VUSLAT SABAHINI GÖZLERKEN

VUSLAT SABAHINI GÖZLERKEN

Divan şiirinde âşık, her dem sevgiliyi görmek için uğraşır durur. Âşık, sevgilinin bir anlık kendisini göstermesi ihsanına nail olabilmek için her seferinde çeşitli zorluklara katlanır. Kimi zaman çektiği acılardan gönlü viraneye döner, kimi zaman kûy-ı yârda (sevgilinin mahallesi) dolaşan rakibi, onun canını sıkar. Ahmed Paşa bir beytinde şöyle der:
Lâyık olmaga temâşâ-yı cemâline gözüm
Subh-ı vuslatda gül-âb ile yüzin pâk eyler
Ahmed Paşa
temâşâ: hoşlanarak seyretmek cemâl: yüz subh-ı vuslat: kavuşma sabahı gül-âb: gül suyu
(Gözüm, yüzünü seyretmeye layık, yaraşır olsun diye kavuşma sabahında, yüzünü gül suyu ile tertemiz eder.)
Ahmed Paşa’nın eyler redifli bu gazelinde, kavuşma ile sabah arasında bir ilgi kurulmuştur. Sabah, aydınlık demektir. Sabah olunca güneş ortaya çıkar. Âşığın sabahı ise sevgilinin yüzünün göründüğü andır. Gece, âşık için ayrılık, hicran demektir. Hocam Bilal Kemikli’nin tabiriyle “Geceler de gurbet gibidir.” Âşık, gurbette yani bitmek tükenmek bilmeyen gecede, sabahlara kadar sevgiliyi düşünmekten perişan olur. Sabah olduğunu, sevgilinin yüzünü görmekle anlar. Sevgilinin yüzünü göremezse gece devam eder gider… Âşık, gece çektiği ıstıraplardan dolayı sürekli ağlar. Bu ağlamaları, ıstırabın doruk noktasında, gözyaşının kan şeklinde dökülmesine neden olur. Âşığın bu şekilde ciğerlerinden kanlı yaşların gelip gözlerinden dökülmesi, ıstırabın son haddi ve aşk yolunda olgunlaşmanın bir işareti sayılır. Âşığın gözleri, bu durumda artık kör olmuştur. Can gözü işlevini yitirmiştir. İşte bu anda sevgili, artık âşığın gönlünde tecelli etmeye başlar. Sevgilinin güneşi gönülde doğmaya başlar. Bu, tasavvufî manada kesretin son bulmasına, vahdete erişilmeye başlandığına delalet eder. Sevgilinin gönülde ortaya çıkabilmesi için âşığın mutlaka acı çekip kanlı gözyaşı dökmesi gerekmektedir.
Âşık, artık hazırlığını tamamlamıştır. Gönlünü, gözyaşlarıyla temizlemiştir. Nasıl ki insanlar, sabah uyandıklarında ilk olarak yüzlerini yıkıyorsa âşık da gönlünü yıkamıştır. Gönlün kirli olması gibi yüzün kirli olması da istenmeyen bir durumdur. Burada yüz, güzel koksun, sevgili gelince âşığı güzel bulsun diye gül suyu ile yıkanmıştır. Divan şiirinde gül, gül suyu, gül bahçesi gibi ifadeler, gönül temizliğinin ve hakiki güzelliğin sembolleridir. Çoğu zaman bu ifadelerle sevgili ya da sevgilinin mekânı tasvir edilse de Peygamber Efendimizi de akla getirmektedir.
