MİMAR SİNAN

Türk’e şeref, dünyaya/cihana ise yüzlerce medeni eser veren bir sanatkâr, olarak tarihe damgasını vuran (geçen) Mimar Sinan, 1490 yılında Kayseri’nin Ağırnas köyünde dünyaya geldi. Çocukluğu ve gençliği bu köyde geçti. İlk tahsilini burada yaptı.
Sinan, çocukluk devresini geçtikten sonra, çevreden çıkarılan inşaat taşı sayesinde daha çok yapı işçiliğine yönelen bir ortamın içerisinde kişilik bulmaya çalıştı. O yıllarda, Selçukluların Kayseri’ye ve Kayseriliye emanet ettiği eserler onarım isteyecek duruma gelmişti. Doğal olarak bir eser aslında tabiat şartlarına ancak yüz yıl dayanabilir. Hâlbuki Selçukluların eserlerinin üzerlerinden üç asra yakın bir zaman geçmiş ve hâlâ bunlar ayaktadır. Ama büyük bir ihtimalle çoğu da zaman zaman onarım görme durumuna gelmiştir. İşte Sinan böyle bir ortamın içinde buldu kendisini. Bilhassa gençlik yıllarında bu eserlerin onarımında görev aldı. Böylece ilk defa ciddi ve nitelikli eserlerle yüz yüze geldi. Bu eserlerin onda uyandırdığı hayranlık duygusu ve idealizm aşkı ileriki yıllarda, ufkunun açılmasına vesile olacaktır. Nitekim bu da olmuş ve Sinan, 1512 yılında ilk defa Anadolu’dan devşirilen gençlerle birlikte İstanbul’a gidince bu yöndeki eğilimini ortaya koydu. Böylece, Türk mimarisinden “Sinan Üslubu”nun oluşmasını sağladı.
Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluş yıllarında başlayan fethedilen topraklardaki Hristiyan çocuklarını İstanbul’a getirip eğitme usulü, uzun yıllar bu şekilde devam etti. Bundaki maksat, bu çocukları eğiterek hem İslâm’a kazandırmak, hem de imparatorluğun hizmeti gerektiren birimlerinde çalıştırmaktı. Çelebi Mehmet ve oğlu İkinci Murat döneminde kaidesi kuralı belirlenen bu sistem, saray hizmetlerinin kaynağını meydana getiriyordu. Ancak, Yavuz Sultan Selim tahta çıkınca, fethedilen topraklardan alınan gençler uygulamasını Anadolu’ya da yaydı ve buradan da kabiliyetli çocuklar saraya getirilerek eğitime alındı. İşte, Sinan bu yeni uygulamanın başladığı dönemin ilk devşirmelerindendir. 22 yaşında iken İstanbul’a getirilmiş ve Enderun’da* eğitime verildi.
Enderun’dan Yeniçeri Ocağı’na
Sinan dokuz yıl kadar bir süre burada kaldıktan sonra, bu süre içerisinde katıldığı seferlerde dikkati çekti ve Yeniçeri Ocağı’na alınarak yolu açıldı. Onun, Enderun’daki eğitimi sırasında ve yeniçeriliği döneminde katıldığı belli başlı seferler şunlardır: Yavuz Sultan Selim ile 1514’te Çaldıran, 1516’da Mercidabık, 1517’de Ridaniye, Kanuni Sultan Süleyman ile 1521’de Belgrat, 1522’de Rodos, 1526’da Mohaç, 1529’da Viyana, 1532’de Almanya, 1534’te Tebriz ve Hemedan, aynı yıl Bağdat, 1537’de İtalya Korfu, 1538’de Buğdan seferlerine katıldı. Buralarda yeteneğini gösterdi ve dikkatleri üzerine toplamaya başladı. Onun, yeniçerilik döneminde katıldığı savaşlardan ikisinde gösterdiği başarısı, Mimarbaşılığının kapısını açtı.
