HAKK’A YAKINLIK KAZANMAK İÇİN TESLİMİYET GÖSTEREBİLMEK

HAKK’A YAKINLIK KAZANMAK İÇİN TESLİMİYET GÖSTEREBİLMEK

Allah’a yaklaşmak,  yani ‘kurbiyet’  sağlamak için; fedakârlık gerekir, teslimiyet gerekir. Hz. Mevlâna (k.s.) tasavvufî açıdan bakarak, bir bendenin bir salikin, Hak yolunun yolcusunun;  her şeyden evvel öncelikle nefsini Hak yolunda kurban etmesi gerektiğini öğütleyerek kulun Allah’a giden yolda kurban etmesi gereken ikilinin ’aklı’ ve ’nefsi’ olduğunu Mesnevi adlı eserinde beyan buyurur.

Kurbanın/yakınlaşmanın hakikatini öğrenmek için, Şibli ile bir arkadaşı arasında geçen konuşmalar ne kadar ibretlidir:

Hac vazifelerini yaptıktan sonra, ‘Mina’ya girdin mi?’ diye sordu.

Ben ‘Evet.’ dedim.

Şibli, ‘Kurban kestin mi?’ diye sordu.

Ben ‘Evet.’ diye karşılık verdim.

Şibli ‘Nefsini değil mi?’ dedi.

‘Hayır.’ diye cevap verdim.

Şibli ‘Öyleyse kurban kesmemişsin.’ dedi.

Sonra bana ‘Taş attın mı?’ diye sordu.

Ben ‘Evet.’ dedim.

Şibli ‘Senin üzerinde ortaya çıkan bilginin artışıyla bilgisizliğini kendinden uzaklaştırdın mı?’ diye sordu.

‘Hayır.’ dedim.

Şibli ‘O zaman atmamışsın.’ dedi.

‘Saçını kestin mi?’ diye sordu. Ben ‘Evet.’ dedim.

Şibli ‘Arzuların azaldı mı?’ diye sordu.

‘Hayır.’ dedim. O zaman ‘Saçını kesmemişsin.’ dedi.

Sûfinin aklını ilahî aşkın emrine amade kılması gerekir. Rabbanî emir ve yasaklara uyma hususunda; nefsin, ruhun kurtuluşu için kurban edilmesi gerekmektedir. Aklın itirazdan beri olarak Allah rızası ve Allah aşkına teslim olması kişinin kurtuluşuna vesiledir. Hz. Mevlâna, peygamberlerin emirleri karşısında sevinerek kurban olmanın gerekliliğini bize şöyle öğütler:  “Sen de Ey Salik! Hazreti İsmail (a.s.) gibi o vasıtanın (peygamberlerin) ve onu vasıta kılan Allah’ın hükmü huzurunda baş eğ!.. Kahr ve celal kılıcı önünde sevine sevine can ver.”1

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri büyük bir teslimiyetle kurbiyet diliyor:

Senin bir bendenim baş ile cânım yoluna kurbân

Gerek afv et gerek öldür gerek cevr ü cefâ eyle2

(Allah’ım senin bir kulun olarak, bütün varlığımla ve her şeyimle sana yakınlaşmak arzusuyla hepsini senin yoluna kurban ediyorum. İstersen bağışlarsın, istersen öldürürsün, istersen imtihan edersin. Takdir senindir.)

Malum olduğu üzere kurban etme hadisesi, Hakk’ın karşısında kulun fedakârlığının, teslimiyetinin itaatinin en üstün derecesidir. Nefsin prangasından ruhunu kurtarma gayretinde olan Allah dostları, mallarını, mülklerini hatta hayatlarını feda edebilecek derecede teslimiyet göstermişlerdir. Kur’an’da zikredildiği gibi, öz evladını kurban etme yolundaki emre itaat Hz. İbrahim (a.s.)’ın bir teslimiyet fiiliyatıdır. Bir gün Hz. İbrahim, çocuğu belli bir yaşa gelince ona: “Evladım, dedi, ben rüyamda seni kurban etmeye giriştiğimi görüyorum, nasıl yaparız bu işi, sen ne dersin bu işe!’ Oğlu: ‘Babacığım! Hiç düşünüp çekinme, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!’ dedi.”3

Gerek Hz. İbrahim’in gerekse Hz. İsmail(a.s.)’in bu ilahî emre boyun eğmesi teslimiyet göstermesi onların rıza makamına erdiklerinin bir göstergesi idi. İmtihan olduğunun Kur’anî ifadeleri şu şekildedir:

“İkisi de bu şekilde teslim olduklarında, onu tuttu şakağı üzerinde yatırdı. Biz ona şöyle seslendik: ‘Ey İbrahim! Gerçekten rüyayı doğruladın. İşte biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz bu apaçık ve kesin, çetin bir imtihandı.’ Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.”4

