DİNDARLIK ALGISINDA DENGEYİ BOZAN UNSURLAR YANLIŞ DİNDARLIK ALGISI

DİNDARLIK ALGISINDA DENGEYİ BOZAN UNSURLAR YANLIŞ DİNDARLIK ALGISI

Gerçek ve olması gereken dengeli dindarlık, dinin hedef ve misyonuna uygun ve dinen olması gereken boyutlarıyla kabul edilip yaşanması olduğu halde, zaman zaman dindarlık algısında ve tezâhürlerinde dengeyi bozan bazı aksaklıklar görülebilmektedir. Bu durum gerçek dinin olması gerektiği gibi anlaşılıp hayata geçirilmesinde, dolayısıyla da dinin hedefinin ferdî ve toplumsal hayatta gerçekleşmesinde problemlere sebep olmaktadır. Din adına hakikati yakalayamama, tefrikaya sebep olma, dengenin tutturulmasına engel olma, dine sempati duyacaklar ve onu bir umut, mutluluk kaynağı ve alternatifi görenler üzerinde olumsuz tesir bırakma, din adına şiddeti meşrû görme, dini yeniliklerin önünde engel olarak görme ve gösterme bu problemlerden bazılarıdır.

Doğru ve dengeli dindarlık anlayışının oluşmasını olumsuz yönde etkileyen başlıca sebepler arasında yanlış inanç, yanlış eğitim, parçacı anlayış, mizaç farklılıkları, psikolojik bozukluklar, yanlış görgü ve ahlak zaafı, taassup ve dinin hedef ve maksatlarını anlamamak gösterilebilir. Bunların bir kısmı ifrat bir kısmı da tefrit noktasına varmaktadır ki, her iki nokta da İslâm’ın tabiatına aykırı düşmektedir. Zira İslâm, mensuplarına ifrat ve tefritten uzak orta ve dengeli bir anlayış sunmaktadır.

Yanlış İnanç

Doğru bir dindarlık için en temel şart, dinin temelini oluşturan inanç noktasında istenen ve beklenen seviyede olmaktır. Bu da dinin “âmentüsü”nü hakkıyla ve doğu bir şekilde bilmek ve ona kalben bağlanmakla gerçekleşir. Dinî inanç noktasında sağlıklı bilgiye sahip olan bir Müslüman, dinin inanç boyutuna ait olmayan ve genel olarak “hurâfe” olarak kabul edilen yanlış ve asılsız inançlardan uzak durur. Neyin dine ait olduğunu ve neyin de dinle ilgisi olmadığını bilir ve ferdî ve sosyal hayatını buna göre sürdürür. Dindarlık algısını olumsuz yönde etkileyen unsurlar içerisinde asıl kaynaklardan uzak hurâfelere dayalı inançların önemli bir yeri vardır. İnancını hurâfe üzerine oturtanlar, çoğu zaman, dinin insana sunduğu nurlu, kolay, sâde ve yaşanabilir gerçeklerini gölgelemektedir. Sözgelimi ülkemizde türbe ziyaretinin esasları müftülüklerin ilgili yerlere astıkları ikaz ve aydınlatıcı bilgilere rağmen hâlâ yanlış şekillerde ve orada yatandan istimdâd anlayışıyla yapılmaktadır.

Yanlış Eğitim ve Parçacı Anlayış

Din inanç esasına dayanmakla birlikte inancın bilgi ile temellendirilmesi bizzat Kur’ân’ın emridir. “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.”1 meâlindeki âyet bu konuda genel bir prensip niteliği taşımaktadır. Sahih bir inanç için, esas kaynağından öğrenilmiş bilginin önemi ve kaçınılmazlığı ortadadır. Bunun için dinî bilginin ve din eğitiminin öncelikle ve mutlaka kaynağından ve bu konuda uzman kişi ve kurumlardan alınması gerekir. Mesela ülkemizde, yanlış eğitim alan insanların din algısı her zaman ciddî problemlerin kaynağı olagelmiştir. Örgün eğitimden geçmeyen ve genellikle ehil olmayan tasavvuf akımlarının etkisiyle dinî hayatını öğrenip sürdüren insanlarda bu problemler daha sık görülmektedir. Bu gibi dindarların algısında helal, haram, günah ve sevâbın farklı içerikleri bulunduğu için, aile hayatı başta olmak üzere, bu anlayış ve algının olumsuz sonuçlarına şâhit olunmaktadır. Bu şekilde bir din eğitimi alanlar, ona göre bir zihin örgüsüne sahip olduklarından ve dinin bahşettiği esnekliğe de sahip bulunmadıklarından bu durum onların ve çocuklarının sosyal, eğitim ve aile hayatlarını da olumsuz yönde etkilemektedir.

