“PÎRE CANDAN UYMAK” DÜNYEVÎLEŞMEKTEN KURTULMAK

somuncubaba-199-6pire_cadan

Tasavvufi literatürde “mürşid/pîr” kendisine intisab eden saliklere istidat ve kabiliyetlerine göre, manevi olgunluğa eriştirmek üzere rehberlik ve önderlik eden, faydalı ve zararlı olanı gösteren, kemale erdiren yani olgunlaştıran, onların kalplerine Allah sevgisini yerleştirmeye çalışan kişiye denir.1 “Mürid’”in kelime anlamı ise isteyen demektir. Tasavvufî terim olarak; iradesini Hakk’ın ve şeyhinin iradesine teslim etmiş kimseye denir.2 Özellikle tasavvufî hayata giren veya girmek isteyen bir kişinin bir mürşid bulması gerektiği Müslümanlık anlamında zaruri bir durum değilse de tasavvufî kültürde gerekli görülen bir durumdur. Mutasavvıflardan Sülemi bu durumu şu şekilde açıklar: “Tasavvuf öyle bir hakikattir ki ne dilin ne de sözün olmadığı yerde olur. Tasavvuf, ehil olan kimselere, evliya ve pîran tarafından gelen bereketlerden (onların) adab ve ahlakının tesirlerinden meydana gelir.”3

Tasavvufun esas ilgi alanını, insanın kalbi ve ruhî hayat seviyesine çıkartılması, kalbin tasfiyesi ve Allah tarafından lütfedilmiş latifelerin yaratılış gayelerine uygun inkişaf ettirilmesi ve yönlendirilmesi şeklinde özetlemek mümkündür. Tasavvufî düşüncede özellikle insanın melekî yönlerinin inkişaf ettirilmesi, sathi olan kulluk şuurunun derinleştirilmesi ve kâmil mü’min olma hedefinin yakalanması usta bir rehber ve yol gösterici ile gerçekleşebilir. Başka bir deyişle derviş veya diğer bir ifadeyle müridlerin tarikatın seyru sülük esaslarına göre yetiştirilmesi ve denetlenmesi gerekmektedir. Neticenin hâsıl olması ise ancak mürşid-mürid münasebetinin sağlıklı işlemesi ile mümkün olacaktır.4 Tasavvuf olgun insan yetiştirmeyi amaçlar. Esas itibariyle de tasavvuf bir gönül terbiyesidir. Gönül de insanda bulunduğu için tasavvufun konusu insandır, gayesi ise onun kalbî yönünü eğiterek olgunlaştırarak kemal derecesine ulaştırmaktır denilebilir. Bu noktaya ulaşan kimseye insan-ı kâmil, mürşid-i kâmil, pîr denir.5

Mutasavvıflar, genelde iki türlü edepten bahsederler: Birincisi şekli, zahiri edep ki; ameli, riyadan ve münafıklıktan korumaktır. İkincisi de batını edeptir ki; kalbi, şehvet, itiraz ve iradede zayıflık vs. gibi olumsuz şeylerden temizlemekten ibarettir. Bunu başarmış bir müridin belki de en bariz vasfı mürşidine karşı alabildiğince saygı içerisinde bulunmasıdır. Müridin, ortam itibariyle oluşabilecek bir kusur ve hatayı kendi nefsine nisbet etmesi yine bu adabın gereğidir.6

Es-Seyyid Osmun Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurur:

Gönül evini yuyana varlığı elden koyana

Pîrine candan uyana gam-ı firak neyler neyler7

(Sevgilinin konuk edildiği gönül hanesini dünyevî kirlerden, makam tutkusundan, kötü duygu ve düşüncelerden temizleyen, gurur, kibir, haset, ihtiras gibi kendinde varlık hissi veren hastalıkları bırakarak, kendine yol gösteren mürşid-i kâmile uyan kimseye ayrılık hüznü/acısı etki etmez.)

