MUHAMMED BÂKÎ BİLLÂH (K.S.)

MUHAMMED BÂKÎ BİLLÂH (K.S.)

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK

Muhammed Bâkî Billâh Kabilî Nakşbendî, 971/1564’te babasının Semerkand’dan gelip yerleştiği bugünkü Afganistan’ın Kabil kentinde doğdu. Babası yaşadığı bölgede güzel ahlâkı ile tanınan Kadı Abdusselâm Halacî Semerkandî, annesi ise Nakşbendiyye silsilesinden Ubeydullah Ahrâr’ın soyundan bir hanımefendidir. İlk eğitimini dönemin meşhur âlimlerinden biri olan Mevlânâ Sâdık Halvaî’den aldı. O, eğitim sürecinde oldukça edepli ve çalışkan tavrıyla hocasının takdirini kazandı. Hocasının Kabil’den Semerkand’a göç etmesiyle birlikte eğitimini tamamlamak arzusunda olan Bâkî Billâh (k.s.) da onun yanında gitti. O, daha talebelik yıllarından itibaren tasavvufî düşünce ve hayata ilgi duydu. Dünyevî meşguliyetlerden kendisini alıkoyup mütevazı ve zahidçe bir hayat sürdürmekteydi. Sürekli ibadet ve taatle mânevî yapısını geliştirmeye gayret ediyordu. Onun bu mânevî hayatı yaşama arzusu benliğini kaplayınca zâhirî ilimlere dair eğitimini yarıda bırakarak tasavvufî terbiyeye yönelmesine sebep oldu. Bâkî Billâh (k.s.)’ın zâhirî ilimleri tahsiline ara vermesine üzülen bir büyük zât ona hitaben şöyle demiştir: “Eğer Hazret-i Hâcemiz birkaç gün daha ilim mütalaası ile meşgul olup kemâl ve ikmâl sahibi olsalardı ne güzel olurdu.”

Bu sözlerden onun öğretme icazeti alma aşamasındayken ilim tahsilini bıraktığı anlaşılmaktadır. Dahası o, tasavvufî terbiyeyi o kadar derin arzuyla istiyordu ki bu uğurda artık son aşamasına geldiği ilim tahsilini bıraktı. Tasavvufî arayışlarına başlayan Bâkî Billâh (k.s.), mânevî alanda taleplerine cevap olması için çeşitli tarikatlardan kendini ispat etmiş birçok şeyhe intisap ederek onların telkinlerini tecrübe etti.

Bâkî Billâh (k.s.), tasavvufî terbiye almak üzere ilk olarak Yeseviyye şeyhlerinden Şeyh İftihar’a ve daha sonra aynı tarikatın bir başka halifesi Emir Abdullah Belhî’ye intisap etti. Adı geçen şahısların gözetiminde belli bir müddet sülûkuna devam etmesine rağmen bu konudaki kararını yeterli bulmayarak Nakşbendiyye’nin Kasânî kolu şeyhlerinden Ubeyd Kabilî’ye müracaat edip kendisine ders vermesini istedi.

Tasavvufî neşvede arayışlarını sürdüren Bâkî Billâh (k.s.), bir gece rüyasında Bahâeddîn Nakşbend’i görüp ondan feyz aldı. Daha sonra o, Ubeydullah Ahrâr’ın ruhaniyetinden aldığını belirttiği bir işaretle Keşmir, Lahor ve Mâverâünnehir bölgelerine gitti. Hatta Bâkî Billâh (k.s.)’ın tasavvufla alâkalı kafasına takılan iki sorunun cevabını ararken rüyasında gördüğü Ubeydullah Ahrâr’ın ona “Bu sorunlarını kim çözerse senin şeyhin odur.” dediği rivayet edilmektedir.

Zaten belli bir seviyede tasavvufî yapıya sahip olan Bâkî Billâh (k.s.) aradığını İmkenegî’de bulduğunu anladı. Onun, İmkenegî’nin gözetiminde üç gün üç gece halvette kaldığı ve bu yoğun tecrübeden sonra hilafet icazeti aldığı rivayet edilmektedir. Şeyhi kendisine Hint bölgesine giderek orada halkı irşad etmesini istedi. Ancak henüz kendisini bu anlamda yeterli görmediğini söyleyen Bâkî Billâh (k.s.) affını talep etti. Şeyhinin tavsiyesiyle son kararı vermek üzere o gece istihareye yattı. Rüyasında tam karşısında duran bir papağan gördü ve içinden “Bu papağan gelip elime konarsa Hint bölgesine gitmem benim için hayırlı olacak.” diye düşündü. Bu sırada papağanın gelip eline konduğunu, ağzından çıkardığı suyu onun gagasına akıttığını ve onunla konuşmaya başladığını gördü. O, gördüğü bu rüyasını şeyhine anlattı. İmkenegî, rüyada görülen bu papağanın Hint bölgesini temsil eden bir kuş olduğunu, orada Bâkî Billâh (k.s.)’ın kendisinden yüksek düzeyde bir kişinin feyz alacağını ve dolayısıyla bu görevin onun için hayırlara vesile olacağını belirterek ona şöyle dedi: “Sizin işiniz Allahu Teâlâ’nın yardımı ve bu yolun büyüklerinin ruhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizle orada sizden çok istifade edip büyük işler yapanlar gelecek.”