İkinci olarak da dinî eğitimde olması gereken sıranın takip edilmesi zorunludur. İslâm’ın tartışmasız hedefi güzel ahlaktır. Bunun için Kur’ân, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahlâkî üstünlüğüne ve bu yöndeki fonksiyonuna husûsî olarak vurgu yapar. “Çünkü ümmîlere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab`ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O`dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”2, “Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.”3, “Yanlarındaki Tevrat ve İncil`de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar.4 meâlindeki âyetler bu hususa işaret etmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sîret ve sünnetinde olduğu gibi, önce ahlakın öğretilip içselleştirilmesi ve ibâdetle de bunun pekiştirilmesi gerekmektedir. Aksi halde ibâdet eden, ancak ahlakî bakımdan istenen noktada olmayan amel Müslüman’ıyla karşı karşıya kalınmaktadır. Bu şekil bir anlayış, insan hakları, hayvan hakları, ekolojik dengeyi koruma sorumluluğu gibi konularda da beklenen olumlu sonuçları doğurmamaktadır. Halbuki bu, dengeli dindarlık adına İslâm’ın aslâ tasvip etmediği bir durumdur. Yani dindarlık algısında esaslı problemlerden biri, ibâdet dindarlığı ile ahlak dindarlığını bir arada yürütememek ve ahlakı hedef olmaktan çıkarmaktır. Buna göre İslâmî prensiplere parçacı değil bir bütün olarak yaklaşıp bunların her birinin dinin hedefini gerçekleştirmedeki yerini ve katkısını unutmadan eğitimi ona göre vermek, pratiği de buna göre yapmak gerekmektedir. Bu bakımdan inanç-ibâdet-ahlak bütünlüğü ve tutarlılığı büyük önem arzetmektedir. Ülkemizde ibadet dindarlığı ahlak dindarlığının hâlâ çok önündedir. Düzenli namaz kılan ve alış verişinde ve diğer sosyal münâsebetlerinde ciddî yanlışlar yapan dindarlarımız, dinin güzel yüzünün ve dürüst dindar tipinin sahne almasının önünde ciddî engel teşkil etmektedirler.

Mizaç Farklılıkları

İnsanlar yaratılıştan mizaç farklılıklarını da beraberlerinde getirirler. Bazı insanlar diğerlerine göre daha sâkin ve ağır başlı iken, bazıları heyecanlı, tez canlı ve abartı sever bir mizaca sahiptirler. Bu durum dinin algılanması ve yaşanması konusuna taşındığında bazı olumsuz tablolarla karşılaşılmaktadır. Sâkin ve olayları mâkûl sınırlarında değerlendirebilme özelliğine sahip olanlar, bir hususta din neye ne kadar değer vermişse ona o kadar değer verip makul sınırda kalabilirler. Hâlbuki aşırılık özelliği taşıyan mizaca sahip olanlar, bir konuya dinin vermediği kadar bağlayıcılık atfeder, mekruhları haram, nâfileleri farz derecesine çıkarabilirler. Dinin aslı ve hedefiyle uyuşmayan bu durum bir süre sonra bu mizaca sahip olanları marjinal hâle getirir. Bu durum sahâbe arasında da zaman zaman görülmüş, İbn Ömer ve Ebû Zer farklı mizaçları sebebiyle genelin tasvîbine mazhar olmayan görüş ve düşünceleriyle baş başa kalmışlardır. Ülkemizde özellikle kişilik problemi yaşayıp bir tasavvuf veya tarikat yoluna sığınan bazı dindarlarımız, mizaçlarındaki bu farklılıkları ve problemlerini din anlayışlarına da yansıtarak helal-haram, günah-sevap gibi konularda problem doğuracak ifade ve eylemler ortaya koymaktadırlar.

