SULTAN II. ABDULHAMİD HAN’DAN LOZAN’A “MUSUL MESELESİ”

SULTAN II. ABDULHAMİD HAN’DAN LOZAN’A “MUSUL MESELESİ”

Giriş

Musul petrollerinin bulunduğu coğrafya Osmanlı dönemindeki idarî taksimata göre; 3 sancak (Musul, Kerkük ve Süleymaniye), 18 kaza, 25 nahiye ve 3 bin köyden oluşmaktadır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Musul vilayetinin kapsadığı alan 91 bin km²’dir. Musul vilayeti petrolleri üzerinde 19. yüzyıldan beri büyük güçler arasında egemenlik, denetim altına alma ve imtiyaz elde etme politikaları çerçevesinde büyük bir rekabet yaşanmış, petrol uğruna binlerce günahsız insanın kanı dökülmüştür.

1870’lerde Osmanlı topraklarında Batılı uzmanların petrol incelemelerinde bulunduğunu, 1871’de Bağdat-Musul petrolleri hakkında araştırmalar yapan Alman uzmanların hazırladığı raporların, bölgenin petrol potansiyelini ortaya çıkardığını ve daha sonraki yıllarda da çeşitli ülkelerin uzmanlarınca raporların düzenlendiğini görmekteyiz. Bu raporlar, hem hazırlayan uzmanların kendi hükûmetlerine, hem de İstanbul’daki saray yönetimine ulaşmaktaydı. Bu durum İstanbul’daki yöneticilerin bölge petrolünü kendi şahsî denetimlerine geçirmek için çeşitli girişimlerde bulunmalarına yol açmıştır. II. Abdülhamid o bölgedeki petrol yataklarını kendi kontrolü altına almak istemiştir. Amacı petrol yataklarını kontrol altında tutabilmektir. I. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı topraklarında pek çok bölgede çeşitli maden imtiyazları verilmiş, özellikle Bağdat-Musul bölgesinde petrol imtiyazları için çeşitli başvurular yapılsa da olumsuz sonuçlanmıştır.

II. Abdülhamid’in Musul Politikası

Sultan II. Abdülhamid 1876’da tahta çıktığında Hazine-i Hassa mülkleri ile ilgili yeni bir düzenleme yapmış, o zamana kadar alışılagelmiş saltanatın köklü geleneklerini değiştirmiş ve bu yeni düzenleme ile Hazine-i Hassa’nın gelirleri ve mülkleri artmıştır. Sultan II. Abdülhamid Hazine-i Hassa’nın mülk ve gelirlerini idare etmek üzere bakanlık oluşturmuş ve bu bakanlığa Osmanlı Bankası’nın Müdürü Forster’ın tavsiyesi ile Agop Efendi’yi getirmiştir. II. Abdülhamid, Agop Efendi’nin önerisi sonucu 1889’da çıkardığı iradeyle Musul vilayetindeki petrol ayrıcalığını kendi özel mülkiyetine katmıştır. Böylece, padişah ister kendi işletsin ister üçüncü şahıslara işletme hakkı versin; Musul petrollerinden elde edilecek gelir, Hazine-i Hassa’ya yani padişaha ait olacaktı. Ayrıca petrolün işletme hakkının üçüncü şahıslara verebilmesi padişahın inisiyatifindeydi. Diğer taraftan, Alman şirketine verilmiş olan Anadolu demiryolu projesinin, Bağdat’a kadar uzatılması durumunda, bu şirketle yapılacak ayrıcalık sözleşmesi de Hazine-i Hassa nezaretince yapılması güvence altına alınmıştı. II. Abdülhamid 1898’de çıkardığı ikinci iradeyle Bağdat vilayetindeki petrol ayrıcalığını da kendi özel mülkiyetine katmıştır. 1898 tarihli irade ile hem 1889 tarihli irade teyit edilmiş hem de Bağdat vilayetindeki petrol ayrıcalığı padişahın özel mülkiyeti hâline getirilmiştir. II. Abdülhamid neden buna gerek duymuştur? Bunun nedenlerinden biri, bölgedeki aşiretlerin süregelen saldırılarına karşı buraların sultanın mülkü olduğunu hatırlatmak içindir. Bir diğer neden ise Anadolu Demiryolları Kumpanyası, Bağdat demiryolu yapım hakkı ile beraber yapılacak demiryolunun iki tarafında yirmişer kilometrelik alan içerisinde bulunan madenleri işletebilecekti. Musul’dan geçmesi öngörülen demiryolu hattında zengin petrol yatakları vardı ve buradaki petrolün sultanın mülkiyetinde olduğunu göstermiş ve garanti altına almıştır.

