YAKUB-I ÇERHÎ EL-GAZNEVÎ (K.S.)

YAKUB-I ÇERHÎ EL-GAZNEVÎ (K.S.)

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE –  Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK

Tam ismi Mevlânâ Yakub b. Osman b. Mahmud b. Muhammed b. Mahmud el-Gaznevî olan Yakub-ı Çerhî (k.s.), Afganistan’ın Kâbil ve Gazne şehirleri arasında yer alan Luhûger eyaletine bağlı Çerh’te dünyaya gelmiştir.1 Doğum tarihi bilinmemekle birlikte 8/14. asrın ortalarında dünyaya geldiği anlaşılmaktadır.

Saygın bir aileye mensup olan babası zâhid ve muttakî bir zât olan Ya’kûb Çerhî (k.s.), ilim tahsili için Çerh’ten ayrılıp büyük şehirlere gitmek istedi. Ancak ilk anda bu mümkün olmadı. Bu esnada rüyasında Hızır (a.s.)’ı gördüğünü ve onun tavsiyesi ile ilim tahsili için sefere çıkmaya kesin olarak karar verdiğini söyleyen Çerhî (k.s.), ilk tahsilini Herat’ta yüksek tahsilini Mısır’da, mânevî tahsilini Buhara’da tamamladı. Çerhî (k.s.), ilim tahsili için önce Herat’a gitmiş, bir müddet Herat Camii’nde ders görmüştür. Herat’ta bulunduğu süre içerisinde Hoca Abdullah Ensârî’nin (ö.481/1088) dergâhında kalmıştır. Herat’tan sonra Mısır’a giden Çerhî (k.s.), uzun süre ikâmet ettiği Kahire’de Şeyh Zeynüddin Hafî ile birlikte dönemin önde gelen âlimlerinden olan Mevlânâ Şihâbuddin Şirvânî’den ders almıştır.

Mısır’daki eğitiminden sonra, 782/1380-81’de Buhara’ya dönen Çerhî (k.s.), Buhara ulemasından da fetva icazeti almıştır. Mısır ve Buhara’nın o dönemde İslâm dünyasının önde gelen ilim merkezlerinden olması, Yakub-ı Çerhî (k.s.)’nin aldığı eğitimin kalitesine ışık tutması açısından önemlidir. Çerhî (k.s.)’nin tahsil süresi hakkında kesin bir malumat verilememekle birlikte Bahâeddîn Nakşbend ve Alâeddin Attâr’la münasebetleri ve o dönemdeki medrese tahsilinin süresi de göz önünde bulundurulduğunda yirmi-yirmi beş yaşlarında olduğu söylenebilir.

Fetva icazetini alıp Çerh’e dönerken, Bahâeddîn Nakşbend’in yanına gelip tevazu ve niyazla: “Beni gönlünüzde tutunuz.” deyince, Şâh-ı Nakşbend: “Gideceğin zaman mı yanımıza geliyorsunuz?” şeklinde karşılık verir. Bunun üzerine Çerhî (k.s.): “Size hizmetten büyük mutluluk duyuyorum.” ifadesini kullanınca, Şâh-ı Nakşbend, bu sevginin kaynağını sorar. Çerhî (k.s.): “Sizin büyük birisi olmanızdan ve insanlar arasında makbul sayılmanızdan.” cevabını verince, Şâh-ı Nakşbend: “Bundan daha iyi bir delil getirmen lazım, halk arasındaki bu kabul şeytânî de olabilir.” der. Çerhî (k.s.): “Hak Teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini insanların kalbine atar, halk da o kişiyi sever.” hadisini nakleder. Bu cevap üzerine Bahâeddîn Nakşbend tebessüm ederek şöyle der: “Biz azîzânız!”

