DENGELİ DİNDARLIK ANLAYIŞI

DENGELİ DİNDARLIK ANLAYIŞI

Din duygusunun insanda doğuştan var olduğu bir gerçektir. İnsanların din seçimi, seçtiği dini doğru usullerle öğrenmeleri, dindar olmaları ve dindarlığını diğer toplum alanlarına ve bireylere yansıtmaları başlı başına önem arz eden konulardır. Temelde din, insan için olan, insanı terbiye etmeyi, insanî özelliklerini geliştirmeyi ve onu iki dünyada da mutlu kılmayı hedefleyen sistemin veya değerler bütününün adıdır. Bu yüzden “din” denilince akla daima olumlu, ümit verici, insanın içini ısıtan duygular gelir veya gelmesi gerekir. Bir değerler bütünü olan dinin yapısında ve esaslarında olumsuz taraf yoktur. Durum böyle olmakla birlikte zaman zaman toplumsal ilişkiler bağlamında dinden, daha çok da dindarlardan şikâyet edildiğine şahit olunmaktadır.

Dinin kendisinde bir olumsuzluk olmadığına göre problemin din anlayışından, dinin öğrenilmesinden, dindarlık algısından ve dindarlık tezâhüründen kaynaklandığını tahmin etmek güç olmasa gerektir. Bütün bunların da bir üstün değerler sistemi olarak dini kabul eden, ona inanan ve onu benimseyip hayat tarzı haline getirdiği düşünülen, dindar sanılan insanlardan kaynaklandığı açıktır. Bir başka ifadeyle din adına ortaya çıkan olumsuzlukların kaynağı dinden değil, din anlayışından, dindarlık algısından veya dindarlık tezâhüründen kaynaklanmaktadır.

Dinin kendisi Allah’ın insanın içine ve insan toplumlarına yerleştirdiği bir dengedir. Bu denge, dinin temel prensip ve hedefleri içerisinde tutulamazsa dinin bizzat kendisi problem çözmek yerine problem üretmeye başlar. Mikyas bozulunca, kılavuzda hatâ edilince doğruyu ölçmek ve hedefe varmak mümkün olmaz. Söz gelimi, din, şiddetin her türlüsüne karşıdır. Dindarlık adına kimseye zulmetmek ve baskı uygulamak câiz olmaz. Meselâ, çocukların namaza alıştırılması ve temel dinî kurallara uymayan kadınların ıslah yollarından birinin de dayak olduğunu bildiren referansların farklı yorumları da vardır. Burada temel hedef sıcak ve huzurlu bir aile yuvası için kadının olumsuz davranışlarını terk etmesini sağlamaktır. Genel amaç budur, bu amaca ulaştıracak olan vasıtalar yere, zamana, çağa, şahsa, sosyal duruma göre değişiklik arz eder. Çocuğun ibadete alıştırılmasında da durum aynıdır. Önemli olan ebeveyn sorumluluğu çerçevesinde çocuğun ibadet alışkanlığının kazandırılmasıdır.

Bunun için uygun ve alternatif vasıtayı bulmak ebeveyne kalmıştır. Bu sebeple çocuğu dinî pratiklere alıştırmanın yegâne yolu dayak olmadığı gibi, kadının terbiyesini mutlaka dayakla sağlamak da gerekmez. Hele hele buradan hareketle kocalar, her olumsuzlukta kadına dayak atmayı kendine verilmiş bir hak olarak görürse, bu, dinin verdiği yetkiyi kötüye kullanmaktan başka bir anlam ifade etmez. Özellikle bu yola başvuranlar bunu din adına yaptıklarını düşünürlerse bundan da dinin şiddeti meşru gördüğü gibi bir sonuç çıkar ki, bu durumda söz konusu baskıya maruz kalanların sığınacakları kapı dinin dışında bir yer olur. Yine bunun gibi, Ramazan’da bir baba “Oruç kafama vurdu.” diyerek evde aile efradına karşı anormal davrandığında orucun insanı olgunlaştırdığı yolundaki açıklamalar havada kalır. İşte bu davranış yani hem oruç tutmak ve hem de oruçtan muzdarip olup kötülük yapmak din ve dindarlık adına yapılacak en büyük dengesizliklerden biridir.

