İMÂM-I RABBÂNÎ AHMED SİRHİNDÎ (K.S.)

İMÂM-I RABBÂNÎ AHMED SİRHİNDÎ (K.S.)

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK

İmâm-ı Rabbânî lakabıyla tanınan Ahmed Sirhindî (k.s.), Şevval 971/Mayıs 1564’te babası Abdulahad b. Zeynelabidin’in yaşadığı Hindistan’ın Sirhind kasabasında doğdu. İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’nin soyu Abdullah b. Ömer vasıtasıyla Hz. Ömer(r.a.)’e dayandırılmakta ve bu sebeple Farukî nisbetiyle anılmaktadır.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.), Müceddid-i Elf-i Sani/İkinci bin yılın yenileyicisi lakabı ile de anılmaktadır. Sirhindî (k.s.), kendisinin bin yıl müceddidi olduğuna dair görüşünü oğlu Muhammed Masum‘a yazdığı diğer bir mektubunda daha açık bir şekilde ortaya koymuştur: “Yaratılışımın maksadı olan bin yılın mesuliyetinin ortaya çıktığını ve cevaba yaklaşıldığını anladım. Beni iki deniz arasında sıla ve iki cemaatin arasında ıslahçı kılan Allah (cc)’a hamd olsun.”

İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’nin babası Abdulahad, dönemin âlimlerinden Abdulkuddüs ve onun oğlu Rükneddin gibi üstatlardan zâhirî ilimleri tahsil etti. İlim tahsilinde çok gayretli olmasında hocasının şu nasihatini kendine düstur edindiğini belirtmektedir:

“Bize muhalif ve bizi üzecek bir iş yapma. Benim gibi bir ağı tuzağından kaçırma. Eline alışan kuşun elinde bir huyu vardır. Vallahi onun uçup gitmesi bu fakirin elinde değildir. O, bu sahranın sıcağını soğuğunu görmedi. Onu sıkı tutmak lazımdır. Allahu Teâlâ’nın âdeti şöyledir ki, en aziz bir vasıtayı ve ona tazimi nihayetsiz feyzine varis eyler. İlim deryasında balık gibi yüz, bir kenardan diğer kenara geç, sonra yine bize gel ve bu yola bel bağla ki, velîlik ilimsiz pek tatlı olmaz.”

Ahmed (İmâm-ı Rabbânî (k.s.)), Abdulahad’ın yedi erkek çocuğunun yaş sırasına göre dördüncüsüydü. O, küçük yaşta babasının gözetiminde hâfızlığını tamamladı ve İslâmî ilimlere dair ilk dersleri aldı. Babasının gözetiminde bir yandan zâhirî ilimlerde tahsilini sürdürürken diğer yandan Kadiriyye ve Çiştiyye usûlüne göre tasavvuf eğitimini tamamladı.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) ilim tahsili için Siyalkut’a gitti ve orada Şeyh Yakub Keşmirî’den hadis, Kadı Behlül Bedahşanî’den tefsir, Mevlânâ Kemâl Keşmirî’den aklî ilimleri tahsil etti. Ayrıca Kübrevî şeyhi olan hocası Yakub Keşmirî’den bu tarikatin usûlüne uygun tasavvufî eğitim aldı. Bu süre zarfında tanıştığı âlimlerden biri olan Ebu’l-Fazl’ın peygamberlik müessesesinden şüpheye düşüren görüşlerini red mahiyetinde İsbâtü’n-nübüvve’yi ve daha sonra Şiî âlimlerden bazılarının ortaya attığı fikirleri reddetmek üzere Redd-i Revâfız’ı yazdı.

Sirhindî, Müslümanların inancı açısından dönemin Babür hükümdarı Celâleddin Ekber Şah’ın Din-i İlâhî fikrini ortaya atmasını çok tehlikeli bir uygulama olarak kabul etmektedir. Din-i İlâhî, Ekber Şah tarafından 989/1581’de resmen ilan edilmiştir. Bu din anlayışı, genel olarak aklı esas alıp, şehvet düşkünlüğünü, hırsı, yalancılığı, iftirayı, güveni kötüye kullanmayı ve baskıyı yasaklamayı içermektedir. Din-i İlâhî bu görünüşüyle, İslâm, Yahudilik, Hıristiyanlık, Zerdüştlük, Jainizm, Hinduizm ve Budizm dinlerinin kurallarından seçmelerle oluşturulmuş bir ahlâkî anlayışı andırmaktadır. Din-i İlâhî anlayışında, Ekber kendisini Allah’ın halifesi olarak adlandırır.

