ŞAR DAĞI AYAKDAŞLARI

ŞAR DAĞI AYAKDAŞLARI

Şar Dağı Ayakdaşları, Makedonya’da doğan ve hâlen Türkiye’de tıp doktorluğu yapan Keramettin Şar’ın ilk romanı Yaz Yayınları tarafından neşredilmiştir. Şar Dağı Ayakdaşları, bir tür hatıra roman. Ayakdaş kelimesi yol arkadaşı, yoldaş anlamındadır.

Kitabın başında Aliya İzzetbegoviç’in şu sözleri yer almaktadır: “Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

Roman, etkileyici bir girişle başlıyor: “Bu hikâye savaşların terk etmediği, yeni doğmuş bir bebeğin teni gibi ıslak ve güzel kokan topraklarda geçmektedir. İnsanoğlu yediden yetmişe kenetlenip karşı dursa bile, zaman yine de çekip gider, ama geride koca bir birikmişlik bırakır. Bu hikâye, bu zamanın bir parçasıdır, birikmişlikle yüklüdür.” (s. 9)

Yazar, bir yandan farklı halkların yaşadığı bir ülkenin, Yugoslavya’nın, yakın tarihine ait dramını anlatırken bir yandan da bu halkların oluşturduğu ortak kültürü olayların akışı içerisinde tafsilatlı bir şekilde işlemeyi ihmal etmiyor. Her yazar biraz da kendini yazar. Nitekim Keramettin Şar da kendi hayatından kesitler sunuyor roman boyunca.

Mesela roman kahramanı Keram’ın ağzından, kökeni ile ilgili şunları öğreniyoruz: “Paşalar, ailesinin, akıncı, şair Yakup Paşa’nın adını, şanını taşıdığım hayalini ilk ne zaman kurdum bilmiyorum. Babamdan dinlediğime göre, dedemiz Yakup Paşa, Osmanlı Sultanı II. Bâyezid zamanında Bosna Sancak Beyi, akıncı komutanı ve iyi bir şairmiş. Bunun efsane mi, gerçek mi olduğunu hep düşünmüşümdür, çünkü bir taşın duvarda sekmesi misali, Yakup dedemin şair kimliği de bu konuları her konuşmamızda aynı şekilde yüzyıllar öncesinden sekip gelirdi…” (s. 9), “Paşalar ve abamın ataları Şare sülalesi hakkında çok az şey biliyoruz. Şare sülalesinin Konya’dan Rumeli’ye göç ettiğini, ailenin hafızlarıyla, dinî âlimleriyle ünlü olduğunu abamdan dinlemiştim. Abam, çiçek gibi açılıp serpilen detaylardan habersiz, atalarından söz ederken ‘Tek bildiğim şey, bizim sülalede hep hafızlar ve din âlimleri varmış. Konya’dan gelmişler.’ derdi.” (s. 10)

Böylece yazar, eserinde çocukluk çağından başlayarak Yugoslavya’nın yıkılışı ve diğer yaşananları hatıra ve fikrî yönü ağır basan bir roman havasında sunmaktadır. Romanda Yugoslavya’daki yönetim şekilleri, bu yönetime tâbi milletlerin nasıl bir arada tutulabildikleri ve iktidara karşı itaatleri de analiz ediliyor.

Mareşal Tito yönetimindeki Yugoslavya’da çocuklara, gençlere yazarın tabiriyle komünist politikacılar dünyevî cennetin kapılarını aralıyor, sanki kabuğundan yoksun bırakılmış yaratıklar gibi, kültüründen ve kimliğinden yoksun bırakılan milletlere veya kimliklere kendi kabuklarını veriyorlardı.

Slav, Sırp, Makedon, Arnavut ve Türk milletlerinin bir arada yaşadığı bir ülkede birlik ruhunu tesis etmek pek kolay bir şey değildi fakat bu birlik ve beraberlik duygusu çocuklara daha ilkokula başlar başlamaz biraz da askerî bir disiplinle verildiğini romanın satır aralarından öğreniyoruz. Fakat bu birlik ve beraberlik duygusundan ziyade itaat kültüründen başka bir şey değildir. “Yugoslavya bayrağı altından geçen herkes pionir (Sosyalist Yugoslavya Dönemi’nde okula başlama çağında olan çocuklara verilen ad.) oluyordu. O bayrağın altında, bayraktan süzülüp içimizi kaplayan bir gizemli güç vardı. Bayrağın öbür tarafına geçenin duruşu, bakışı değişirdi. Omuzlarına bir yük biner sorumluluğu artardı.” (s. 33)