Bu söz üzerine Çerhî (k.s.)’nin hâli değişiverir. Zira bir ay kadar önce rüyasında kendisine: “Azîzâna mürid ol!” dendiğini hatırlar ve ondan kendisini unutmamasını ister. Bunun üzerine Şâh-ı Nakşbend: “Azîzân’dan böyle bir istekte bulunmuşlar. Böyle bir talep karşısında kendileri de bir şeyin hatırda kalması için vasıtaya ihtiyaç olduğunu ve hatırlamayı sağlayacak bir şey bırakmalarını istemişlerdir. Sizin yanınızda bize verecek bir şey yok. Bu sebeple, külahımı al götür. Bunu gördüğünde bizi hatırlayasın. Bizi hatırladığında da bizi bulursun. Bunun bereketi ailenin üzerine olsun. Ayrıca yolculuğunda Mevlânâ Tâceddin-i Deştkülegî’yi ziyaret et, zira o evliyaullahtandır.” diye tembih eder.

Yakub-ı Çerhî (k.s.), Hâce Bahâeddîn (k.s.) ile görüştükten sonra, Buhara’dan ayrılıp Belh’e, oradan da memleketine gitmeye niyetlenir, ancak bazı nedenlerle Deştküleg’e gitmek durumunda kalır. Hâce Nakşbend’in tembihini hatırlayarak uzun bir arayıştan sonra Mevlânâ Tâceddin Deştkülegî ile görüşür. Çerhî (k.s.), Deştkülegî ile görüştükten sonra Buhara’ya yönelir. Buhara’da Yakub-ı Çerhî (k.s.)’nin itimat ettiği bir meczub vardır. Ona: “Hâce Nakşbend’in hizmetine gireyim mi?” diye sorar. Meczub: “Ey Yakub! Çabuk adım at ki senin makbuller zümresinden olma vaktin gelmiştir.” der ve toprağın üzerine birkaç çizgi çeker. Çerhî (k.s.), kendi kendine: “Bu çizgileri sayayım. Şayet tek sayı çıkarsa hareketinin doğru olduğuna bir delildir. Zira ‘Allah (c.c.) tektir ve teki sever.’ der ve çizgileri saydığında tek olduğunu görür. Kendi ifadesine göre bu olaylar içindeki şüphelerin kaybolmasında birer amildir. Çerhî (k.s.), hâlâ içinde saklı olan şüpheyi gidermek için diğer bir seferinde tefe’üle başvurarak Kur’ân-ı Kerim’den bir yer açar ve “İşte onlar, Allah (c.c.)’ın doğru yola ilettiği kimselerdir; sen de onların yoluna uy.” âyetinin yazılı olduğu kısım çıkar.

Çerhî (k.s.), bu hadiselerden bir gün sonra Fethâbad’daki evinde Şeyh Seyfuddin Bâherzî (ö.696/1297)’nin mezarına yönelmiş bir halde otururken, ansızın kalbindeki kararsızlığın kaybolduğunu ve Hâce Nakşbend’e intisap etmek üzere Kasr-ı Ârifan’a gitmek arzusunun içini kapladığını belirtir. Oraya vardığında Hâce Nakşbend’i, yolun kenarında yüzü mütebbessim bir halde kendisini bekler halde bulur. Akşam namazını kıldıktan sonra Şâh-ı Nakşbend’in huzuruna çıkar. Huzurunda onun heybetinden konuşmaya mecali kalmaz. Şâh-ı Nakşbend, ilim hususunda kendisine şunları aktarır:

“İki türlü ilim vardır. Biri kalp ilmi diğeri de dil ilmidir. Kalp ilmi, nebilerin, Rasûllerin mirası olan ilimdir. Bu Allah (c.c.) vergisidir. Allah (c.c.) bazı kullarına, kal ilmini nasip eder. Ona irfan ilmi de denir. Bu ilme sahip olanlara da ârif denir. Dil ilmi de önemlidir. Allah (c.c.)’ın bazı kullarına ihsan ettiği bir ilimdir. Bu ilme sahip olanlara âlim denir. Sen, dil ilminde büyük bir âlimsin. Yüce Allah (c.c.)’tan dilerim, niyaz ederim ki, Allah (c.c.) sana kalp ilminden de nasip etsin. İnşallah bu ilimden de alacağın pay olur.”

