EMÂNETLERİN EHLİNE VERİLMESİ

EMÂNETLERİN EHLİNE VERİLMESİ

İnsan, içtimâî bir varlıktır, tek başına yaşayamaz. Toplumu meydana getiren fertler arasında ilişkiler zorunlu olduğu gibi iş bölümüne de ihtiyaç vardır. İş bölümü yapılırken, kişinin uzmanlık alanına da dikkat etmek gerekir. Buna “liyâkat sahibi olmak” denir. Bu bağlamda emânetle liyâkat arasında yakın bir ilişki vardır. Emânet, korunması gereken bir değerdir. Liyâkat de, kendisine verilecek emâneti taşıma yeteneğine sahip olmada kişinin uzmanlığıdır. Eğer toplumsal düzen iyi işlemiyorsa, sosyal, iktisâdî, dinî, kültürel, sanat, edebiyat, teknik vb. alanlarda istenilen düzeyde kalkınma ve gelişme süreçleri beklenilen taleplere cevap vermiyorsa, emânetlerin ehline verilmediğini gösterir. Torpil ve rüşvetin, iltimas ve adam kayırmacılığın yaygın olduğu bir toplumda geri sayım başlamış demektir.

İslâm, birey ve toplum hayatının bütün alanlarında olduğu gibi yönetim alanında da bir takım ilkeler ortaya koymuştur. Bunların başında din ve vicdan özgürlüğü, adâlet, eşitlik, seçim, ehliyet, emânet, şûrâ, biat gibi ilkeler gelir. Bu yönetim ilkeleri aileden tutun da şirketlerin ve devletlerin yönetimlerine varıncaya kadar her alanda geçerliliğini koruyan evrensel ilkelerdir.

Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinde, emâneti üstlenme ehliyeti ve emânetin ehline verilmesi son derece önem arz etmiştir. Çünkü emânet, korunması ve yerine getirilmesi gereken temel haklardandır. Hak sahibine hakkını, her işi ve görevi ona ehil olana vermek adâletle ilgilidir. Çevrenin korunması haklarından, Allah’ın haklarına, bütün can taşıyan varlıkların haklarından insanla insan arasındaki ilişkilerden kaynaklanan haklara varıncaya kadar emânet, geniş bir anlamlar dünyasına sahiptir. Bu durum, emânetin kamu görevi ve liderlik anlamıyla kullanıldığı pek çok rivâyette kendisini gösterir. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.v.), sahâbeden Ebû Zerri’l-Gıfârî (r.a.)’yi bir göreve tayin ederken ona şunları söylemiştir: “O bir emânettir. Kıyâmet gününde hakkıyla alan ve yerine getirenlerin dışındakiler için pişmanlık ve rüsvalıktır.1

Emânetler Ehline Verilmelidir

Âdil bir yönetim, eşitlik ve emânetleri üslenme ehliyeti ve bu ehliyetin kamu işlerinde gözetilmesi toplumsal düzenin sağlıklı işlemesinin olmazsa olmaz ilkelerindendir. Bu hakları gözetme, hak sahiplerine verme ve yerine getirme anlamına gelir. Böylelikle hak sahibine hakkını vermek, her işi ve görevi ona ehil olana yaptırmak anlamında adâletle ilgilidir.2 Adâlet, “hak” kavramıyla alakalı olup “hak edene hak ettiğinin verilmesi” ya da “haksızlık yapılmaması”dır. Haksızlık (zulm) adâletin zıddıdır. Mîzân ve mülk, adâletle kâimdir. Zulm ise, her ikisini de ifsâd eder. Mülkün devamını isteyenler, insanlar arasında adâletle hükmetmelidirler. Bu durum fonksiyonellik açısından; aşırılık ve ihmalkârlık arasında bir birleştirme noktası olan terazinin diline benzer. Bundan dolayı adâlete ve adâlet sistemine mîzân da denilir.3

Adâlet, doğal bir ahlâk kanunudur. Allah onu insanın özüne yerleştirmiştir: “Seni yaratan, şekillendiren ve ölçülü yapan (adl) O’dur.4 Her akıllı insan, objektif olarak adâletin iyi, zulmün kötü olduğunu anlar. İslâm bireysel ve toplumsal hayatın bütün katmanlarında hakkâniyet ölçülerine uygun davranmayı emreder ve her türlü ayrımcılığı da yasaklar.5 Çünkü hakkâniyet, bütünü gözeten ahlâkî anlamda bir tavırdır. Hakkâniyet, âdil olmayan kuralın değil, âdil olmayan sonuçların değiştirilmesi amacına hizmet eder. Dinde denkleştirici adâlet ise, herkesin eşit işleme tâbi tutulmasını öngörür. Özellikle yargılama, barış, şâhitlik ve alış-verişte böyle bir adâlet, toplumsal düzenin sigortasıdır. Bu bağlamda adâleti gözetmek toplumun çekirdeği olan aile içi ilişkilerden tutun da devlet yönetimine varıncaya kadar merkezî bir konum, değer ve öneme sahiptir.