İmkenegî’nin bu yorumuna saygı gösterip emrini yerine getirmek üzere hareket eden Bâkî Billâh (k.s.) önce Lahor’a gitti ve oradan Delhi’ye geçerek burada bir tekke kurdu. Kısa sürede ün yapan bu tekke etrafında kalabalık halk kitleleri Nakşbendî terbiyeyi almak üzere oraya akın etti.

Bâkî Billâh (k.s.) yaklaşık iki yıl tekkesinde kendisine intisap eden müridlerini irşada devam etti. Tekkeye gelen müridlerin yemeklerini ve ekmeklerini annesi hazırlardı. Annesinin artık bu işleri yapamaz hâle geldiğini fark edince bir hizmetçi görevlendirdi. Oğlunun bu uygulamasını duyan annesi yaptığı işten haz aldığını belirterek şöyle dedi: “Bilmiyorum ne kabahat ettim ki, Allahu Teâlâ beni bu hizmetten mahrum eyledi. Yaptığım en iyi iş, o hazrete ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar.”

Annesinin bu sözlerini duyan Bâkî Billâh (k.s.), onun gönlünü hoş edecek şekilde bir müddet daha ona müsaade etti.

Bâkî Billâh (k.s.), tekkesine yoğun bir şekilde rağbet eden insanları irşad ederken hasta oldu. Hastalığı süresince tekkedeki irşad görevini halifelerinden Ahmed Sirhindî’ye verdi. Bâkî Billâh (k.s.), daha kırk yaşında iken 25 Cemaziyelahir 1012/30 Kasım 1603’te Delhi’de vefat etti ve bugün Nebi Kerim Mahallesi olarak bilinen yerde Kademgâh mevkiine defnedildi. Kademgâh, bu bölgede Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ayak bastığına inanılan bir yerdi.

Bâkî Billâh (k.s.), çok merhametli ve zarif bir kişiliğe sahipti. Dünya malına tamah etmeyi sevmeyen, kanaatkâr, zâhid ve âbid bir zâttı. Kur’an-ı Kerim okumaya, ibadetleri hakkıyla yerine getirmeye, zikre ve murakabeye çok önem verirdi. O, kendi sûfî anlayışında Kur’an-ı Kerim ve sünnete uymayı esas aldığını belirterek müridlerine bu çizgiden hiçbir zaman sapmamalarını, tasavvufî edeb ve erkâna riayet etmelerini öğütlerdi. Büyük zâtların sözlerine önem vermelerini istediği müridlerinin ilim ve irfan ehliyle arkadaş olmalarını tavsiye ederdi: “Kalbinde marifet-i ilâhî isteği olmayanla sohbet etme, arkadaşlık yapma. İlmini mevki, makam ve övünmek için vesile eden âlimlerden aslandan kaçar gibi kaçın… Cahil tarikatçılardan sakının.”

Onun kişiliği tasavvufî anlayışıyla özdeşleşmişti. Bu hâl rüyasında gördüğü Muhammed Parsa’nın ona yönelik şu öğüdünü hayat düsturu edinmesinden kaynaklanmaktaydı: “Tasavvuf yolunda ilerlemek, güzel ahlâk sahibi olmaktır. Bu büyük nimet ve saadet elde edildiği zaman asıl hedefe varılır.” Netice itibariyle ona göre genelde Müslüman ve özelde sûfî olmanın en büyük göstergesi güzel ahlâktır.

Bâkî Billâh (k.s.), az sayılabilecek bir süre zarfında şeyhlik yapmasına rağmen insanların yoğun ilgisine mazhar olup birçok mürid ve halife yetiştirmiştir. Onun rehberlik edip görev verdiği halifeleri vasıtasıyla Nakşbendîlik Müslümanların yaşadığı pek çok bölgeye yayılmıştır. Onun halifelerinden İmâm-ı Rabbânî’nin tasavvufî düşünceleri pek çok Müslüman tarafından benimsenmiş ve günümüze kadar etkisi devam etmiştir. Bugün de ülkemizde düşünceleri ve eserleriyle tanınan bir zâttır.