1533 yılında Kanuni Sultan Süleyman ile Doğu seferi için Van Gölü’nün önüne gelinmişti. O dönemde buraya deniz deniyordu. Ordunun devam edebilmesi için gölün öbür tarafında olup bitenleri bilmek gerekiyordu. Çünkü yol birden bitmiş ve uçsuz bucaksız deniz ufku başlamıştı. Gölün kenarını dolanıp karşı tarafa geçildiğinde aniden düşmanın kucağına düşülebilirdi. Burada gemiler yaptırılmasını ve karşı sahile çıkarılarak durumun kontrol edilmesini emretti. Sinan bunun üzerine kolları sıvadı. Hemen üç kadırga yaptı. Üzerine toplar yerleştirdi. Komutayı da kendisi aldı ve göle açıldı. Karşı sahili ve daha derinleri kontrol etti ve emniyetin yerinde olduğunu tespit edince geri döndü. Bu başarısı üzerine kendisinde Yeniçerilikte önemli bir rütbe olan “Haseki”*lik verildi. Ordu da yoluna devam edip Tebriz ve Hemedan’ı fethetti.
Sinan’ın ikinci başarısı ise 1538’de Buğdan’a yapılan seferdir. Bu sefer sırasında Prut Nehri’ne gelindi. Nehir üzerinde ordunun mimarları ne kadar uğraştırılırsa da, askerin geçebileceği nitelikte bir köprü yapamadılar. Durumdan üzülen Kanuni Sultan Süleyman çareler düşünürken, Ona, Sinan’ı tavsiye ettiler. Padişah da görevi Sinan’a verdi. Sinan hemen işe başladı. On üç günde ordunun bütün ağırlıklarıyla geçebileceği muhteşem bir köprü inşa etti. Asker karşı tarafa geçti. Sinan bu defa döndü, yaptığı köprüyü tamamıyla yıktı. Buna bir anlam veremeyen Kanuni, Sinan’a, “Köprüyü neden yıktın bire Sinan?” diye çıkıştı. Sinan ise, saygılı bir eda ve tebessümle şu cevabı verdi:
“Sultanım, biz bu köprünün başına bir kule yaptık. Olur ya, arkamızdan düşman atlıları gelip bu küçük ve basit kuleye kendi bayraklarını dikerlerse, adı bir kale fethetmişe çıkar. Onlara bu fırsatı vermeyelim. Devletimiz emir buyururlarsa bu nehrin bir ucundan öbür ucuna sayısız köprü inşa ederiz. Şükür, sizin de, devletimizin de kabul buyurursanız bizim bu gücümüz var.” Bu cevap Kanuni’yi çok memnun etti. Yollarına devam ederek Buğdan’ı fethettiler. Bu olay üzerine de Sinan, İmparatorluğun “Ser Mimaran-ı Hassa”lığına (Baş mimarlığa) getirildi.
Elli yaşında Mimarbaşı olan Sinan’ın bu görevi üstlenmesinde eğitimi ve kabiliyetinin yanında, sentez yeteneği de büyük rol oynadı. Buna ülkeyi gezip görmesi, buralardaki eserleri yakından inceleme fırsatı bulması sebep olmuştu. Yakından gördüğü eserlerin hiçbirini kopya etmedi. Kendi duygularında pişirdiği, kendi yüreğinde inşa ettiği eserlerini dantel dantel taşa işledi, adeta onlara can ve şekil verdi.
Mimar Sinan’ın, Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklar gibidir. Bunların ilki, İstanbul Şehzâdebaşı Camii ve külliyesidir. Dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzâdebaşı Camii, daha sonra yapılan bütün camilere de öncülük etmiştir.
Süleymaniye Camii
Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. Kendi tabiriyle kalfalık döneminde yapılmıştır. Yirmi yedi metre çapındaki büyük kubbe, zeminden itibaren kademe kademe yükselen binanın üzerine gayet nispetli ve ahenkli bir şekilde oturtulmuştur. Süleymaniye Camii sade ve ahenkli görünüşü ile olgunlaşmış bir mimariyi temsil etmektedir. Sekiz ayrı binadan meydana gelen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Fatih’ten sonra şehrin ikinci üniversitesi olmuştur. Mimar Sinan’ın en güzel eseri, seksen yaşında iken yaptığı ve ustalık eserim diye takdim ettiği Edirne’deki Selimiye Camiidir. Bu camii için Mimar Koca Sinan şöyle der:
“Bunun minareleri hem nazik, hem de üç yollu olmakla gayet müşkil olduğundan, sanattan anlayanlar takdir eder. Ayasofya kubbesi gibi bir kubbenin İslâm ülkelerinde yapılmadığını söyleyip duran Kefere-i fecerenin (kâfirlerin)  mimar geçinen takımına cevap olmak üzere Allah’ın yardımı ile Selimiye kubbesinin altı zira (bir zira 50,8 cm) çapında ve dört zira derinliği ziyade eyledim.” Mimar Sinan birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eski eser korumacısı gibi davranmak zorunda kaldı. Bu konuda en kesif çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573’te Ayasofya’nın kubbesini onararak çevresine takviyeli duvarlar yaptı. Bu günlere sağlam olarak gelmesine sebep oldu.