Konuşmasına devam eden Şâh-ı Nakşbend; “Kalp ilmine sahip olan velîlerle beraber olduğunda hem diline hem de kalbine dikkat etmelisin. Zira onlar kalp casusudurlar ve kalplere girmeyi bilirler. İnsanların istedikleri şeylere bakar; insanlar, isteklerinde doğru iseler, Hak Teâlâ’yı bulmak istiyorlar ve ona göre murat ediyorlarsa, insanların isteklerinin gerçekleşmesi için Allah (c.c.)’a dua ederler Allah Teâlâ da o nazlı kullarını kırmaz. Dualarını kabul eder. Ben bu yolda şunu öğrendim: Şimdiye kadar dergâhımıza gelenler, bizim isteğimizle gelmedi. Allah Teâlâ onlara bu yolu nasip etti, insanlar da bize yöneldi. Ben bu gece istihare yapacağım. Eğer bu istiharede Cenâb-ı Hak’ın seni kabul ettiğine dair bir işaret görürsem, ben de seni kabul edeceğim.”

Yakub-ı Çerhî (k.s.) bu sözden sonra, kabul edilmeme korkusuyla ömründe böyle bir gece geçirmediğini şu şekilde dile getirir: “Hayatım boyunca, o geceden daha zorlu bir günüm olmadı. Âdeta korkudan tükendim, heyecandan eridim, bittim. Acaba bu kapıya layık olmayacak mıydım? Beni aralarına almayacak mıydı? Garip mi kalacaktım bu kapıda? Ağladım, yalvardım Rabb’ime: ‘Yâ Rabbi, ben onları seviyorum, onlar da beni sevsin, alsın aralarına’ diye… Sabah namazına değin yalvardım Allah’ıma. Sabah namazı vaktiydi. Mürşidim Şâh-ı Nakşbend’in arkasında namaza durdum. Namazdan sonra Şâh-ı Nakşbend bana; ‘Mübarek olsun, işaret kabul yönündeydi. Biz, eksik kimseyi kabul etmeyiz, kabul edersek de gelen kişinin vaktinin dolması için geç kabul ederiz.’ dedi.”

Çerhî (k.s.), dergâha kabul edildikten sonra zikir ile yükselme dönemine girdi. Mürşidinin gözetimde hareket etti. Şâh-ı Nakşbend kendisine kalp ilminin inceliklerinden bahsetti. Gönlünü mânevî ilimlerle besledi. Rahmet nazarlarını, onun da kalbine aktardı. O da Şâh-ı Nakşbend’in hizmetlerine daha bir sadakatle sarıldı. Sohbetlerine muhabbetle katıldı. Ledün ilmin, kalp ilmine ve irfan ilmine yöneldi. İcazet aldıktan sonra Buhara’dan ayrılan Çerhî (k.s.), Keş şehrine giderek kısa bir süre kalmıştır. Bu esnada aldığı Bahâeddîn Nakşbend’in ölüm haberi kendisini çok sarsmış ve bir müddet bocalama devresi geçirmiştir. Alâeddîn Attâr’ın çağırması üzerine Çağâniyan’a hareket etmiştir. Alâeddîn Attâr’ın vefatına kadar Çağâniyan’da kalan Çerhî (k.s.) silsilede Alâeddîn Attâr’dan sonra gelmektedir. Çerhî (k.s.), kendisinin Alâeddîn Attâr ile buluşmasını şu şekilde anlatmaktadır: “Şâh-ı Nakşbend bize Alâeddîn Attâr’ın sohbetine katılmamızı emretmişti. Şâh-ı Nakşbend’in vefatından sonra uzunca bir süre Bedehşan’da kaldım. Hâce Alâeddîn Attâr ise o sırada Çağâniyan’da imamet etmekteydi. Bu fakire ondan bir mektup geldi. Hâce Alâeddîn mektubunda; ‘Şâh-ı Nakşbend’in vasiyeti konusunda ne düşünüyorsunuz?’ diye soruyordu. Mektubu okur okumaz doğruca Çağâniyan’a gittim. Ahirete irtihallerine kadar Hâce Alâeddîn’in yanında kadım. Kendilerinden çok istifade ettim. Vefatının üzerinden üç gün geçtikten sonra oradan ayrıdım ve Hülfütü tarafına gittim.”

Yakub-ı Çerhî (k.s.) 5 Safer 851/22 Nisan 1447’de Cumartesi günü vefat etmiştir. Kabri Hisar-Şadman yakınındaki Halfetu (Hulgatu) köyündedir.