Hz. İbrahim (a.s.)’in İmtihanı ve Hz. İsmail (a.s.)’in Teslimiyeti

Bu ayetlerin tasavvufi tefsirine baktığımızda şu açıklamaları görmekteyiz:

“Hz. İbrahim (a.s.) şöyle demiş oldu: ‘Ben, kendisine yönelerek ve huzuruna ulaşmaya azmederek Rabb’ime gidiyorum; O beni apaçık marifetine, açıkça zatını görmeye ve devamlı O’nu müşahede etmeye ulaştıracaktır.’ O’na gitmek, kulu O’nun zatında yok olmaya götürür. Bu durum, kulun, Yüce Sevgili’sini görmesiyle nefsini görmekten uzak kalmasıdır. Bu hale ulaşmak ise imtihan iledir çünkü her kulun imtihanı, makamının derecesinde olur. Kulun makamı yükseldikçe imtihanı büyür.

Halil İbrahim (a.s.) dört ağır şeyle imtihan edildi:

  1. Bedenini ateşe teslim etti.
  2. Oğlunu kurban etmesi istendi.
  3. Kundaktaki oğlunu (İsmail’i) Kâbe’nin yanında Rahmân’a teslim edip geri döndü.
  4. Hanımı zalim kralın eline düştü. Hepsinde de İlâhî lütuf kendisine yetişti, Rahmân onu koruyup özel dostluğuna seçti.

Bir de şu durum var: Hak Teâlâ çok gayret sahibidir; dostunun veya velisinin kalbinde, kendisinden başka bir şeyi görmeyi sevmez; bunun için O, Hz. İbrahim’in kalbinden evlat sevgisini çıkartmak için onu kesmesini emretti. Cenâb-ı Hak bu sebeple Hz. Yusuf (a.s.)’la babasının arasını ayırdı. Bu, Allahu Teâlâ’nın, seçkin kullarına uyguladığı bir sünnetidir.

İmam Kuşeyrî demiştir ki: ‘Rivayet edildiğine göre, Hz. İbrahim oğlu İsmail’i boz bir ata binmiş olarak gördü, onu çok güzel buldu, kalbi ona baktı ve gönlü onu aşırı sevdi; bunun üzerine Cenâb-ı Hak onu kesmesini emretti. Hz. İbrahim, oğlunun sevgisini kalbinden çıkarıp onu kesme emrine teslim olunca, Yüce Allah, oğlunun yerine kurban kesmesi için koçu gönderdi ve kendisine denildi ki: “Bunun amacı, oğlunu kurban etmen değil, kalbini ondan boşaltmandı.”

Olayla ilgili kıssada şöyle anlatılır: Hz. İsmail babasından, ellerini ve ayaklarını bağlamasını istedi, bunu boğazlanma acısı ile çırpınarak Allah tarafından uyarı almamak için yaptı. Hz. İbrahim kendisini kesmeye yönelince, Hz. İsmail ona, ‘Elimdeki ve ayağımdaki bağları çöz, ben kesilirken çırpınmam; bu halde kınanmaktan ve Yüce Allah’ın, “Bana, ellerin bağlı mı geldin?’ demesinden korkuyorum!’ dedi.

Bu konuda şu manadaki beyitleri okurlar: ‘Sevgilinin elinden bana zehir içirilse bile, onun elinden zehir hoş olur.’

Denilmiştir ki: Hz. İsmail’in imtihanı daha zordu çünkü o, babasının eliyle boğazlanacaktı. Hâlbuki o, babasının elinde sadece güzel terbiye almaya alışmıştı. Bunun için onun imtihanı daha zor ve şiddetli idi, o babasından böyle bir şey beklemiyordu.

Bazıları da Hz. İbrahim’in imtihanının daha zor ve şiddetli olduğunu söylemiştir çünkü o, oğlunu eliyle kurban etmek durumunda ve ondan sonra da yaşamaya devam etmek zorundaydı. Hz. İsmail, ‘Ben sabrederim.’ gibi bir iddiada bulunmadı, tam aksine, ‘İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.’ diyerek, bu işin sadece Allah’ın özel yardımıyla olacağını söyleyip edep gösterdi.’

