KUR’AN VE RAMAZAN AYI

KUR’AN VE RAMAZAN AYI

Mübârek Ramazan ayına anlam katan; insanlara doğru yolu gösteren, doğruluğun belgelerini içinde taşıyan ve hakla bâtılı birbirinden ayıran Kur’an-ı Kerim’in bu ayda inmeye başlamasıdır. Nitekim bir âyette şöyle anlatılır: “(O sayılı günler), insanlar için bir hidâyet rehberi, doğru yolun ve hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez.1 Bu âyette geçtiği gibi mübârek Ramazan ayı ile Kur’an-ı Kerim arasında çok yakın bir ilişki vardır. Kur’an-ı Kerim, ilk defa levh-i mahfûzdan dünya semâsına, oradan da mîlâdî 610 yılında Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi itibariyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Hira Mağarası’nda inmeye başlamıştır. Gelen ilk âyetler Alak Suresi’nin ilk beş âyetidir. Bundan sonra İslâm’ın Mekke ve Medine Dönemlerinde 23 yıl içerisinde peyderpey inerek tamamlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’in tedrîcî olarak peyderpey inzâli, onun anlaşılmasını ve uygulanmasını kolaylaştırmıştır.

Kur’an-ı Kerim, Allah’ın iradesinin insana söz şeklindeki ifadesidir. Kur’an, Allah’ın sözüdür. Onu okumak, onu anlamak ve hayatımızda anlamlandırmak Allah’la konuşmak ve O’nunla iletişim kurmak mânâsına gelir. İşte Müslümanlar, her Ramazan ayı geldiği zaman hem Kur’an’ın bu ayda inişini yâd etmek, onu anlamak ve mânevî anlamda onun rûhânî etkilerinden istifade etmek için evlerinde, iş yerlerinde ve özellikle camilerde baştan sona okuma biçimi olan mukâbele sünnetini ihyâ ederler. Elbette bunda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şu tavsiyesinin büyük payı vardır: “Biriniz Rabbi ile konuşmayı seviyorsa Kur’an okusun.”2

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’i koruma yollarından birisi hafızlık geleneğini ihyâ etmek, bir diğeri de yazıya geçirmektir. Bunun her ikisi de İslâm’ın ilk günlerinden başlamak üzere Müslüman toplumlarda uygulanmıştır ve hâlâ da uygulanmaktadır. Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminden itibaren Kur’an’ın ezberlenmesi yolunda hâfızlık müessesesi başlatılmış, bu çaba Yüce Allah’ın izni ve inâyetiyle kıyamete kadar ümmet tarafından sürdürülecektir. Kur’an’ın ezberlenmesinin teşvik edilmesi, doğrudan naslara dayanmaktadır: Nitekim bir rivâyetten öğrendiğimiz kadarıyla Hz. Peygamber (s.a.v.), “Ümmetimin en şereflileri ‘hameletü’l-Kur’an’, yani, Kur’an’ı çok okuyan ve ezberleyenler, gece kalkıp ibadet yapanlardır.” buyurmuştur.3 Bütün beşerî çabalarla birlikte nihâyetinde Yüce Yaratıcı onun korunmasını bizzat üzerine almıştır: “Şüphesiz o zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz! Onun koruyucusu da elbette Biziz.”4 Bu ilâhî beyan onun korunmuşluğu konusunda mü’minler için en büyük güvencedir. Tarih de bunun canlı şahididir.

