmak ister. Böylece merhamet duygusu güçlenir. Karşılıklı etkileşimle insanın ahlâkı her geçen gün daha iyiye gider. Kötü alışkanlıklarını yavaş yavaş terkeder. İmanından aldığı lezzet her gün artar. Ancak kişi İslâm’ı Müslümanlardan kopuk bir şekilde kendi başına yaşamaya gayret ederse, toplumu dönüştüremez. Bilakis toplum yavaş yavaş onu kendisine benzetir. Bir müddet sonra da toplumdan biri olur çıkar. Bu yüzden, adı ne olursa olsun, birlikte hareket etme kardeşliği insanın İslâmî değerleri korumasına yardımcı olur.

Kişinin İslâm’ı kendi başına yaşamaya çalışması ve kalbini müsbet yönde etkileyecek güzel insanlardan uzak tutmasının ardından nefsine yenik düşeceği hususların başında egoizm gelir. Egoizm, insanın sadece kendisini düşünmesi, başkalarını ve onların haklarını önemsememesidir. Bu hastalığın temel sebebi mü’minlerle kaynaşmamaktır, kendi başına kalmaktır, hayatın merkezine nefsini oturtmaktır.

Egoist Sorumluluklardan Kaçar

Sadece kendisini düşünen insan en başta Rabb’ine karşı bencillik sergiler; O’na karşı olan sorumluluklarını edâ etmekten kaçınır; keyfini ve rahatını bozmak istemez; sanki dünya sadece onun için yaratılmıştır; nefsinin buyruklarına boyun eğer; arzularını Rabb’inin önüne alır. Hayatının bütün sorunları da zaten bu noktada başlar. Çünkü Allah ona hem yaratıcısına hem de çevresindekilere karşı sorumluluklar yüklemiştir. Kul bütün bu görevlerden kaçınarak Allah’a karşı bir dikleniş sergilemiş olur. Dolayısıyla bencillikte bir kibir ve enâniyet, böbürlenme vardır. Kendisine soracak olsak, böyle bir düşüncesi olmadığını söyleyebilir, ancak yaşantısı sözlerini yalanlamaktadır.

Mütekebbir, nefsi azmış insanı sahip oldukları gururlandırır ve kendi kendine yeteceğini düşünür. Herkese yukarıdan bakar. Oysa bugün sahip olduklarının yarın elinden uçuvermeyeceğinin garantisi yoktur. Çok zengin olabilir, ancak birden fakir duruma düşebilir veya sağlığı son derece yerinde olmasına rağmen bir inme ile felç olabilir. Nitekim hepimizin etrafında, iç organlarından birinin iflas ettiği anlaşılan ve çok fazla yaşamayan nice kişi vardır. Bu durumda, insanın sahip olduğu için gururlandıklarının devamlı olarak elinde kalacağının garantisi olmadığı anlaşılmaktadır. Her şey bir saniyede tersine dönebilir. Buna rağmen, sahip olduklarının kendisine yeteceğini düşünen çok insan görürüz etrafımızda. Müthiş gururludurlar. Lakin ellerindeki o imkân veya sağlık nimeti gidince, birden öyle bir çökerler ki, önceki hallerinden eser kalmaz. İlk kez görüyor olsanız, “Ne kadar mütevâzı bir insan.” diyeceğiniz kadar alçakgönüllü oluverirler. Rabb’imizin de beyan ettiği üzere, “gerçekten insan bencil ve huysuz yaratılmıştır.”1

Egoistin Allah’a Güveni Yoktur

Sadece nefsini düşünen insanın Allah’a olan güveni sorunludur; Rabb’inin yapmasını veya kaçınmasını istediği buyrukları yerine getirmekte zorlanır. Hâlbuki gereğini yaptığında, sonucu kâr olarak yine ona dönecektir. Ancak inancında problem olduğundan emri yerine getirmekte zorlanır. Meselâ durumu iyi olmasına rağmen zekâtını vermez veya verirken çok zorlanır hatta malının en kötüsünden verir. Ona zekât vermesini emreden Allah’ın esasında onun kötülüğünü istemediğini, verdiği zekâtın faydasının başta kendisi olmak üzere yine topluma döneceğini düşünmez. Kaldı ki Allah zekâtı verilen malın artacağını beyan etmektedir: “Siz hayra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”2 “Allah sadakaları bereketlendirir.”3 “Allah’a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının, buyruklarını dinleyin, itâat edin; kendinizin iyiliğine olarak mallarınızdan sarf edin; nefsinin tamahkârlığından korunan kimseler, işte onlar saâdete erenlerdir.”4 Rabb’imizin bu fermanları dururken insanın zekât vermekten kaçınması, malının eksileceğini düşünmesi ve tanımadığı bir kişiye alın teriyle kazandığının bir miktarını hem de karşılık almaksızın vermeyi içine sindirememesi, Rabb’iyle olan ilişkisinde ciddî bir sorun olduğunu gösterir. Öyle ya, hem Allah’ı Rabb’i olarak kabul ediyor hem de onun emrine uymakta direniyor. Demek ki, bencilliği kulluğunun önüne geçmiştir. Bu durumda Allah’ın sevdiği bir Müslümandan olduğundan bahsetmek mümkün olmamaktadır.