Yakub-ı Çerhî (k.s.), zâhirî ve bâtınî ilimler alanında eğitim almış dönemin önde gelen âlimlerinden biridir. Orta Asya’da medrese ve hankâhların bir arada bulunması olgusu yanında, çocukların Arapçayı daha kolay öğrenebilmeleri amacıyla yazmış olduğu eseri, onun medresede eğitim faaliyetleriyle de iştigal ettiği kanaatini uyandırmaktadır. Geride bıraktığı eserler, ölümünden yüzlerce yıl sonra bile ilmî mahfillerde anılmasını sağlamıştır. Hayırlı amel işlemek düşüncesiyle ilim tahsiline başlayan Çerhî (k.s.)’nin dikkat ettiği bir diğer husus ise yaptığı fiile ihlâs boyutunu katmasıdır. “Allah (c.c.)’ın kelâmının tefsiriyle iştigal, ona saygıyı da beraberinde getirmelidir.” prensibinden hareketle, insanın Allah (c.c.)’a en yakın olduğu anda, teheccüd vaktinde bu gayrete girişmiştir.

Araştırıcı bir kişiliğe sahip olan Çerhî (k.s.) hadiselere yaklaşımında zâhiri oluşumlar kadar sezgilerini de dikkate alır. İntisabı öncesi Bahâeddîn Nakşbend’le olan yakın ilişkisine rağmen onun kâmil ve mükemmil bir şeyh olduğuna inanmadan seyr ü sülûk iradesinde bulunmaması, söz konusu yaklaşımının bir tezahürüdür. Tasavvufla iç içe bir aileden gelen Çerhî (k.s.), zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetişmiş bir kişiliğe sahip olup zühd ve takvâsıyla tanınmıştır. Nakşbendîliğe mensubiyetiyle birlikte, kendisinde Mevlevî bir yön de bulunmaktadır. Mesnevî’nin ilk on sekiz beytini ve bazı bölümlerini şerh etmiştir. Diğer eserlerinde de Mevlânâ’ya sık sık atıflarda bulunmuş, hatta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin onun üzerindeki etkisi dolayısıyla Cevâhirü’l-ebrar yazarı Hazînî ve müellifimizin Tarika-i Hatm-i Ahzâb isimli eserini ele alan Molla Cemil Reşy ona “Mevlevî” mahlasını atfetmişlerdir.

Yakûb-ı Çerhî (k.s.) hem medrese tahsili görmüş bir âlim, hem de tasavvuf yolunda ilerlemiş bir mürşid idi. Eserlerinde sık sık tefsir kitaplarından nakiller yapması onun ilmî sahadaki vukûfiyetini ve özellikle tefsire olan ilgisini göstermektedir. Sâlihlerle sohbete önem veren Çerhî (k.s.), bu sâyede gönlün mâsivâdan kurtulacağını vurgulamaktaydı. O, hafî zikrin de ısrarlı bir savunucusu idi. Tasavvuf yolunda bazılarının riyâzat ve mücâhede yolunu tercih ettiğini, bazılarının ise mücâhedeye devam etmekle birlikte lütf-ı ilâhîye (Allah (c.c.) vergisine) daha çok güvendiklerini söyler ve bu ikinci grubun maksada daha çabuk ulaşacağını ifâde ederdi. Sûfînin mânevî hâlini diğer insanların anlamaması için halk içinde sıradan bir insan gibi davranmasını, boynu bükük derviş edasıyla durmamasını tavsiye eden Çerhî (k.s.)’nin melâmet neş’esine sâhip olduğu anlaşılmaktadır. Onun tasavvufî düşüncesi içinde ricâl-i gaybın da önemli bir yeri vardır. Bu konuda Risâle-i Abdâliyye ismiyle müstakil bir eser de yazan Çerhî (k.s.), ricâl-i gaybı uzletîler ve işretîler diye iki gruba ayırmış, şeyhi Bahâeddîn Nakşbend’in de kendi zamanında işretîlerin önderi olan Kutbü’l-irşâd olduğunu söylemiştir.

Dipnot

1.    Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 267-275. sayfalarından özetlenmiştir.

Sayfayı Paylaş