Kur’an-ı Kerim’in İndiriliş Gayesi

Kur’an-ı Kerim’i okumak da bir ibadettir. Kur’an okumayı özendirme husûsunda Hz. Peygamber (s.a.v.) bir rivâyette şöyle buyurmuşlardır: “Gözün ibadetten nasîbini verin. Bu Kur’an’a bakmak ve hayret edici (kevnî konularla ilgili) âyetleri üzerinde düşünmektir.”5 Bu rivâyette iki konu üzerinde durulmaktadır. İlki, Kur’an’ı yüzünden okumak, diğeri ise, onu anlamaya çalışmaktır. Özellikle, Allah’ın varlık delillerini anlattığı gerek eşya ve gerekse insan hakkındaki âyetlerin anlamları üzerinde sebep-sonuç ilişkilerine bağlı derin tefekkürlere dayalı sonuçlar çıkarmamız istenmektedir. Elbette Kur’an bir bilim kitabı değil, hidâyet kitabıdır. Ama o ilimden de kopuk değildir. Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim, ilmî sonuçlar çıkarmayı, ilim adamlarına bırakır. Meselâ Yüce Allah Hz. Nuh (a.s.)’a “Gemi yap!” emrini bir bilgi türü olan vahiyle indirirken, bilgiyi teknolojiye dönüştürme işini insana bırakmıştır. Kur’an’ın ilimle ilişkisini bu bağlamda değerlendirmemiz gerekir. Yoksa Kur’an’da tabiat ve pozitif ilimler alanında formül aramak boşunadır. Onun iniş gayesi, hidâyettir.

Yine bir rivâyette Hz. Peygamber (s.a.v.), bir hadislerinde Kur’an’ın indiriliş amacını çok veciz bir şekilde belirtir ve burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir ayrıntıya, noktaya değinir: “Kur’an’ı okuyunuz ve onunla amel ediniz. Onu okumaktan uzak kalmayınız. Ona yakışmayan yorum ve tevillerle haddi aşmayınız. Onu vâsıta yaparak menfaat temin etmeyiniz. Onunla dünyalığınızı çoğaltmaya çalışmayınız.”6

Dikkat edilirse bu hadiste bir takım emir ve nehiy cinsinden uyarılar göze çarpmaktadır. Bu uyarılardan şu sonuçları çıkarabiliriz: İlki, salt Kur’an okumak değil, onu anlamaya çalışarak, hayatı anlamlı kılmaktır. Yukarıda geçen bu rivâyette, onu anlamaya ve yorumlamaya çalışırken ilmî usulden koparak, Kur’an’ın rûhuyla ve dil kurallarıyla bağdaşmayacak kişisel ve mezhebî sonuçlara meşrûiyet kazandırma adına mânevî tahrîfe gitmenin tehlikelerine işaret edilmektedir. Kur’an’ı anlama yolunda ilmî birikime sahip olmayanlar, salt mealle yetinmemeli, ilim çevrelerinde muteber kabul edilen bir müfessirin tefsirinden okumalıdırlar. Salt mealden Kur’an anlaşılmaz. İkincisi, yine bu rivâyette çok önemli bir meseleye de parmak basıldığını görüyoruz. O da, “Kur’an’ı vâsıta yaparak menfaat temin etmek” sorunu. Maalesef bunun birçok istismar şekilleri vardır. Meselâ özellikle büyük kentlerimizin mezarlıklarında Kur’an okumayı bilmeyen, ama Kur’an’ı gelir sağlamada vâsıta olarak kullanan, insanların dinî duygularını istismâr eden birçok kimselere rastlanmaktadır. Yine okunmuş hatim ve Yâsîn satanlar da bir başka şekilde Kur’an’ı menfaat vâsıtası yapmaktır. Bu ve benzeri konularda insanlarımızın duyarlı olması gerekir.

Kur’an-ı Kerim sıradan bir kitap değil, Allah indinden gelen ve O’nun ilâhî sözlerini içeren mübârek bir kitaptır. Maddî ve mânevî temizlik yapıldıktan sonra tefekkürle okunmalıdır. Kur’an’a yaklaşırken, sıradan bir kitap olmadığını düşünmeliyiz. O, kendisini, “Kendisinde şüphe olmayan bir Kitab” olarak tanımlamaktadır.7 Kur’an’la meşgul olurken bu ayrıntıyı aklımızdan çıkarmamalıyız. Onu, ne aşırı derecede ihtirâm göstereceğiz diye hayatımızdan soyutlayalım, ne de aşırı derecede indirgemeci bir yaklaşımla kutsallıktan arındırarak sıra dışı bir kitap haline getirelim. Ona olması gereken değeri verelim. İşte o zaman bu ilâhî kitap bize envârını ve esrârını açacaktır.