Kurşunlu Camii
Bir asra yakın yaşayan Sinan, İstanbul’a ilk gittiği günden itibaren öldüğü güne kadar doğup büyüdüğü, ekmeğini yediği, suyunu içtiği, havasını teneffüs ettiği, terbiyesini aldığı şehirden, Kayseri’den bağını koparmadı. Birkaç defa buraya gelip gitti. Buradaki arazilerini korudu. Yakınlarına, Kayseri’ye ve Kayseriliye sahip çıktı. Kıbrıs’ın fethi üzerine Kayseri’den oraya ailelerin yerleştirilmesine (iskânına) ferman çıkınca, Padişah ikinci Selim’e gidip Kayserililerin Kıbrıs’a gönderilmemelerini sağladı. Güzel bir camii inşa ederek, eser mühürlerinden birisini de buraya vurdu. Bugün Kurşunlu Camii dediğimiz camiyi kendisi inşa etti.
Türk mimarisinin yetiştirdiği, İslâm âleminin en büyük mimarı Sinan; doksan yılın üzerinde bir hayat sürdü. Sai Mustafa Çelebi’nin, Tezkiret-ül Enbiya isimli eserinde yazdığına göre 364 yapıya (esere) imza attı. Bilinen eserleri; 84 câmi, 53 mescit, 56 medrese, 7 dârülkurrâ (Kur’an okulu), 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifâ (şifa sağlık yurdu), 5 suyolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 48 hamam. Hiçbir eseri diğerine benzemezdi.
Mimar Sinan’ın akustikte* vardığı nokta ulaşılamazdır ve günümüz mühendislerine bile parmak ısırtmaktadır. Süleymaniye ve Selimiye Camileri, en büyük eserleridir.
Eserlerinde sütunlar, duvarlar ve diğer kısımlar taşıdıkları yüke mukavemet edebilecek miktardan daha kalın değildir. Mimar Sinan, yapılarında ayrıca drenaj adı verilen bir kanalizasyon sistemi de kurmuştur. Bunların dışında yazın suyun ve toprağın ısınmasından dolayı oluşan buharın, yapının temellerine ve içine girmemesi için tahliye kanalları kullanmıştır.
Tedbirlerden biri, temelde kullanılan taban harcıdır. Sadece Sinan’ın eserlerinde gördüğümüz bu harç sayesinde, deprem dalgaları emilir, etkisiz hale gelir. Drenaj sistemiyle yapının temellerinin sulardan ve nemden korunarak dayanıklı kalması öngörülmüştür. Ayrıca yapının içindeki rutubet ve nemi dışarı atarak soğuk ve sıcak hava dengelerini sağlayan hava kanalları kullanmıştır. Koca Sinan, 1588’de İstanbul’da vefat etti. Süleymaniye Camii’nin yanında kendi yaptığı mütevazı ve sade türbeye defnedilen Sinan uzun bir ömrün arkasından yüzlerce eserini İslâm âlemine miras bırakarak ebedi âleme göç etti.

Kaynakça
*    Enderun: Sarayda harem ve hazine dairelerinin bulunduğu yer. Büyük sarayların iç bölümü. Devlet görevlilerini yetiştiren okul.
*    Haseki: Osmanlılarda bir görevde eskimiş olanlara verilen unvan. Bostancı Ocağının küçük dereceli subayları. Sarayda esirler arasından seçilen padişah gözdesi.
*    Hattatbaşı: El yazısı çok güzel olanların başı.
*    Doğancıbaşı: Av işlerini düzenleyenlerin başı.
*    Akustik: Ses dağılımı, yankılanım.

Sayfayı Paylaş