Günümüzde genel olarak İslâm dünyasında, özel olarak da ülkemizde din anlayışında ve dindarlıkta istenen dengenin tutturulduğunu iddia etmek zordur. Din adına konuşanların zaman zaman dengesiz ifadeleri olmaktadır. İnsan kaynaklı olarak meseleye baktığımızda görünen manzara şöyledir: Bir tarafta, dini bildiğini, anladığını, içselleştirdiğini ve en iyi şekilde uyguladığını düşünen aşırı dindar geçinenler, öbür tarafta ise sadece adı dindar olan ancak din adına çok az şey bilen ve hemen hiçbir pratiği olmayan kitlelerden bahsetmek mümkündür. Konuya dinin en temel unsurlarından biri olan ahlak eksenli baktığımız zaman, bazen aşırı dindar geçinen amel mü’minlerinin, sadece iman mü’mini olanlardan daha geride olduğunu da görmekteyiz. Bütün bunlar, dengesizliğin sebeplerini irdeleyerek, dindarlıktaki denge üzerinde yeniden düşünüp “dengeli dindarlık” inşasını zorunlu kılmaktadır.

Gerçek Dindarlık

Kur’ân mü’mini, yani dindarı anlatırken kendi özel üslûbu gereğince farklı özellikleriyle tanımlar. İlgili âyetlerden bazıları şöyledir:

“O kitap (Kur’an); onda aslâ şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; âhiret gününe de kesinkes inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.”1, “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu hâriç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar (o mü’minler) ki, emânetlerine ve ahidlerine riâyet ederler. Ve onlar ki, namazlarına devam ederler. İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır. (Evet) Firdevs’e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.”2

Kur’ân bu âyetlerde mü’mini farklı özellikleriyle tanıtmaktadır. Bu da dindarlıkta derece farkını kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak aslında gerçek dindar bu özelliklerden sadece bir kaçına değil, hepsine birlikte sahip olandır. Hepsine sahip olamayanlar ise sahip olduğu kadarıyla gerçeğe yaklaşırlar. Bir başka ifadeyle, gerçek dindarlık bunları mantıklı, tutarlı, dengeli bir bütünlük içinde hayat biçimi haline getirebilmektir. Zira İslâm’ın getirdiği ilkeler şumullü olduğu için, bunlar birbirine rakip olmayıp birbirini gerektiren ve tamamlayan unsurlardır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de bazı hadislerinde Müslüman’ı, yani dindarı tarif ederken genel ifadeler kullanmış, bir anlamda parçadan bütüne doğru bir seyir takip etmiştir. Onun, “Müslüman, insanların dilinden ve elinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir.”3 şeklindeki açıklaması hem genellik hem de parçadan bütüne bakış ifade eder. Aynı zamanda o, dindarlık adına gündüzleri devamlı oruç tutan, geceleri devamlı namaz kılan aşırı ve sübjektif bir anlayışı benimseyip Peygamber (s.a.v.)’in bile ibadetini azımsayan ve sorgulayan sahabilerine dengeli bir dindarlığın esas olduğunu salık vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Sizler şöyle şöyle söyleyen kimselersiniz? Dikkat edin! Allah’a yemin ederim ki, Allah’a karşı sorumluluğunu en iyi bilen ve yerine getiren benim. Bununla beraber ben bazen (nâfile) oruç tutarım, bazen de oruçsuz bulunurum, nâfile namaz kılarım (gecenin bir kısmında da) uyurum, kadınlarla da evlenirim. (İşte benim sünnetim, hayat tarzım budur). Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”4

Bu temel ölçülere uyarak dindarlık anlayışımız dengeli bir biçimde yürürse, dinimiz de bu güzel davranıştan dolayı zarar görmez, kimse dinimize söz getirmez.

Dipnot

Prof. Dr. Abdullah KAHRAMAN
1.    2/Bakara, 2-5.
2.    23/Mü’minûn, 1-11.
3.    Buhârî, İmân, 4-5; Müslim, İmân, 64-65.
4.    Buharî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5; Nesaî, Nikâh, 4.

Sayfayı Paylaş