Kur’an-ı Kerim, kendisini, “Bütün insanlar için yol gösterici bir kitap” olarak tanımlamıştır.8 Kur’an’ın bu şekilde nitelendirilmesi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bütün insanlara gönderilmiş olmasıyla mümkündür. Onu anlamada nebevî mesajın önemi büyüktür. Çünkü Kitab’ın içeriği onun tarafından bize iletilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünneti Kur’an’ın rehberliğinde teşekkül ettiğine göre, nebevî mesajın evrenselliğini Kur’an’dan bağımsız düşünmek mümkün değildir. Kur’an küllî hükümleri içerir. Bu hükümlerin geniş açıklaması nebevî sünnet sâyesinde olur. Kur’an’ın lafzı ve mânâsı Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından bize iletilmiş ve açıklanmıştır. Kur’an’da emredilen namaz, zekât, oruç vb. gibi buyrukları geniş bir şekilde açıklamak ancak sünnetle sağlanabilir. Kaldı ki, İslâm’ın, toplumların hayatında dindarlık olarak görünürlüğü, nebevî sünnete dayanır. Çünkü nebevî sünnet, vahyin peygamberin hayatında ete-kemiğe bürünmesi halidir. Dinî uygulamalardan mîmârîye, sanattan edebiyata, yemek kültüründen kıyâfete, musikîden güzel yazıya, spordan eğlenceye vb. varıncaya kadar sünnetin belirleyiciliğini görmek mümkündür. Dünya Müslümanlarının birliğini sağlamada nebevî sünnet önemli bir yer işgal eder.

Kur’an’ı Anlamada Yöntem Nasıl Olmalıdır?

İyi bir Kur’an okuyucusu, eğer ondan istifade etmek istiyorsa şu kurallara uymalıdır: Kur’an okurken; dil, kalb ve akıl üçlüsü, sıkı bir ilişki halinde olmalıdır. Dil âyetlerin lafzını kalbe gönderirken; kalb de bu âyetlerin anlamlarını akla göndererek tesirini akıl ışığı altında yansıtır. Bir başka anlatışla, dil âyetlerin lafızlarını telaffuz ederken anlamını kalbe yansıtmalı, kalb de, anlamlardan sebep-sonuç ilişkileri ve hüküm değerleri çıkarmada beyinle, akılla doğrudan bir irtibâta geçmelidir. Hz. Ali’nin dediği gibi: “İçinde anlayış bulunmayan ibadette hayır olmadığı gibi, üzerinde tefekkür ve tedebbür bulunmayan okumada da hayır yoktur.”9 Dinî düşüncenin yeniden teşekkülünde fikrî ekzersizler yapan geçen yüzyılın büyük düşünürü Muhammed İkbal’in dediği gibi, her insan, sanki Kur’an, ilk defa kendisine nâzil oluyormuşçasına okumalıdır. İşte o zaman Kur’an, sırlarını kişiye açacaktır. Çünkü Kur’an, Yüce Allah’ın ziyâfet sofrası gibidir. Bu ziyâfet sofrasından istifâde etmede okuma ve yaşama el ele vermelidir. Yaşama olmadan bizzat Kur’an kendisini okuyanları, rûz-i mahşerde Cenâb-ı Hakk’a şikâyet edecektir.10 O halde Kur’an bizden şikâyetçi değil, şefâatçi olacak bir düzeyde onu anlamaya ve hayatımızda anlamlandırmaya çalışalım. Bunun yolu da ihlâs ve samimiyetle okur-yaşar olmaktan geçmektedir.