Adâlet ilkesi, insanın fiilleriyle ilişkilidir. Başkalarının varlığıyla bir anlam ifade eder. Toplumda sosyal barış ve güvenin kaynağı, adâlet ve hakkâniyet ilkelerine uygun davranmaktır.6 Onun için toplumsal hayatta herkese insanca yaşama imkânı sağlayan sosyal adâlet hizmetleri, eşitlik üzerine değil, denge üzerine kurulmalıdır. Eğer aksi bir tutum olursa, bundan toplumsal düzen ve barış, zarar görür. Bu bağlamda hakkâniyet ölçüleri gözetilerek tatbîk edilmesi gereken adâletin -ister mahallî, isterse küresel düzeyde olsun- gerçekleştirilmesi için mücâdele vermek, insan onurunu korumanın doğal bir yoludur. Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den gelen rivâyetlerde, adâletle muâmele etmeyi terk ederek bir toplumda emânetlerin ehline verilmeyip, ehil olmayanlara verilmesi kıyâmet alâmetlerinden sayılmıştır. Bir toplantıda Rasûlullah (s.a.v.) etrafındaki sahâbîlere bir şeyler anlatırken, bir bedevî gelir ve “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sorar. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) sözünü kesmeyip konuşmasına devam eder. (O kadar ki) oradakilerden kimisi (kendi içinden) “Bedevîyi işitti ama sorusundan hoşlanmadı.”; kimisi de “Gâlibâ işitmedi.” diye durumu yorumlarlar. Derken Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) sözünü bitirince: “O, kıyâmeti soran nerede?” buyurur. Bedevî, “Benim, buradayım ya Rasûlallah!” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), “Emânet zâyi edildi mi kıyâmeti bekle!” buyurur. Bedevî, “Emânet nasıl zâyi olur?” dediğinde, Rasûlullah (s.a.v.)  da,  “İş, ehil olmayana verildi mi kıyâmeti bekle!” şeklinde cevap verir.7

Ünlü Kelâm âlimi İmâm Mâtürîdî (rahmetullahi aleyh), “Allah size emânetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor”8 âyetinde geçen “emânet” kavramına sınırlandırıcı bir yorum getirmek yerine, korunması ve yerine getirilmesi gerekli haklar bağlamında Allah-âlem, Allah-insan, insanla-insan arasında geçerli olan “her türlü emânet” görüşüyle daha kuşatıcı bir yorum yapmıştır. Âyetin, “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmeniz.” pasajındaki çağrının, doğrudan Müslümanların yöneticilerini muhâtap aldığını ifade eden İmâm Mâtürîdi, “emânetlerin ehline verilmesi” tabirinden inanç farklılığı gözetmeksizin “uzmanlık” alanının öne çıkarılması, bu konuda inanç ayrımı yapmadan bu işe kim daha uygun ve lâyıksa, emânetin ona verilmesi gerektiğini söyler.9

İşe Ehil Olma, İlke Edinilmelidir

İmam Mâtürîdî bu görüşünün meşrûiyetini, yukarıdaki âyetin iniş sebebiyle ilişkilendirir. Rivâyetlere göre, Mekke’nin fethinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in amcası Hz. Abbas, Kâbe’nin anahtarlarının o dönemde henüz Müslüman olmayan Şeybe evlâdından alınarak kendisine verilmesini istemiştir. Rasûlullah (s.a.v.) da bu isteğini yerine getirmiştir. Bunun üzerine emânetlerin ehline verilmesi ile ilgili âyet inince, Hz. Peygamber (s.a.v.) Kâbe’nin anahtarlarını tekrar amcasından alarak, henüz Müslüman olmayan Şeybe evlâdına geri vermiştir.10 Bu uygulama bize, bürokrasideki görevlendirmede etnik ve inanç farklılığından ziyâde “işe ehil olma” liyâkatinin öne çıkarılması gerektiği fikrini veriyor. Anlaşıldığı kadarıyla İmam Mâtürîdî de bu anlayışı destekliyor. Kaldı ki onun, emânetlerin ehline verilmesi, yöneticilerin adâletle hükmetmesi gibi konuları doğrudan idârî yapı ile bağlantılı hale getirmesi, din-siyâset ilişkileri konusundaki tavrını yansıtıyor.

