BAHÂEDDİN MUHAMMED NAKŞBEND (K.S.)

BAHÂEDDİN MUHAMMED NAKŞBEND (K.S.)

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE –  Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK

Bahâeddîn Nakşbend (k.s.), Abdulhâlik Gucdevânî’nin hafî zikir esasına dayalı olarak kurduğu Hâcegân tarikatının unutulmaya yüz tutan prensiplerini ihya ettiği için yeni bir tarikat kurucusu olarak telakki edilmiştir.

Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’in ismi Muhammed Bahâeddîn b. Muhammed, nesebi; el-Buhârî, unvanı; Şâh-ı Nakşbend (k.s.), nisbesi; Üveysî’dir.

Hâce Bahâeddîn (k.s.), Buhara’nın bir fersah kuzeyindeki Kasr-ı Hinduvân köyünde dünyaya geldi. Sonraları Kasr-ı Ârifân adını alan bu köy, bugün Buhara’nın Kağan ilçesinde bulunmakta olup Bahâeddîn kışlağı (köyü) olarak anılmaktadır. Genel kabule göre Hâce Bahâeddîn (k.s.), Muharrem 718/Mart 1318’de doğmuştur. Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’in doğduğu yıllar, bir asır önce teşekkül eden Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarıydı.

Hâce Bahâeddîn (k.s.)’in yetişmesinde babasından ziyade dedesinin etkin olduğu anlaşılmaktadır. Semâsî’nin müridi olan dedesi Nakşbend’i gençliğinde Semerkand’a götürüp sûfî meclisleriyle tanıştırmış ve tasavvufa ilgi duymasını sağlamıştır. Kaynaklarda Nakşbend’in ayrıca sâliha bir ninesinin olduğu kaydedilmiş ise de bunlar hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. On sekiz yaşlarındayken evlenen Nakşbend’in eşi hakkında ise hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır. Bazı eserlerde köle ve cariyesinin olmadığı söylenmesine rağmen hizmetini gören bir cariyesinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Nakşbend’in Bîbî Seşenbe isminde bir teyzesinin olduğu, sonraki asırlarda bir dileği olan kişilerin onun adına yemek hazırlayıp dağıtmayı gelenek hâline getirdikleri bilinmektedir.

Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’in ilk üstadı, hem dedesinin hem de babasının şeyhi olan Muhammed Baba Semâsî idi. Kendisinin doğumunu “Benim burnuma bu evden bir er kokusu geliyor.” diyerek müjdeleyen ve onu üç günlük bir bebekken mânevî evlatlığa kabul edip terbiyesini halifesi Emir Külâl’e havale eden Semâsî’dir. Ancak seyr ü sülûkünü yanında tamamlayıp mânevî emaneti aldığı mürşidi, Emir Külâl hazretleridir.

On sekiz yaşına kadar Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’in tahsil ve terbiye tarzına dair kaynaklarda herhangi bir bilgiye rastlanmaz. Ancak dedesinin onu tasavvuf erbabı ile tanıştırmak ve sohbetlerden faydalanmasını sağlamak maksadı ile Semerkant’a kadar götürmüştür. Bu da onun tahsil ve terbiyesi ile ailesinin yakından ilgilendiğini göstermektedir. Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’in Semerkant’ta ilim tahsilini tamamlayıp evlenmesinden kısa bir süre sonra Semâsî vefat etti. Bu arada Kasr-ı Hinduvân’a gelen Emir Külâl, Hâce Bahâeddîn (k.s.)’e şeyhinin vasiyetini hatırlatarak onun mânevî eğitimiyle meşgul olmaya başladı.

Müridlik döneminde zaman zaman tekke hizmetlerin¬de çalışan Hâce Bahâeddîn (k.s.), ayrıca Emir Külâl’in halifelerinden Bahâeddîn Dîggerânî/Kışlâkî’den hadis tahsili yaptı, Şemseddîn Külâl’den de Irak meşâyıhın murakabe usûlünü öğrendi.

Şâh-ı Nakşbend (k.s.), dervişlik günlerinde, kendi aralarında konuşan iki kişinin sohbetlerine iştirak edip onları can kulağı ile dinlerdi. Allah (c.c.) hakkında konuşurlarsa, sevinir ve hoşnut olurdu. Allah (c.c.)’tan başka bir şeyden bahsederlerse üzülür, kederlenir ve oradan hemen uzaklaşırdı.