Unutmayalım ki, Kur’an’ın muhâtabı dirilerdir. Kur’an’ın indiriliş amaçlarından birisi de yaşayanları uyarmaktır.11 Bu, ölüler için okunmaz anlamına gelmez. O, ölü olan kalpleri diriltmek, kullanılmayan, işlevsiz hale gelmiş olan akıllara işlevsellik kazandırmak için indirilmiştir. Akıl ve kalp koordinatlarını iyi kuranlar, gerçek mânâda Kur’an’dan istifâde etmeyi bilenlerdir. Nasıl ki Kur’an’ın nüzûl tarihinde meydana gelen “inkıtâ-i vahiy/vahyin belli bir süre kesilmesi” ruhsal anlamda Hz. Peygamber (s.a.v.)’i olumsuz yönde etkilemişse, Kur’an’ı anlama noktasında ertelenecek bir davranış da bizim zihin ve gönül dünyamızda benzer mânevî gerilimlere yol açacaktır. Zira Kur’an hem tertîl üzere okunacak ve hem de okunan âyetler üzerinde derinlikli tedebbür, tefekkür ve tezekkür faaliyetleri sürdürülecektir. Bu anlamda Kur’an’la bağı kesik olan mü’minlerin durumu, nefes darlığı çeken bir hastanın oksijen tüpünden mahrum olmasına benzer. Kur’an’ı anlama çabası, bir nevi yolda olmak, yola koyulmak çabasıdır.

Sonuç olarak, Ramazan ayı, mübârek Kur’an’ın doğum ayıdır. Bu ay, her Müslüman için, Kur’an’la yeniden irtibâtı kurmada bir mîlâd olmalıdır. Müslümanlar, mukâbele geleneğini devam ettirirken akıllarından çıkarmayacakları gerçekler vardır. Her Kur’an sevdâlısı, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın sözü olduğunu unutmamalıdır. Onun her tavsiye ve hükmü, emir ve yasakları, onda bulunan helal ve haramlarla ilgili hükümler, bizim yararımızadır. Bu sebeple Kur’an’ın Allah katından geldiğine iman eden bir mü’min, onun verdiği her bilgi ve haberin doğruluğuna, hükümlerinin her zaman ve mekânda uygulanabilirliğine yürekten inanmalıdır. Kur’ân, sadece Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemine ait bir kitap değil, varlığını ve rehberliğini dünya durdukça sürdürecek olan, çağları aşan ve kucaklayan evrensel bir kitaptır. Kur’ân, zamanın geçmesiyle eskiyen değil, daima tazeliğini ve güncelliğini koruyan, insanları geriye değil, daima ileriye götüren; ilim, teknik ve gelişmelerle çatışan değil, örtüşen ve kucaklaşan bir kitaptır. Emir ve yasakları, helal ve haramları, hüküm ve tavsiyeleri, öğüt ve ilkeleri, misal ve kıssaları, va’d ve vaîdleri, geçmişe, geleceğe, Allah’a, insana ve diğer varlıklara dair bildirdiği gerçekler, bilgiler ve tanımlar, zamanın geçmesiyle değişmez ve değerini yitirmez.12

Ne mutlu bütün bu uyarı ve tavsiyeleri dikkate alarak bir yaşam kılavuzu olan Kur’an’a sarılanlara!..

Dipnot

* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1.    2/Bakara, 185.
2.    Münâvî, Hadislerle İslâm, I, 248 (360).
3.    Münâvî, a.g.e., I, 248 (360).
4.    15/Hicr, 9.
5.    Münâvî, a.g.e., I, 561 (1161).
6.    Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 428-444.
7.    2/Bakara, 2.
8.    Bkz. 3/Âl-i İmrân, 4; 17/İsrâ, 9–10.
9.    Bu mealde olan şu âyete bakınız. 47/Muhammed, 24.
10.    Bkz. 25/Furkân, 30.
11.    Bkz. 36/Yâsîn, 6.
12.    Bkz. 18/Kehf, 27; 6/En’âm, 115.

Sayfayı Paylaş