Ancak bu anlayış, Ekber’in kendi etrafındaki bazı ulema grubu dışındaki kimselerden pek rağbet görmemiştir. Hatta bazı uygulamalar göz önüne alındığında, Ekber’in kendisinin de Din-i İlâhî’yi pek ciddiye almamış olduğu görünmektedir. Muhtemelen, onu kendisine bir payanda olarak görmüştür. Çünkü Ekber, baskıyı yasakladığını iddia eden Din-i İlâhî’sine rağmen, birçok insana baskı yapmış ve haksız bir şekilde cezalandırmıştır.

Ekber, yukarıda sözü edilen dinî anlayışına uygun bir şekilde yeni ibadetler ve meditasyonlar geliştirmiştir. Bu eylemlerin vakitleri olarak da, güneşin doğuşu, öğlen, güneşin batışı ve gece yarısı seçilmiştir. Ekber’in bu seçimlerinde İslâm ve Zerdüştlük’ün tesirleri görülmektedir. Dinî meselelerin tartışılması için, 983/1575’te inşa ettirdiği binayı da “İbâdethâne” olarak tahsis etmiştir. Burası daha önce İslâm âlimleri, Mecûsî, Hindu, Budist temsilcilerin ve bazı üst düzey saray mensuplarının katılımıyla dinî, siyasî ve sosyal konuların derinlemesine tartışıldığı bir yerdi.

Ekber, Müslüman halkı ortaya attığı bu din anlayışını kabul etmeğe zorlamak için camilerin birçoğunu yıktırmış, ya da din dışı başka amaçlar için kullanılmasına müsaade etmiştir. Yine, İslâm’ın beş temel esasından biri olan zekâtı kaldırdığını ilan etmiş ve hacca gitmeyi yasaklamıştır.

Ortaya atılan bu din anlayışı, o bölgede yaşayan birçok dindarın tepkisine neden olmuştur. Bunların en etkin olanlarından biri de dinî emirlere ve yasaklara sıkı bir şekilde bağlanmayı esas alan, Ahmed-i Sirhindî’nin öncülük ettiği Nakşbendîler’dir. Sirhindî‘ye göre, Ekber’in bu girişimi Müslümanların inancı açısından çok tehlikelidir. Çünkü onun nazarında; Ekber, bu yeni din anlayışı doğrultusunda Hinduizm ve onu benimseyen Hindularla uzlaşmıştır. Sözü edilen uzlaşma, Sinhindî tarafından Müslümanların siyasî, sosyal ve özellikle dinî konumları açısından tehlikeli bir eylem olarak değerlendirilmiştir. Bu sebeple Sirhindî, Müslüman halkın inancını böyle bir tehlikeden korumak için, onları uyanık ve dikkatli olmaya davet eden mektuplar yazdı. Sirhindî, Ekber ve yandaşlarıyla gerçekleştirdiği bu mücadelenin bazı aşamalarında sıkıntılı durumlara düşürüldü. Ancak yaptıklarının gerekli faaliyetler olduğuna inanan Sirhindî, kendisine yapılan bütün baskılara ve çektiği sıkıntılara rağmen çalışmalarından vazgeçmedi. Çünkü ona göre âlimin görevlerinden biri de devlet başkanına doğruları telkin etmektir.

Sirhindî, dönemin âlimlerini Ekber’in anlayışına ve uygulamalarına karşı birlikte mücadele etmeye davet etti. Söz konusu bağlamda Şiî âlimlerine de mektuplar gönderip çağrı yaparak onların ataları olan Ehl-i Beyt’in anlayışını benimseyip böyle saplantılara kapılmamalarını istedi. Hatta o ortaya çıkan ifsada karşı birlikte mücadele etmeleri gerektiğini belirterek bunun atalarından kalan mânevî mirasın onlara yüklediği bir görev olduğunu vurgulamaktadır.