Emir Külâl’in yanında tarikat ve erkânını öğrendiği dönemlerde gördüğü bir rüya üzerine, kendisinin doğumundan yaklaşık bir asır önce (617/1220) vefat etmiş olan Abdulhâlik-ı Gucdevânî’nin ruhaniyetine intisap eder ve “üveysî” lakabını alır. Bahâeddîn Nakşbend (k.s.)’in mânevî terbiyesi Abdulhâlik-ı Gucdevânî’dendir. Bu yüzden kendisi Hâcegân silsilesindendir. Dolayısıyla Nakşbendîlik, bir yandan Kasam Şeyh ve Halil Ata vasıtasıyla Yesevîlik tesirinde kalmakta, diğer taraftan Abdulhâlık-ı Gücdüvânî’nin yolunu devam ettirmektedir. Abdulhâlık-ı Gücdüvânî, Ahmed Yesevî’den sonra Yûsuf Hemedânî’nin halifesidir. Bahâeddîn Nakşbend (k.s.)’den sonra Nakşbendîlik, Maveraunnehir ve Horasan Türkleri arasında yaygınlık kazandı. Dolayısıyla Yesevîliğin nüfuz sahasını çok daraltmıştır. Nakşbendîlik genel özellikleri bakımından Yesevîlik’ten pek farkı bulunmamaktaydı. Nakşbendîliğin Orta Asya’da kısa zamanda yayılmasını, Yesevîliğin hazırladığı zemine borçlu görmekteyiz.

Çağına yetişmeden, yüz yüze görüşmeden feyiz aldığı “üveysî” mürşidi Abdulhâlik-ı Gucdevânî, ona âlem-i mânâda şu nasihatte bulunur: “Oğlum Bahâeddîn! Zikr-i İlâhîden fariğ olma! Mahlûkata halisane hizmet et. Çünkü Hakk’a giden yol, hizmetten geçer. Ayağını şeriat seccadesine koy, emir ve nehiyde istikamet üzere ol. Daima azimetle amel et, sünnete ittiba et, ruhsatları bırak, bidatlerden kaç. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler senden hizmet bekliyor. Hafî zikre sarıl. Allah (c.c.) yâr ve yardımcın olsun.”

Hâce Bahâeddîn (k.s.) bu dönemde Buhara’nın Kasr-ı Ârifân köyünde ikâmet etmekle birlikte Buhara’nın yanı sıra Mâverâünnehir’in Nesef (Karşı), Gadîvet, Keş (Kîş, bugünkü Şehr-i Sebz), Harizm ve Kermîne gibi bölgelerine de giderek sohbetler yaptı ve buralarda birçok mürid edindi. Onun şöhretini duyup sohbetini dinlemek ya da intisap etmek için Semerkand gibi büyük şehirlerden gelenler de vardı Buhara’nın önde gelen âlimlerinden Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf b. Mahmûd el-Hâfızî el-Buhârî’nin Hâce Bahâeddîn (k.s.)’e intisap etmesi ise önemli bir dönüm noktası oldu. Bu zâtın ardından Buhara âlimleri ve talebeleri yoğun bir şekilde Hâce Bahâeddîn (k.s.)’in sohbet halkasına katılmaya başladılar. Bu durumdan endişelenen bazı âlimler böyle giderse medreselerin boş kalacağını söyleyip Nakşbend hakkında dedikodu yapmaya başladılar. Sonunda Hâce Bahâeddîn (k.s.) ile bazı Buhara âlimleri bir mecliste buluştular. Hâce Bahâeddîn (k.s.); “Tarikatımızı size anlatalım, eğer şeriata ve sünnete aykırı bir husus varsa söyleyin ondan vazgeçelim.” dedi. Âlimler bu konuda söyleyecek bir şey bulamadılar ve “Tarikatınız istikamet üzeredir, itirazımız yok.” dediler. Bazıları; “Giydiğiniz külah şöhrete sebep olmaktadır.” deyince Hâce Bahâeddîn (k.s.); “Mademki külahım tartışma konusu oldu, onu giymemek daha doğrudur.” deyip başındaki külahı çıkardı ve bir fakire verdi. Bu hadiseden sonra Nakşbend’in ulema nezdindeki itibarı bir kat daha artmış oldu.

Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’in tasavvufî görüşlerini ihtiva eden herhangi bir eseri bugüne ulaşmadığı için bu konuda ancak kendisi hakkında telif edilen eserlerde nakledilen menkıbelerden hareketle bazı sonuçlara ulaşmak mümkün olmaktadır.

Çok mütevazı bir hayat yaşayan Hâce Bahâeddîn (k.s.) haramlardan titizlikle sakınır, ruhsat yolundan çok azimet tarikini seçerdi. Misafirlere ikramdan hoşlanır, hediyeye hediye ile mukabele etmeye çalışırdı. Mahlûkatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı. Misafirlerine çok saygı gösterir, ona uymak maksadı ile gerekirse orucu bozmanın bile caiz olacağını söylerdi. Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’in asla hizmetçi ve cariyesi yoktu. “Kulluk ile efendilik olmaz, zaten kendim kulum.” derdi. Müridlerine dinî kaidelere uymayı, takvayı ısrarla tavsiye eder ve velîlik derecelerine bu şekilde ulaşılabileceğini söylerdi. Tarikatını, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine ve ashâbının sözlerine tâbî olmak diye özetleyen Şâh-ı Nakşbend (k.s.), ilme ve âlimlere karşı son derece saygılı idi. Bu yüzden birçok âlim kendisine intisap etmişti, iyi bir hadis eğitimi gördüğü için sohbetlerinde bazen hadisleri izah eder, tasavvufî şerhler yapardı. Arapça, Türkçe ve Farsçaya vâkıftı. Dinî kaidelere uymada hassas olmakla birlikte tasavvuf yolunda yüksek makamlara ulaşmanın çok ibadet ve mücâhedeyle değil, Allah (c.c.)’ın lütfu ile gerçekleşebileceğine inanırdı.