Fakat tarihin her döneminde din, önemli bir unsur olmuştur. “Bir güvensizlik vardı milletler arasında. Bu güvensizlik, bir bakıma Müslüman Hıristiyan çatışmasının tarihsel tortularının canlılığını koruyor olmasından kaynaklanıyordu, bir bakıma ise bu sevgisizliğin ürettiği batıl inançların egemenliğinden …” (s. 52)

Bir üst akıl, üç dinin, altı milletin bir arada yaşamak zorunda olduğu Yugoslavya’da dengeleri sağlayarak idare etmek için akıllara gelmeyecek planlar uygulayabiliyordu. Mesela: “Türklerin çoğu 1. ve 2. Balkan Harbi’nden göç neticesinde Türklerin sayısında belirgin azalma olduğundan, bazı Türklerin Arnavut milliyetçiliği neticesinde Arnavutlaştığından artık Türklere baskı yapmamak lazım. Baskı yapılırsa Arnavutlara yanaşıp asimile olacaklar. Bu sefer Arnavutların sayısı artacak…” (s. 61)

Yugoslavya’da özellikle Türk ve Arnavut çocuklarının ileri gitmesi tehlike arz edebilirdi. Bu yüzden “Türk ve Arnavut çocukları para kazanabilir yaşa gelince okuldan alınırdı.” (s. 62) Bunun neticesinde ise Yugoslavya’da bırakın yönetimde söz sahibi bir Türk ya da Arnavut görmeyi yeterli sayıda ne doktor ne de öğretmenleri oluyordu. Bu yüzden roman kahramanın babası, oğlunun okumasını, büyük adam olmasını ister. Özellikle onun komünist olmaması için şöyle bir ikazda bulunur: “Komünizm ütopya dışında başka bir şey değildir. Senin bu ideoloji uğruna hayatını harcamanı istemiyorum.” (s. 114)

Mareşal Tito, Rusya’da yetişmiş, fikrî bakımdan oradan beslenmişti. Komünist Yugoslavya’nın Avrupa’nın içine sokulması önemliydi. Yugoslavya bir bakıma Truva atı gibiydi. Mareşal Tito, uyguladığı akıllı politika ile değişik halkları öyle ya da böyle bir arada tutabiliyordu. Onun ölümü ile Yugoslavya büyük bir kargaşanın içine giriyordu. Yazar, bunu şöyle dile getiriyor: “Tito’nun ölümü Yugoslavya’yı değiştiriyordu. Sanki Yugoslavya Tito sonrası hastalığa yakalanmıştı da tehlike ve endişe kokuyordu.” (s. 148)

Ve iş öyle bir noktaya geliyordu ki Yugoslavya semalarından ezan seslerini susturmak isteyen özellikle Türk eserlerinin Balkanlardan silinmesi için planlar kuran bir zihniyet yavaş yavaş kendini gösterecekti. Zulmün baş gösterdiği yerde hakiki kahramanların ortaya çıkması daha kolaydır. Nitekim böyle bir dönemde Türklerin Müslümanların cesur bir lideri kendini gösterecektir: Aliya İzzetbegoviç. “Yargılandığı komünist rejimin mahkemesinde ayağa kalkarak hâkimlere: ‘Siz önünüzü bile göremiyorsunuz, bu topraklarda gün doğacaktır. İslam iyi ve asil olmanın ifadesidir’ diyecek kadar cesur…” (s. 203) bir lider Aliya İzzetbegoviç…

Sonrasında hafızalarımızda hâlâ canlılığını koruyan Bosna-Hersek dramı…

Şar Dağı Ayakdaşları, akıcı güzel bir Türkçe ile çıkmış okurunun karşısına. Yugoslavya’daki soydaşlarımız ve dindaşlarımızla aramızdaki benzerliklerin, geleneklerin, göreneklerin canlı ve samimi bir dille anlatıldığı roman okuyucunun dimağında hüzünlü fakat güzel bir tat bırakmaktadır. Bizzat yaşanmış hadiselerin anlatımı ve gerçekliği romanın her sayfasında kendini hissettirmektedir. Keramettin Şar’ı bu ilk romanından dolayı tebrik ederiz.

Sayfayı Paylaş