II. ABDÜLHAMİD HAN VE MANEVİYAT OCAKLARI

II. ABDÜLHAMİD HAN VE MANEVİYAT OCAKLARI

Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren tarîkatlara ve tasavvuf büyüklerine büyük ehemmiyet vermiş, saygı göstermiş, dualarını almak suretiyle bir manevî gücün arkalarında olduğunu bilerek hareket etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin topraklarla birlikte gönülleri ihya süreciyle birlikte bu manevîyat ocaklarının toplumun birliğine olan katkıları dikkate alınmış, devlet-i âli her devirde tarîkatlara ve tekkelere derviş ve sûfîlere her anlamda müsamaha göstermiş, onları himaye etmiş ve desteklemiştir.

Toplum nazarında ideal insan tipinin numunesi olan sûfîler, İslâm dünyasında siyasal otorite ile toplum arasında aracı konumda olmuşlardır. Özellikle XI. yüzyılda tarîkatların hızla yayıldığı dönemde siyasî iktidar, toplumla olan ilişkilerinde sûfî çevrelerinin düşüncelerini dikkate almıştır. Gerek Osmanlı öncesi İslâm-Türk tarihinde gerekse Osmanlı Devleti’nde hükümdarlar, bulunduğu yerin en muteber sûfîlerinin dua ve nasihatlerini almak isteyerek onları tekkelerinde ziyaret etmişlerdir. Bir kardeşlik nişanesi olarak onların manevî desteklerini, devlete itaatlerini, kendileriyle birlikteliklerini kadim bir anlayış olarak, kendinden önceki İslâm devletlerinden miras kalan bir davranış biçimi olarak Osmanlı Devlet’inde de devam ettirmişlerdir.

Cennet mekân II. Abdülhamid Han da 33 yıllık yönetimi sürecinde tüm dünya Müslümanlarını birlik, beraberlik ve kardeşlik düşüncesinde bir araya getirmek ve özellikle dış baskılara karşı Müslümanlar arasında dayanışma sağlamak amacıyla İttihad-ı İslâm düşüncesini ecdadın izinde uygulamaya koymuştur. Arap coğrafyasındaki topraklarını kaybetmek istemeyen Osmanlı Devleti dış güçlere karşı bir siyasî cephe oluşturmak için hilafetin gücünü kullanmış ve bunu yaparken bir takım tarîkatların veya tarîkat şeyhlerinin manevî gücünden yararlanmıştır. II. Abdülhamid Han’ın tahta çıktığı 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi İslâm’ı devletin resmî dini olarak açıklarken, Osmanlı sultanını da tüm İslâm dünyasının hamisi olarak tanımlamıştır. Bir anlamda Osmanlı padişahı tüm Müslüman camiayı himayesi altına almış olduğunun bu buhranlı dönmede bir kez daha hatırlatmıştır. II. Abdülhamid Han, birçok tarîkatla yakından ilgilenmiştir. Bu tarîkatlar arasında Kadirî, Rifâî, Şâzelî, Nakşbendî ve Medenî tarîkatları yer almaktadır. XIX. yüzyılda İstanbul’da rağbet gören Şâzelî-Medenî Tarîkatı II. Abdülhamid döneminde daha da önem kazanmıştır. Şeyh Zâfir’in tekkesi de Ebü’l-Hüda gibi Yıldız Sarayı’nın yakınında konumlanmıştır. Sultan Abdulhamid Han döneminde, Hamidiye Hicaz Demir yolu gibi ulaşım imkânlarının artmasıyla hac farizasını yerine getiren Müslümanların sayısı artmış, böylelikle Müslümanların birbiriyle olan münasebetleri özellikle Osmanlı toplumunun diğer Müslümanlarla yakınlaşmasını sağlamıştır. Mekke ve Medine’deki Müslüman dayanışması temin edilmiştir. Buradaki faaliyetler Hadimü’l-Haremeyn olan Osmanlı Halifesi’nin bölgede nüfuzu hissettirilmiştir. Hâsılı II. Abdülhamid Han; manevîyata, tekkelere, camilere hayrat hizmetlerine önem verirken, insanların gönüllerini de ihya etmiştir. Şimdi aziz milletimizin hatırasında ismi tertemiz bir şekilde rahmetle anılmaktadır. Selam ile.

Sultan Abdul Hamid II and The Spiritual Sources

Since its foundation, the Ottoman Empire gave importance to the sufi scholars and their orders and always showed respect to them. The Sultans were always aware that these sufi shaikhs’ prays were always with them in their each step. Not only in the Ottoman Empire period but also during Turkish- Islamic period, the Sultans and leaders visited the spiritual leaders of their time and had their prays.

Sultan Abdul Hamid II was interested in different sufi orders of his time. Among these were the Qadiri, Rifai, Shadhili, Naqshbandi and Madani orders. Especially, Shadhili-Madani order, which had attention by the community in Istanbul in the XIXth century, captured more attention during the reign of Sultan Abdul Hamid II.

Sayfayı Paylaş