İmam Kuşeyrî sonra demiştir ki: ‘Allahu Teâlâ onlara, imtihanın mana ve hedefi bozulmasın diye kendilerinden, imtihan anında neyi kastettiğini gizledi. Onun bir manası da kalbin kahır altında inleyip sızlamasıdır. Allahu Teâlâ, aynı şekilde, Hz. İbrahim ateşe atıldığı zaman, ondan kendi muradını gizledi. İlâhî murat, onun ateşten sağ salim kurtulmasıydı. Bunu, imtihan gerçekleşsin diye yaptı. İmtihan anında kulun hali budur. Ondan işin aslı gizlenir, gözüne perde çekilir. İşin aslı sadece, onlar imtihanın sevabını alıp imtihan ortadan kalktıktan sonra ortaya çıkmıştır. Böyle olmasa, imtihan olmazdı. Eğer kula imtihan anında işin kapalı ve gizli olan yönü açılacak olsa, o zaman imtihan olmazdı.”5

“Allahu Ekber”  Demek,  Tam Teslimiyetin Haykırışıdır

Gönüllerde Allah sevgisi ve Hz. Muhammed (s.a.v.) aşkı olunca insan,  her şeyini teslimiyet içerisinde yapar. Bu hususta yine Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyuruyor:

Kim daldı vahdet bahrine ere hakîkat şehrine   

Yârın muhabbet bezmine cânını kurbân eyledi6

İnsanın bu dünyada kemal sahibi olabilmesi için nefsani arzu ve emellerini kontrolü altına alması gerekmektedir. Kurban keserken “Allahu Ekber” denilmesi yüceler yücesine teslimiyetin işaretidir. Maldan mülkten, nefsani duygulardan geçen mü’minin tam teslimiyetinin haykırışıdır.

Yine inananlar namaza başlarken “Allahu Ekber” demek suretiyle ‘Ya Rab, senin huzurunda bu cismânî varlığımızı ve nefsimizi kurban ettik.’ demiş olurlar. Namazdaki her tekbir getiriş, aslında nefsi, hırsı, kibri, hâsılı kötülüklerle irtibatı kesmek suretiyle ruhu ve bedeni Allah için kurban etmektir. Bunu gerçek manada yapabilenler kurbiyete yani yakınlığa kavuşarak Hakk’ın huzuruna durmaktadırlar.

Hz. Mevlâna (k.s.), bizlere şu öğütlerde bulunuyor:

“Maddî arzularını ayakaltına alırsan, o zaman, nefsin köpeğini öldürürsün ki asıl kurban da budur.”7

“Nefis öküzünü kurban edebilirsen, ayağını gökyüzünün başına basabilirsin.”8

Bütün bu merhaleler geçildikten sonra, kul; Allah’a olan aşkı uğruna, itirazsız kurban olmasını bayram ilan eder. Hz. Mevlâna (k.s.) kurbandan maksadın öz itibariyle Hakk’a karşı her ne varsa bütün hepsini O’nun yolunda ve O’nun rızası istikametinde kesmek olarak nitelendirir. Hakk’a kurban olunduğu zamanı, nefsin ve aklın Hak için feda edildiği günü bayram olarak nitelendirir ki, kendi vefat gününü ’Şeb-i Arus/Düğün Gecesi’ olarak isimlendiren bir gönül insanı için çok rahat anlaşılabilecek bir durumdur. “Senin aşkına kurban olduğum gün, benim bayramımdır. Sana kurban olduğum gün bayram sayılmazsa, ben insan değilim, belki pek aşağı varlığım.”9

Hulûsi Efendi Hazretleri canını Hak yola feda etmek suretiyle, yakınlık kazanmayı ve vuslata ermeyi şu şekilde dillendirir:

Sana kurbân olayım ben sana bayrâmım olaydı

Sana cânım vereyim ben sana ikrâmım olaydı10

Kurban Bayramı Sabahındaki Yakınlık

Anadolu topraklarında doğup büyüyen bir Türk mutasavvıfı tarafından kurulmuş tarikat olan Bayramiyye’nin pîri Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri,  gerçek ismi Numan iken, “Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri’ne bir kurban bayramı sabahında vuslat bulup, yakınlık kesbettikleri; kavuştukları için Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri ona Bayram ismini vermiştir.”11