Egoist Başkalarının Hakkına Uymaz

İnsan kendi nefsini, isteklerini ve menfaatlerini her şeyin önüne koyduğu zaman, geride ne Allah rızâsını gözetmek kalır, ne de kul hakkına riâyet etmek. Böyle olunca da sağa sola fazla dikkat etmeden hep şahsî isteklerini her şeyin önünde tutar; kendince açıkgözlük yaparak başkalarının hakkını yemekten kaçınmaz. İnsanların beklediği bir sıraya bir yerinden kaynak yaparak işini bir an önce halletmeye çalışır. Su ve elektrik giderlerini ödememek için kendince yöntemler geliştirir. Toplu ulaşım araçlarında ücreti ödememeye çabalar. Ama düşünmez ki, bunu yaptığında yetmiş sekiz milyonluk bir insan kitlesinin hakkına tecâvüz etmektedir. Âhirette insanın karşısında milyonlarca insanın hasım olarak çıkması kadar kötü ne olabilir? Sadece kendisini düşünen bu insan, kul hakkı hususunda da iman zaafiyeti yaşamaktadır. Bencilliğin zirvesindedir. Böyle olmasa bu yollara tevessül edebilir miydi? Demek ki, Allah’tan korkmamaktadır.

Egoistlik İbadetlerde Bile Olur

Sadece kendini düşünme hastalığı hayatımızın öyle alanlarına sirâyet etmiştir ki, ibadetlerimizde bile bunu görürüz. Öyle ki insanlar, en önemli ibadetlerden ve aynı zamanda en büyük imtihanlardan biri olan hacdan, pek çok kul hakkını da yüklenmiş olarak geri dönerler. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.)’in de beyan ettiği üzere, hac ibadeti, insanları annelerinden doğdukları gün gibi tertemiz yapan bir ibadettir. Ancak hacıların ellerini Hacer-i Esved’e sürebilmek uğruna birbirlerini nasıl ittiklerini, tam yaklaştım derken gelen iri yapılı kalabalık bir gurubun iteklemesiyle kendilerini nasıl çok uzakta bulduğunu, hac ve umre ibadetine gidenler çok iyi bilirler. Aynı şekilde cemrelerde taşları atarken de benzer durumlar yaşanır. Hâlbuki biz oraya sırf Allah rızasını tahsil etmek ve kulluğumuzu daha da güzelleştirmek için gidiyoruz. Ama bir türlü bırakılamayan bencillik, Allah’ın evinin tam dibinde bile bir takım yanlışlar yaptırır. Hac döneminde neredeyse her alanın çöplerle dolmasını da başka neyle izah edebilirsiniz? Karnını doyuranın çöpü oracığa bırakması, sadece kendisini düşünmesinin en bâriz göstergesidir. Aynı durum cemâatin kalabalık olduğu cami çıkışlarındaki izdihamlarda da kendisini gösterir. Trafikte hak hukuk tanımadan açıkgözlük yapmaya çalışmak neyse bunların da bir farkı yoktur.

Vazifelerimiz

Sorumluluğumuzun bilincinde olması gereken bizler, etrafımızda olup biten her olumsuzlukta, bir nebze de olsa payımız olmasından korkmalıyız. Bu sebeple, bencilleşen toplum karşısında, etrafımızdakilere karşı bir görevimiz olduğunu düşünmeliyiz.

Bu sebeple, önce kendi kalbimizde başkalarına yer açalım, nefsimize rağmen diğer mü’minleri gözetelim, “Rabbenâ hep bana!” demeyelim. Komşularımıza bir tabak yemek göndermeyi önemsiz görmeyelim. Sorunlarıyla ilgilenmeyi gereksiz yük saymayalım. Sonra da çocuklarımıza, arkadaşlarına ikram etmeyi, ellerindekini bölüşmeyi, cömert olmayı, yardımseverliği öğretelim. Evladımız arkadaşlarına kendince bir şeyler ısmarladığında onu takdir edip teşvik edelim. “Paranı başkalarına niçin yediriyorsun?” diye kızmayalım. Paylaşmayı hayatımızın bir parçası yapalım ve kul hakkından kaçınalım.

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    70/Meâric, 19.
2.    34/Sebe’, 39.
3.    2/Bakara, 276.
4.    64/Tegâbun, 16.

Sayfayı Paylaş