II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi üzerine yerine padişah olan Sultan Reşat’ın imzasıyla Hazine-i Hassa varlıklarını devlet hazinesine aktaran 1909 tarihli yeni bir ferman çıkarılmıştır. Bu ferman, ileride Mezopotamya petrollerine yönelik hukukî tartışmaların çıkmasına zemin hazırlamıştır; gerek İttihat ve Terakki Parti’sinin iktidara gelmesiyle alınan kararda ve gerekse padişah fermanında bu mal varlıklarının bedelli veya bedelsiz olarak devredildiğine ilişkin bir belge düzenlenmemiştir. Ayrıca Defter-i Hakanî kayıtlarında ve tapu kayıtlarında bu mal varlıklarının devlet hazinesine aktarılmasıyla ile ilgili düzenlemelerin yapılmadığı ortaya çıkmıştır. Sultan Mehmet Reşat’tan sonra tahta çıkan Vahdettin, 1920 tarihinde çıkardığı bir kararname ile önceden iradelerin millete devrettiği emlak, arazi ve imtiyazları tekrar Hazine-i Hassa’ya devir ve iade etmiştir. Bu kararname, TBMM’nin açılmasıyla beraber çıkarılan 7 Haziran 1920 tarih ve 7 sayılı kanun ile hükümsüz bırakılmıştır. I. Dünya Savaşı sonunda II. Abdülhamid’e ait olan arazinin çok büyük bir kısmı artık Osmanlı sınırlarının dışında kalmıştı. Öte yandan bu toprakların hariçte kaldığı 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması’yla Osmanlı yönetimi tarafından da kabul edilmişti. Sevr Antlaşması’nın 240. maddesi ile II. Abdülhamid’in Osmanlı Devleti’nden ayrılıp başka devletlerin mülkiyetlerine geçen varlıklarının bu topraklarda kurulan devletlere bedelsiz intikal edecekleri hükmüne bağlanmıştır.

Lozan ve Sonrasında Musul Meselesi

Lozan Konferansı süresince Türk Hükûmeti, Türkiye’den toprak edinen devletlerin, bu topraklarda Hazine-i Hassa ya da Osmanlı Devleti adına kütüğe kayıtlı her türlü taşınır ve taşınmaz malları bedelsiz olarak edinmiş sayılacaklarına ilişkin hükmünden “Hazine-i Hassa” ifadesinin çıkarılmasını sağlamaya çalışmışsa da İtilaf Devletleri bu fikre yanaşmamışlardır. İtilaf Devletleri II. Abdülhamid’in mallarının haksız kazanç olduğu gerekçesiyle devlet hazinesine katıldığını, gerçekten de bu malların devlet hazinesinden elde edilen paralarla oluşturulduğunu dolayısıyla şahıs malı olarak değil, devlet malı olarak değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmüşlerdir. Türk tarafı ise devrin doğru olduğunu ancak vârislerin dava açtığını ve ilk derece mahkemesi yargıçlarının onlardan yana karar verdiğini belirtmiştir. Türk hükûmetinin tüm gayretlerine rağmen, Lozan Antlaşması’nın da 60 ve 65. maddeleriyle de kabul edildiği üzere Osmanlı Devleti’ne ait mallar ve padişah iradeleriyle devlet hazinesine aktarılan Hazine-i Hassa malları, bedelsiz olarak ardıl devletlere bırakılmıştır. İtilaf Devletleri’nin tutumunu ise mirasçıların haklarını mal varlıklarının bulunduğu ülkelerin mahkemeleri aracılığı ile çözmeleri ve kazanma şansları olmadıkları hatta davaların kabul edilmesinin bile çok düşük olasılık olduğu şeklinde ifade etmek mümkündür.

3 Mart 1924 tarihinde hilafetin kaldırılması ve Osmanoğlu ailesinin yurt dışına çıkarılması ile ilgili 431 sayılı kanunun 8. maddesinde, Osmanoğullarının millî sınırlar içindeki durumu şöyle karara bağlanmıştır: “Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dâhilindeki tapuya merbut emvali gayrimenkulleri millete intikal etmiştir.” Bundan sonra Osmanoğlu ailesi Türkiye dışındaki mal varlıklarına yeniden sahip olabilmek için Abdülhamid soyundan gelenler ”Hamit kolu”, Abdülmecit soyundan gelenler ise “Mecit kolu” etrafında iki koldan, sermayedarlar ve şirketler aracılığıyla hukuki mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Osmanoğlu ailesi, Irak petrollerinde sahip oldukları hakların sağlanması için hem Irak hem de İngiltere hükûmeti ile görüşmelerini sürdürmüş, taleplerini defalarca dile getirmişlerdir. Ancak bu girişimler başarılı olmamıştır. Diğer taraftan pek çok şirket veya sermayedar mirasçıların peşini bırakmamış, Orta Doğu’daki Osmanlı ailesine ait mülklerin ve petrol haklarının elde edilmesi için çeşitli davalar açmış ve çeşitli petrol şirketleriyle görüşmüşlerdir. Daha sonra ailenin hisselerinin bir bölümü British Petroleum Company’e satılmıştır. Murat Bardakçı; “British Petroleum Company’nin aileye yaklaşık 20 yıl ödeme yaptığını, ödemelerin 1948 yılında adresin belli olmadığı gerekçesi ile bir bankaya yatırıldığını ve 1949’da da ödemelerin durduğunu” söylemektedir. British Petroleum Company ile aile arasında yazışmalar 1951 yılında kesilmiştir. Ancak ailenin konuyla ilgili davaları hâlihazırda devam etmektedir.