Şâh-ı Nakşbend (k.s.), ileri ufuklara bakmayı, daima yükselmeyi öğütleyen bir mânâ sultanıydı. Müridlerin; “Eğer himmetinizi yüksek tutmaz, oyununuzu büyük oynamazsanız, size hakkımı helâl etmem. Üstün himmetle öyle olmalısınız ki, ayaklarınızla başıma basmalısınız. Yani sizin mânevî dereceniz, benden daha yukarılara ulaşmalı.” Diğer yandan Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’e göre, müridin üzerinde meydana gelen tüm sıfat ve güzellikler, aslında şeyhin, lütuf merdivenleri sayesinde gerekleşmektedir. Çünkü mürşidin himmeti, müridin himmet burağına bindirilmiş hâli gibidir.

Kemâl ve marifetin hasep ve neseple değil, iktisapla olduğuna inanan Şâh-ı Nakşbend (k.s.), “Sizin silsileniz nereye ulaşır ve kime dayanır?” diye soran muhatabına; “Silsile ile kimse bir yere ulaşamaz.” diye karşılık verir.

Tarikatını sohbet esası üzerine kurmuştu. Halveti uygulamaz, onun yerine Gucdevânî’nin “halvet der encümen” yani halk içinde Hak ile olmak prensibini esas alırdı. Tarikatında cehrî zikir ve semâ da yoktu. Azimetle amel etme düşüncesiyle hafî zikir yapardı. Bununla birlikte cehrî zikri ve semâyı da inkâr etmezdi. Bu konuda: “İnkâr nemî konîm ve în kâr nemî konîm: İnkâr etmiyoruz ama bu işi de yapmıyoruz.” şeklindeki sözü meşhurdur.

“Yolumuz sohbet yoludur, halvette şöhret, şöhrette de âfet vardır. Hayır cemiyettedir. Cemiyet de dostların birbirini nefy şartıyla sohbettedir. ‘Geliniz bir an iman edelim.’ sözünün anlamı şudur: Eğer bu tarikatın taliplerinden bir cemaat sohbet ederlerse hayır ve bereket çokça olur. Buna devam ve ısrar ise hakiki imana ulaşmaya vesile olabilir. Bizim tarikatımız urve-i vüska/kopmayan kulptur. Peygamberimiz’in eteğine sarılmaktır. Sahabe-i kiramın sözlerine uymaktır. Bu tarikatta az amel ile çok fetihler hâsıl olur. Fakat sünnete uyup onu gözetmek büyük bir iştir. Hak dostlarından biriyle sohbet eden sâlike düşen, kendi hâline vakıf olmak, sohbet zamanı ile önceki zamanı mukayese etmek, arada fark bulursa ‘İsabet ettin, sakın bundan ayrılma.’ hükmüyle o şeyhin sohbetini ganimet bilmektir.” diyen Bahâeddîn Nakşbend (k.s.), sohbeti genel anlamda ve halvetin zıttı olarak kullanmıştır. Bahâeddîn Nakşbend (k.s.)’in bu konuda şöyle söylediği nakledilir:

“Bizim sohbetimize gelenlerin bazısının gönlünde muhabbet tohumu vardır, dünyevî alâkaların dikenleri arsasında bu tohum gelişememiştir. Bu durumda bizim vazifemiz o dikenleri temizlemektir. Bazılarının gönlünde ise muhabbet tohumu yoktur. Burada vazifemiz tohum oluşturmaktır.”

Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’in tasavvuftaki terbiye metodu, her davranışa dikkat etmek ve kesin olarak helâl olmayan şehvet ve arzulardan kaçınmaktı. Özellikle helâl rızk kazanıp helâl lokma yemeye önem verirdi. Hâce Bahâeddîn (k.s.)’in şu sözleri, müridlerinin tasavvufî eğitiminde izlediği yolu göstermesi açısından dikkat çekicidir: “Biz müridi dilersek cezbe, dilersek sülûk yoluyla terbiye ederiz. Bu bizim elimizdedir. Sohbetimize gelenlerden bazılarının gönlünde muhabbet tohumu vardır. Ama dünyevî alâkalar yüzünden gelişip büyüyememiştir. Bizim vazifemiz o alâkaları temizlemektir. Bazılarının ise gönlünde muhabbet tohumu yoktur. Burada bizim vazifemiz tohum oluşturmaktır. Zikir telkini, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bundan sonra iyi bir netice oluşması için amel etmek müride aittir.”

Dipnot
  1. Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 219-256. sayfalarından özetlenmiştir.

 

Sayfayı Paylaş