Bâkî Billâh (k.s.), diğer pek çok Nakşbendî şeyhi gibi İslâmî kaynaklara ve temel hükümlere bağlanmayı kendine düstur edinmişti. Özellikle Kur’an-ı Kerim okumaya, onun hükümlerine sarılmaya ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uygun bir hayatı sürdürmeye çok önem vermekteydi. Özünü Kur’an-ı Kerim’in emirleri ve sünnetin düsturları oluşturmayan bir tasavvufî hayatın vuslata erdirmede yetersiz kalacağını belirtmekteydi. Ona göre Kur’an-ı Kerim’i okumak ve onu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bakışıyla anlamak gerekir. Vera sahibi bir zât olan Bâkî Billâh (k.s.), amelî konularda fıkıh âlimlerinin eserlerine başvururdu.

Dünya malına tamah etmenin insanlara getireceği mânevî zararlara işaret eden Bâkî Billâh (k.s.), hem kendisi bu hususta dikkatli davranmakta hem de müridlerinin kendisi gibi hareket etmelerini öğütlemekteydi. Çünkü dünya sevgisi veya dünyevî zevkler kalbi kaplayınca Allah (c.c.) ile bağı zayıflar. Bu sebeple kalp dünyevî alâkalardan kurtarılmalı ve Allah (c.c.)’a yöneltilmelidir.

Tevazu Bâkî Billâh (k.s.)’ın mânevî hayatının ayrılmaz bir unsuru hâlindeydi. O, sürekli kendi hallerini gizler ve insanlara alçakgönüllü davranırdı. İnsanların eksikliklerini araştırmak yerine kendi kusurlarını dile getirmeyi tercih ederdi. Gösteriş, riya ve kibirden uzak durmak onun temel özelliklerindendi. Yanına gelenlere tevazusundan dolayı kendinin kusurlu olduğunu bu sebeple ondan daha ehliyetli ve kâmil birini rehber edinmelerini öğütlerdi. Onun bu davranışlarıyla bir melam(et)î yaklaşıma sahip olduğunu söylemek mümkündür. O, seleflerinin hâllerin gizli kalması tavsiyesine samimiyetle uymuştur.

Bâkî Billâh (k.s.), müridlerinin hallerine ve kabiliyetlerine göre telkinlerde bulunurdu. Hafî/sessiz zikre çok önem verir, semâ ve deveran yaptırmazdı. Onun müridlerini nazar yoluyla irşadı zikredilmesi gereken önemli bir özelliğidir. Bakışı çok etkili olurdu. Bir kez baktığı veya teveccüh ettiği insan hemen bundan etkilenir ve kendinden geçerdi. Bu yönüyle tam bir hâl ehliydi. Bu durumun hikmeti kendisine sorulunca, insanlara şefkatinden dolayı onları yormadan teveccühle feyz aktardığını ifade etmiştir.

Bâkî Billâh (k.s.) sanki merhamet âbidesiydi. Bütün canlılara merhametle muamele ederdi. Memleketinde kıtlık başgösterdiği günlerde kendisine getirilen yiyecekleri kabul etmeyerek insanların açlıktan öldükleri bir dönemde yemek yemenin uygun olmayacağını belirterek günlerce riyazet yaptı. Bir menkıbede anlatılanlar onun hayvanlara ne kadar merhametli davrandığını göstermektedir. Buna göre Bâkî Billâh (k.s.) soğuk bir kış gecesi ihtiyaç için yatağından kalkarak odasından çıktı. Geriye döndüğünde yatağında uykuya dalmış bir kedi gördü. Kediyi rahatsız etmemek için sabaha kadar oturup bekledi.

Bâkî Billah insanlarda kusur aramanın bir eksiklik olduğunu ifade ederdi. Talebelerinin yaptıkları hatalar ve işledikleri günahlar ona aktarılınca bunları kendine hamlederek kusur ve eksikliğin onları terbiye edende olduğunu belirtip sorumluluğu üzerine alırdı. Bu tür durumların terbiye verici konumunda olan kendisi gibi zâtların görevlerini tam bir şekilde yerine getirmemelerinden kaynaklandığına dikkat çekerdi. Çünkü bu tür hataları yapan insanlara doğruların neler olduğu öğretilmeli ve onların güzel ahlâk sahibi olmaları sağlanmalıdır. Söz konusu bu görevi yapması gereken insanların ilk sırasında onların mürşidliğini üstlenen zâtlar gelmektedir. Dolayısıyla ona göre müridlerin sorumluluğu şeyhlere ait olup onların gerekli tedbirleri alması lazımdır.

Bâkî Billah zorunlu durumlar dışında sürekli abdestli bir şekilde bulunmaya dikkat ederdi. Abdestli olarak iş yapmanın pek çok bereketlere vesile olacağına dikkat çekerek bunu etrafındakilere tavsiye ederdi. Çünkü ona göre abdest bir koruma zırhı gibidir. Aynı zamanda o, Allah (c.c.)’ı hatırda tutmanın en etkili vasıtalarından biridir.

Dipnot

1.    Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 315-325. sayfalarından özetlenmiştir.

Sayfayı Paylaş