Hacı Bayram-ı Velî; mürşidi Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri vefat edinceye kadar onun yanından ayrılmaz. Bu süre içinde pîri Ebu Hamîd, taşıdığı “emanet-i kübra”yı ve sırr-ı velayeti ona teslim eder. Bir başka ifade ile ölümünden sonra yerine geçecek kişi, Hacı Bayram-ı Velî olarak belli olur. Hacı Bayram-ı Velî Ankara’ya şeyh olarak döndüğünde, Anadolu’da siyasî karışıklıklar hat safhadadır. Sosyal çözülmenin arttığı bu dönemde, Hacı Bayram-ı Velî’nin müderrisliği bırakıp halkın arasına girmesi, tasavvuf kanalıyla yozlaşmaya dur demesi ve ahlâka dayalı bir taban oluşturma çabasına yönelmesi, asil bir harekât tarzı olarak takdir edilmelidir. Hacı Bayram-ı Velî, sağlığında tarikatını yaymak üzere çeşitli bölgelere halifeler yollamıştır. Onun yetiştirdiği kimseler, hem tasavvuf eğitiminin hem de tekke ve halk edebiyatının önde gelenlerindendir. Yazıcızâde Mehmet ve Ahmet Bican, Eşrefoğlu Rumî, Bursalı Ömer Dede, Fatih’in hocası Akşemseddin bunlardandır. Hacı Bayram-ı Velî’nin Edirne’ye niçin çağrıldığı konusunda kaynaklarda bilgi yoktur. Şeyh Bedreddin’in asılmasıyla sonuçlanan olayların (1420) etkisiyle Hacı Bayram-ı Velî’nin de saltanat davasına kapılmasından kaygı duyulması Edirne’ye çağrılış sebepleri arasında gösterilir.

1.Murad Edirne’ye getirilen Hacı Bayram-ı Velî ile görüşünce hakkındaki söylentilerin doğru olmadığını anlamış, büyüklüğünü kabul etmiş ve ondan özür dileyerek Ankara’ya dönmesine izin vermiş, ayrıca Bayramiyye mensuplarından vergi alınmamasını emretmiştir. Edirne’de Hacı Bayram adına bir mahalle ve zaviye ile çeşitli vakıflar da kurulmuştur. Hacı Bayram’ın Ankara’ya dönüşünden ölümüne kadar geçen yaklaşık 10 yıllık süre Bayramiyye’nin devlet nezdinde meşrûiyet ve itibar kazandığı ve gelişmesini tamamlandığı dönem olmuştur. Bayramilerin vergiden muaf tutulmaları yüzünden Ankara ve çevresinde vergi toplanamaz hale geldiğinin II. Murad’a haber verilmesi, padişahın da Hacı Bayram-ı Velî’den kaç müridi olduğunu kendisine bildirmesini istemesiyle ilgili meşhur menkıbe Bayramiyye’nin bu yıllardaki yaygınlık derecesi hakkında fikir verecek niteliktedir. Belirtilen menkıbe şu şekildedir: “Hacı Bayram-ı Velî, sahte ve gerçek müridleri ayırt etmek için tellallara ‘Bizden bey’at eyleyen fukaraya ziyafetimiz vardır.’ diye ilanlar yaptırır. Kendisi Kanlıgöl mevkiinde yüksek bir yerde çadır kurdurur. Bağlı dervişler gelir, çadırın etrafında toplanırlar. Hacı Bayram-ı Velî, elinde büyük bir bıçakla çadırın önüne çıkıp ‘Dervişler! Bana iradet getürenleri, bugün, fi sebilillah kurban eylesem gerekdir.’şeklinde bir konuşma yapar. Dervişleri şaşkınlık içinde kalır. Mutasavvıfımızın bu davetini daha açık bir ifadeyle, imtihanını biri kadın diğeri erkek iki mürid kabul eder. Bu iki derviş çadıra girdikten sonra, Hacı Bayram-ı Velî, daha önceden hazırladığı bir koçu kurban eder. Kesilen hayvanın kanı çadırdan dışarı akınca, dışarıda bulunan müridler korkudan hemen orayı terk eder. Çadırın etrafında kimse kalmaz. İşte bu olaydan sonra Hacı Bayram-ı Velî, Sultan II. Murad’a mektup yazarak ‘Hâlâ bir buçuk dervişim vardır, gayri yoktur.’ diye durumu arz eder.”12

Dipnot

1.    Mesnevi C. 1, Beyit no: 225.
2.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2006,  s. 262.
3.    37/Saffat, 99-102.
4.    37/Saffat, 103-107.
5.    İbn Acibe el-Haseni, Bahr’ul-Medîd, (Terc. Dilaver Selvi), C.8, s. 118-119, Semerkad Yayınları, İstanbul, 2015.
6.    Ateş, Divan, s. 300
7.    Divan-ı Kebir’den Seçmeler-Rubailer, C. 4, s. 60.
8.    Divan-ı Kebir’den Seçmeler, C. 3, s. 230.
9.    http://www.ozlenenrehber.com.tr/tr/dergi/139/gundem-hz-mevlana-ve-kurban-2108.html
10.    Ateş, Divan, s. 362
11.    Bayramoğlu, Fuat, Azamat, Nihat, “Bayramiyye”, DİA, İstanbul 1992, C.V, s.270.
12.    Cebecioğlu, Ethem, Hacı Bayram Velî, DİB Yayınları,  Ankara 1991,  s. 62.

Sayfayı Paylaş