Psikolojik Bozukluklar

Problemli bir kişiliğe sahip olan bazı kimseler içlerindeki boşluğu ve tatminsizliği din ile doldurma yolunu tercih ederler. Fakat bunların kişiliklerindeki problem dinî anlayış ve yaşamlarına da yansır. Bu gibi kimseler genelde problemli ailelerde yetişmiş veya hayatlarının belli dönemlerinde ciddî travma yaşamış kimselerdir. Bunlar genelde aşırı, hoşgörüsüz ve katı bir dindarlık profili çizerler. Düşüncelerinde ve inançlarında olması gereken esneklik ve toleransı gösteremediklerinden sadece kendi anlayışlarının doğru olduğunu düşünür ve kendi dışındakileri zaman zaman tekfirle dışlama tavrı içerisine girerler. Dolayısıyla dinin toparlayıcılık, merhamet, sevgi, saygı, hoşgörü gibi temel unsurlarında istenen kaliteden uzak kalırlar.

Yanlış Görgü ve Ahlak Zaafı

Bazı kimseler ailelerinde ve çevrelerinde gördükleri bazı dindışı veya dinin ruhuna aykırı davranış ve görenekleri din adına devam ettirirler. Bunlar da dindarlık adına önemli problemleri beraberinde getirir. Mesela baba başta olmak üzere, aile büyüklerinin yanında çocuğunu kucağına almamak, sevmemek ve onunla ilgilenmemek, gelinlerin kayınbabalarıyla konuşmaması bazı kesimlerde dindarlığın ve dinî terbiyenin bir parçası olarak görülür. Hâlbuki böyle bir anlayışın dinle alakası olmadığı gibi, dini tebliğ edip öğreten Hz. Peygamber (s.a.v.)’in anlayışına da aykırıdır.

Ahlakî noktada çeşitli zaafları olan bazı kimselerin, aynı zamanda dinî pratiklerin bir kısmını da devam ettiriyor olmaları dengeli dindarlık noktasında problem oluşturmaktadır. Mesela düzenli namaz kılan, ancak alış-verişinde, borç ilişkilerinde, vaadini yerine getirme ve insanlarla olan iyi ilişkiler noktasında güvensiz bir portre çizen dindarların durumu bunun bâriz örneklerindendir. Bu gibi kimselerin dindarlığı dindarlık adına kötü örnek olduğu için, bazı insanlar nezdinde, dine teşvik etmediği gibi, dinin insanı ıslah edip olumlu davranışlar kazandırdığı noktasında ciddî kuşku ve bahâneler oluşturmaktadır. Âmiyâne ifadesiyle böylesi tavırlardan dine uzak duruşlarına bahâne çıkaranların gerekçesine “beynamaz özrü” denilse de, bu tür bir dindarlığın dindarlık adına olumsuz bir tablo oluşturduğu inkâr edilemez.

Taassup

İnsanların doğruyu bulmasının önünde duran en ciddî engellerden birisi taassuptur. Taassup anlayışının esasını, sadece kendi inandığını doğru kabul etmek, ona körü körüne inanmak, başkalarının doğrularına ise ihtimal vermeyip kulak tıkamak oluşturur. Halbuki İslâm âlimleri mensupları bakımından mezheplerin ihtilâfını mâkul ve olması gereken noktada tutabilmek için şöyle bir anlayış geliştirmişlerdir: Benim mezhebim doğru, fakat hatâya ihtimalli; karşı tarafın mezhebi yanlış, fakat doğruya ihtimalli. Bu anlayış farklı mezhep mensupları arasında en azından bir diyalog imkânı sağlamakta ve ipleri koparıp taassuba düşmeyi engellemektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.), inanç esasları noktasında insanları olabildiğince birliğe, yani tevhide davet ederken, genel prensipleri belirlemekle birlikte, hukûkî ve sosyal hayatı daha esnek bir anlayışla düzenlemiş, doğruya farklı yollarla ulaşılabileceğini fiilen göstermiştir. Taassup anlayışına saplananlar kendi mezhebi, meşrebi ve yaklaşımı dışındakileri mutlak yanlış olarak niteledikleri için, bu, dindarlık algısında ciddî dengesizlikler ve problemler oluşturmaktadır. Bunun çaresi, hakikate farklı yollarla da ulaşılabileceğini idrâk etmek ve temel esaslar dediğimiz ortak paydada olunması gereken hususlarda birlik sağlandıktan sonra farklılıkları saygıyla, anlayışla ve olgunlukla karşılamaktır.

Dipnot

Prof. Dr. Abdullah KAHRAMAN
1.    21/Enbiyâ, 7.
2.    62/Cum’a, 2.
3     68/Kalem, 4.
4.    7/A’râf, 157.

Sayfayı Paylaş