İngiltere hükûmeti, II. Abdülhamid’in vârislerinin talepleri ve sahip oldukları mülklerin dökümü hakkında bilgi edinmek üzere Türk hükûmeti ile görüşmelerde bulunmuştur. Türkiye’nin Londra Büyükelçisi Fethi Okyar ile İngiliz hükûmeti arasında bu konu hakkında geçen yazışma, Türkiye’nin tutumunu belirlemesi açısından önemlidir. Bu yazışmada, Fethi Bey şunları ifade eder: Irak hükûmeti, 15 Mart 1927 tarihli kanun yürürlüğe konduğunda bildiğim kadarıyla İngiliz hükûmeti bu konunun sonucunu ilgilendiren temsil hakkını kullanmadı. Bu sessizlik benim görüşüme göre Irak’taki manda yönetiminin sahibi devlet konumunda İngiltere için bir hatadır. Lozan Antlaşması’yla hakların tamamının korunacağı anlayışıyla İngiltere hükûmeti bu hakların korunacağını deruhte etti. Sonuç olarak İngiltere hükûmeti bu konuda hatalı olup Türk hükûmeti vârislerin haklarını desteklemekle haklıdır. Lozan Antlaşması’nın 60. maddesi konunun tek temel kaynağı olmasa da iddiaların temelini oluşturmaktadır. Lozan’ın 60. maddesinin yorumunda iki ülke anlaşamazsa yapılacak en iyi şey antlaşmanın müzakere tutanaklarına başvurmaktır. Bu şekilde çözüme erişilmediği takdirde izlenecek yol, ihtilafı hakem kararına götürmektir.” Özetle Türk hükûmeti, Türkiye sınırları dışında kalan Osmanlı ailesinin haklarını desteklemektedir ve bu tavrının yasal dayanağını ise Lozan Antlaşması kararları oluşturmaktadır.

Mirasçıların, Türk hükûmetine ve TBMM’ne yaptıkları başvurular ve bu yönde açtıkları davaların gidişatı çok olumlu seyretmemiştir. Aile, Osmanlı dönemi Musul petrollerinde kimi şahıslara tanınan imtiyazların Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilmesini emsal göstererek kendi haklarının tanınmasını talep etmişlerdir. Mirasçıların petrollerle ilgili hisselerini devretmeleri karşılığında ödeme yapılması için pek çok girişimcinin devreye girdiğini ve çoğunun da hüsranla sonuçlandığı görülmektedir.

Sonuç

1877 yılında Hazine-i Hassa mülklerinin sayısı ve arazilerinin yüzölçümü artmış, bu arazilerin önemli bir kısmını da Mezopotamya bölgesi oluşturmuştur. Mezopotamya bölgesindeki arazilerin önemli bir kısmı Bağdat ve Musul vilayetindeki petrol ve gaz kuyularıdır. II. Abdülhamid zamanında padişah adına Bağdat, Basra ve Musul’da tapulanan toplam arazi miktarı 26.854.598’dir. Bunun, 17.770.368’i Musul’dadır. II. Abdülhamid Mezopotamya petrollerini şahsî mülkü hâline getirerek stratejik bir adım atmış ve böylece petrole yapılabilecek dış müdahalelerin önünü kesmeyi amaçlamıştır.

Kaynakça

Arzu Terzi, “Bağdat- Musul Petrolleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Irak Dosyası II, İstanbul 2003
Arzu Terzi, Bağdat-Musul’da Paylaşılamayan Miras: Petrol ve Arazi(1876-1909), İstanbul.
Cemil Koçak, Abdülhamid’in Mirası, İstanbul, 1990.
Hikmet Uluğbay, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik, Ankara, De Ki Yayınları, 2008.
İsmet Bozdağ, Abdülhamid’in Hatıra Defteri, İstanbul 1975.
Meray Seha, Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler, C. 3, İstanbul.
Murat Bardakçı, Son Osmanlılar (Osmanlı Hanedanının Sürgün ve Miras Öyküsü), İstanbul, 1991.
Tuncer Baykara, Anadolu’nun Tarihî Coğrafyasına Giriş, Ankara 1988.
Vasfi Şenözen, Osmanoğulları’nın Varlıkları ve II. Abdülhamid’in Emlaki, Ankara, 1982.

Sayfayı Paylaş