Emânetlerin ehline verilmesi toplum hayatının her alanında geçerli bir kural olmalıdır. Aynı kural yönetim işlerinde de geçerlidir. Hepimizin, içinde yaşadığı topluma karşı sorumlulukları vardır. Bu sorumlulukların başında vatandaşlık görevleri gelir. Bunlardan birisi de seçme ve seçilme hakkıdır. Millî iradenin tam olarak tecellî etmesi için sandığa gitmek ve oradan çıkan sonuçlara rızâ göstermek bunlardan birisidir. Meselâ gerek yaşadığımız il ve ilçenin idaresini üslenecek olan belediye başkanlarını seçmede ve ülkenin yönetimiyle ilgili milletvekillerini seçmede oy kullanmak da bir emânettir. Çünkü bir seçim yapacağız. Seçilen aday, belli bir süre bizi yönetecektir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.11 kavli, bizim için yol göstericidir. İster seçilen, isterse seçen birisi olalım, hepimizin bu hakları yerine getirmede bir takım ölçüleri olmalıdır. Bunun başında seçilecek insanların liyâkati gelir. Ayrıca onlarda aklı kullanma, siyâset, ileri görüşlülük, fikir üretme, sosyal girişimcilik, milletin değerleriyle özdeş olma, beceri, kâbiliyet, yetenek ve ufuk genişliği gibi nitelikler bulunmalıdır. Köy, mahalle ve şehirlerimizin geliştirilmesinde kültürel yönden tutun da çağdaş yapılanmalara varıncaya kadar hep yükselen bir grafik izlenmelidir. Seçeceğimiz insanlarda bu işe ehil olmaları kadar, bu milletin dinine, inancına, mefkûresine, medeniyet anlayışına bağlı olan insanlardan olmalarına da dikkat etmeliyiz. Çünkü vereceğimiz oy, sorumluluk yüklediğimiz insanın kar ve zararına, günah ve sevâbına ortak olmamızı gerektirecektir.

Sonuç

İman, emniyet ve emânet arasında yakın bir ilişki vardır. Gerek toplum yöneticileri ve gerekse yönetilenler arasında güven duygusunun tesis edilmesi büyük önem taşır. Bu duygunun toplum fertleri arasında bulunmaması, toplumun birlik ve beraberliğini olumsuz yönde etkiler Bu özelliği kaybeden milletin varlığı çöker, huzuru bozulur. Kendilerine kamu görev ve sorumluluğu yüklenecek olan kimselerde aranacak özelliklerin başında dürüstlük, güvenilirlik, emâneti üslenmede liyâkat sahibi olma gelir. Toplumda işler, işbölümüne göre yürür. Eğer bir toplumda emânetler, uzmanlık alanına göre değil de; torpile, rüşvete, iltimasa, adam kayırmacılığa ve ahbap-çavuş ilişkilerine göre yürütülürse, o toplumda kalkınma ve gelişme olmadığı gibi kısa zamanda da çöküş yaşanır. Tarihin bir daha tekerrür etmemesi için, hayatın her alanında emânetleri ehline verme ilkesi bir kural olarak yaşatılmalıdır. Bundan bütün toplum kesimleri fayda görecektir. İslâm’ın da emri budur.

Dipnot

* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ

  1. Müslim “İmâre” 16.
  2. Geniş bilgi için bakınız. Nevin A. Mustafa, İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul: İz Yayıncılık, 1990, s. 94–95.
  3. 57/Hadîd, 25.
  4. 82/İnfitâr, 7.
  5. Bkz. 16/Nahl. 90; 5/Mâide, 8.
  6. Krş. 4/Nisâ, 135
  7. Bkz. Buhârî “İlim” 2; “Rikâk” 35.
  8. 4/Nisâi 58; 33/Ahzâb,. 72.
  9. Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, tahk. Mehmet Boynukalın, İstanbul: Dâru’l-Mîzân, 2005, III, 288.
  10. Bkz. Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, III, 287-88; İbn Hişam, Ebû Muhammed Abdülmelik, es-Siyratü’n-Nebeviyye, tahk. Tâhâ Abdurrahman Sa’d, Beyrut, 1411 h.,V, 74.
  11. Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 146.

Sayfayı Paylaş