Cemâl (yüz, yanak) vahdettir. O hâlde yüzü görmeye uygun olsun ifadesi, âşığın vahdete kavuşması demektir. Bunun şartı da kesretten kurtulmaktır, gözyaşının bitmesidir. Ancak bu durumda vuslat gerçekleşebilir. Âşığın gönlü kimi zaman da bir aynaya benzetilir. Bu aynada sevgilinin görüntüsü her zaman vardır. Ancak gönül aynası genelde kirli ve tozlu olduğu için âşık göremez. Acı içinde olan âşık, gönül aynasını âdeta toza bulamıştır. Toz, kesreti ifade eder. Ayna tozlu olduğu için âşık, görüntünün farkında değildir. Ne zaman kesret gönülden atılırsa yani âşık olgunlaşırsa gönül aynasındaki tozlar temizlenir. Temizlenince de sevgilinin görüntüsü ortaya çıkar. Âşık, önceden farkında olmadığı ama hep gönlünde olan sevgilisine kavuşur. Bir başka beyitinde de şöyle demektedir:
Dil erişmez dehenin râzına yüz dikkat ile
Nükte-i gaybdır o sırrı kim idrâk eyler
Ahmed Paşa
dehen: ağız, dudak râz: sır nükte: incelik, güzellik gayb: gizli, saklı
(Gönül, dudağının sırrına yüz dikkat ile erişemez. Çünkü o, bilinmeyen bir inceliktir. O sırrı kim anlayabilir?)
Divan şiirinde, sevgilinin birçok güzellik unsuru vardır. Boyu, saçı, kokusu, bakışları… Buradaki güzellik unsuru ise sevgilinin dudağıdır. Görünüşünün güzelliği, rengi, kenarındaki ben, ayva tüyleri gibi özellikleriyle dudak, divan şairinin vazgeçemediği bir güzellik unsurudur. Dudak, bir sırdır. Çünkü dudak görünmez ve yokluğun simgesidir. Âşık, önce sevgilinin saçlarını görür. Saç, dudağı kapatmış hâldedir. Dudak, bazen de nokta olarak düşünülür. Nokta da uzaktan görünmez. Her iki durumda da âşık, dudağı göremez. Tasavvufî manada saç, kesreti; dudak ise vahdeti sembolize eder.
Âşık, ne kadar dikkatli bakarsa baksın dudağı göremez. Dudak, görünmez olmasına rağmen türlü incelikleri barındırır. Bu incelikler de görünmediği için bir sırdır, gizliliktir. Dudağın sırrını kimse anlayamaz, bilemez. Dudağın sırları ise yokluktur, tekliktir, vahdettir, âb-ı hayattır…
Birinci mısrada geçen “dikkat” sözcüğü, önemlidir ve beyitteki mana için ipucudur. Dikkat, akılla ilgili bir durumdur. Akıl, başta ise dikkat vardır, başta değilse dikkat yoktur. Gönül, yüzlerce kez dikkat etse de bu sırrı anlayamaz. O hâlde bu sırrı çözmenin yolu, aklın baştan gitmesine bağlıdır. Bu da ancak âşık olmayla gerçekleşebilir. Âşık olunca acı çekilecektir. Acı sonunda âşık, kemâle ulaşacak ve olgunlaşacaktır. O zaman dudağın sırrını keşfetmiş olacaktır. Akıl dikkati ile bu iş olmaz. Âşık, önce saçla birlikte kesrete düşer, bu kesret içerisinde sürekli acı çeker, bu acı çekişle beraber kesreti gönlünden atmaya başlar ve vahdete doğru, mutlak güzele doğru yönelmeye başlar. Akıl baştan gitmelidir ki âşık, gönlünün farkına varabilsin.
İkinci mısradaki “kim” ifadesi de aklı ve maddeyi simgelemektedir. Kimlik ortadaysa yani maddiyat, fanilik varsa dudağın sırrı çözülemez. Bu sırrın keşfi için akıldan, maddeden, masivadan sıyrılmak gerekir. Kimlik kaybolursa dudağın incelikleri anlaşılabilir. Yani âşığın, dudağın sırrına vâkıf olabilmesi için beşer gözüyle değil, gönül gözüyle bakması gerekir; aklı ile değil kalbiyle dikkat etmesi gerekir.

Sayfayı Paylaş