Sirhindî, Ekber’in 1014/1605’te dizanteri hastalığına yakalanarak ölümünden sonra, onun yerine tahta geçen oğlu Selim Cihangir Şah’la iktidara gelmeden önce oluşturduğu diyaloğunu sürdürmüştür. Cihangir, Müslümanlar açısından dinî konularda babasına göre daha ılımlı bir siyaset izlemiştir. Âlimleri, seyyidleri ve fakirleri korumaya yönelik bir takım faaliyetler gerçekleştirmiştir. Bu sebeple İmâm-ı Rabbânî (k.s.) bir mektubunda Cihangir’den “Müslümanların padişahı” olarak bahsederek onu övmektedir.

Cihangir‘in iktidarının ilk dönemlerinde saray yönetimi ve İmâm-ı Rabbânî (k.s.) gibi düşünen âlimler arasında karşılıklı sıcak ilişkiler oluşturuldu. Sirhindî, bu sıcak ilişkiler sayesinde bazı müridlerinin sarayda çeşitli alanlarda danışman olmasını sağladı. Fakat daha sonra bir takım nedenlerden dolayı bu sıcaklığın yerini adeta soğuk savaş almıştır. Cihangir ile Sirhindî arasında ortaya çıkan bu soğukluk ya da karşılıklı ithamlara, sultanın Nur Cihan adlı Şiî hanımı vasıtasıyla sarayda kendilerine yer edinmeye çalışan Şiîlerin neden olduğu ifade edilmektedir. Zamanla bazı zevatın fesat iğvalarına kulak asan Cihangir, İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’yi bazı ithamlar nedeniyle sorgulayarak Govaliyar kalesindeki hapishaneye gönderdi. Onun hapsi yaklaşık bir yıl sürdü.

Sirhindî, onu seven bazı kişilerin saray nezdindeki çeşitli girişimlerinin neticesinde 1029/1620’de serbest bırakıldı. Cihangir, bu girişimlerin devamı mahiyetinde Sirhindî’ye haber göndererek aralarında barış ortamını oluşturmak ve bir anlaşma tesis etmek istediğini bildirdi. Sirhindî, belli bir süre konuyu müzakere edip samimi olduğunu anlayınca onunla belli prensiplere dayalı bir anlaşma yaptı.

İki taraf arasında yapılan bu anlaşmadan sonra Sirhindî, Cihangir’in sarayında dinî konularda bir danışman olarak bulundu. Yaklaşık bir yıl kadar devam eden bu süreçte Sirhindî, hükümdar Cihangir ile “aklın sınırlılığı”, “ahiret inancı”, “sevap ve ceza”, “peygamberliğin sona ermesi” ve “tecdîd ve müceddidlik” konularında bazı yararlı sohbetler yaptı.

Babasının vefatından sonra 1008/1599’da hacca gitmek üzere yola çıktı. Delhi’ye gitti ve burada arkadaşı Hasan Keşmirî’nin tavsiyesiyle Muhammed Bâkî Billâh’la tanıştı ve ona intisap etti. İmâm-ı Rabbânî (k.s.), şeyhinin kendisine ilk olarak ism-i zât zikrini telkin ve ona teveccüh ettiğini belirtmektedir.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.), Delhi’den ayrıldıktan sonra sülûk hayatında elde ettiği tecrübeleri mektupları vasıtasıyla şeyhiyle paylaştı. Bu durum hem yaşanılan tasavvufî tecrübelerinin açıklanmasına (genellikle yaşanılan kişisel tecrübeler aktarılmamaktadır) hem de söz konusu tecrübelerin mektuplar vasıtasıyla müridlere ulaştırılarak onların sülûklarının geliştirilmesine bir örnek teşkil etmektedir.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.), 8 Safer 1034/20 Kasım 1624’te vefat etti ve Sirhind’de defnedildi.

Eserleri; Mektûbât, Ma’ârif-i Ledünniyye, Redd-i Revâfız, İsbâtü’n-nübüvve, Mükâşefât-ı Gaybiyye, Mebde ü Me’âd, Risale-i Tehliliyye, Ta’likatber Şerh-i Rubâiyyât-ı Hâce Bâkî Billâh.

Sirhindî, dinî hayata ilişkin görüşlerini ve tavsiyelerini sunarken genellikle çekirdekten dışa veya usûlden füru’a doğru giden bir yol takip etmiştir. Çünkü ona göre, asıl olmadan füru’un bir kıymeti yoktur.

Sirhindî, Nakşbendiyye ekolüne ait bazı eylem ve düşünceleri yeniden yorumlayarak geliştirdi. Sirhindî’ye göre, Müslüman bir kişinin dinî hayatında esas olan İslâmî hükümlere uymaktır. Sûfî, her halde ve vakitte bu hükümlere uymakla yükümlüdür. Çünkü insanlar kıyamet günü tasavvuftan değil, şer’î hükümlere uyup uymadıklarından sorumlu tutulacaklardır.

Sirhindî, dinin özüne ilave edilen veya ondan eksiltilen her şeyi bid’at olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla ona göre bid’atlarin iyisi veya kötüsü -bazılarının savunduğu gibi- olmaz. Bilakis bid’atlarin hepsi kötüdür. Çünkü her bid’at Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir sünnetini ortadan kaldırır.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.), vahdet-i vücûd anlayışıyla ortaya konulan düşüncenin, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve diğer Allah elçilerinin tebliğ ettikleri tevhîdi yansıtmadığını söylemektedir. Hatta İmâm-ı Rabbânî (k.s.), vahdet-i vücûd anlayışını savunanların bazı Kur’an-ı Kerim âyetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yanlış yorumladıklarını iddia etmektedir.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.)‘ye göre, vahdet-i vücûd anlayışı İslam’ın temel ilkeleriyle çelişmektedir. Mesela, vahdet-i vücûd anlayışını savunanlar, âlem ile Allah’ı özdeşleştirerek putperestliği teyid etmektedirler. Çünkü onların Allahu âlem anlayışına göre, kişi herhangi bir şeye ibadet etmekle, Allah’ın bir tezahürüne ibadet etmiş olacaktır. Bu putperestlerin inandığı anlayışı çağrıştırmaktadır. Hâlbuki vahye göre Allah âlemden bağımsızdır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz Allah, âlemlerden yücedir.” buyrulmaktadır.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’ye göre tarikatın esaslarından biri olan zikr-i hafî/sessiz yapılır ve iki şekilde gerçekleştirilir: Birincisi ism-i zât zikri, ikincisi nefy ve isbât zikridir. Bu zikir usûlü esasen ondan önceki Nakşbendî şeyhlerinden tevarüs etmiştir. Önce ism-i zât (Allah ismi) zikri dil damağa yapıştırılıp kalpten başlayarak letâiften her birinin gereği yapılarak icra edilir. Belli bir aşamaya gelince nefy u isbât (lâ ilâhe illâ’llâh) zikrine geçilir. Bu zikir yapılırken nefes tutularak letâifin durumuna göre hareketler düzenlenir.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’nin dikkat çektiği bir husus da amellerde ruhsatın değil azimetin tercih edilmesidir. Ona göre azimet, hem yasaklanan şeylerden kaçınma hem de mübah olan şeylerin çok fazla kullanılmasından ve yapılmasından sakınmayı kapsamaktadır. Fakat ruhsat sadece kişinin yasak olan şeyleri yapmaması ve mubahlık sınırını geniş tutmasıdır.

Sirhindî’nin tarikat esaslarından biri de müridin mürşidine samimiyetle bağlanmasıdır. Bu müridin sevgi bağı vasıtasıyla mürşidinin rengine boyanması (insibağ) ve bu vesileyle onun ışığının yansıtılması (in’ikâs) süreciyle gerçekleştirilir.

Dipnot

1.    Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 327-351. sayfalarından özetlenmiştir.

Sayfayı Paylaş