İnsanın, insan olabilmesi için nefsini tezkiye etmesi, kötü ahlakını değiştirmesi ve batınen temizlenmesi gerekir. Bunu bir başına yapamaz. Mutlaka bir mürebbi, bir mürşid-i kâmil bulacak, bir pîrin rahle-i tedrisinden geçecek, onu severek, ona uyarak ve ona tabi olup onun feyz, nazar ve himmetiyle insan mertebesine yeniden erişecektir. Allah’a ulaştıracak hakikat yolunda yürüyebilmek için bir mürşid-i kâmilin hatta bütün pîranın izini takip eden, nasihatlerini tutan, bir tarikat yoluna intisap eden kimseler öncelikle dünyevileşmeden korunmalıdır. Dünya malına ve dünya makamlarına itibar etmemelidir.

Tasavvufta insanın asıl hedefi Hakk’a ulaşmaktır. Bu hedef asla unutulmamalıdır. Hak yolunda bazen kötü ve çirkin şeyler insanın karşısına çıkıp ona engel olmaya çalışır, bazen de iyi, doğru ve güzel şeyler ona ayak bağı olur. Mevlânâ konuyla ilgili görüşünü Hakîm Senâî (ö.525/1131)’den naklettiği ‘Küfür olsun, iman olsun, seni yoldan alıkoyan, geri bırakan her şey birdir. Aralarında fark yoktur. Seni Dost’tan uzaklaştıran ister çirkin olsun, ister güzel; ikisi de birdir.’ sözüyle başlayan beyitleriyle açıklar. Ona göre Allah’tan başka şeylere takılıp kalmak gayretullaha dokunur. Bu nedenle mürid hiçbir zaman asıl gayesinin Allah’a varmak olduğunu unutmamalıdır. Mevlânâ ısrarla yol göstericiye değil, gösterdiği yola ve yöne bakmak gerektiğini bildirir. Mürşid müridin yolunu aydınlatan bir nur, bir ışıktır. Işığa değil, ışığın gösterdiği tarafa bakılmalıdır. Zira ışığa bakmak bazen gözlere zarar verir; onları kör eder. Mevlânâ müride, nihai olarak öteler ötesini görmeyi öğütler. Bu manada mürşid son tahlilde bir yol göstericiden ibarettir; ona takılıp kalmamak gerekir. İnsan, yönünü sebepler sebebi olan Allah’a çevirmeli, O’na dayanmalı, O’na güvenmelidir. Zaten velilerin ve insanlara yol göstericilik yapan mürşidlerin görevi, onları Hakk’a yöneltmektir.8

Pîre candan uymanın esas şartları öncelikle bu önemli hususlar olduğunu Hulûsi Efendi Hazretleri bize beyitleriyle hatırlatıyor. O zaman bu yazımızda dünyayı değil, bâki olan Allah’ı arzulayan İslâm büyüklerinin hatıralarıyla konuyu izaha çalışalım.

Geçici Dünya Nimetleri

Bu fani âlemde geçici dünya nimetleri Müslümanlar için bir imtihan vesilesidir. Akıllı mü’min gönlünde dünyalığa dair bir yer ayırmadığı gibi eline geçeni de Allah rızası için elden çıkarabilecek erdeme sahip olandır. Sevgili Peygamberimiz bir gün dünya nimetlerinin aldatıcılığından bahsederek, kaygılarını şu şekilde dile getirir:

“Sizin için korktuğum şeylerden biri de, Cenab-ı Allah’ın size vereceği dünyanın ziynet ve güzelliğidir.”9

Peygamberimiz (s.a.v.) bir taraftan zengin olup da infakta bulunan zengin Müslümanları övmüş diğer taraftan da hayır noktasında ihmalkâr davrananları her zaman uyarmıştır. Zenginliğin infakla ancak bir değer taşıdığını aksi takdirde sosyal ve manevî tehlikelere yol açabileceğini sık sık hatırlatan Hz. Muhammed (s.a.v.), takvasız bir zenginliğin kişi üzerindeki menfî etkilerinin olacağını her zaman hatırlatmıştır. Yine bir keresinde sahabi Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrah (r.a.), Peygamberimiz’in emriyle Bahreyn’den topladığı cizyeleri Medine’ye getirip Peygamberimiz’e teslim etmişti. Mescid-i Nebevî’de sabah namazını kıldıktan sonra Hz. Ebû Ubeyde, oradan ayrılmıştı. Ne var ki; diğer yoksul sahabiler, bir türlü camiden çıkmıyordu ve Peygamberimiz’i izliyorlardı. Rasûlullah (s.a.v.)’da onlara tebessüm ederek baktı ve şöyle dedi:

“Zannederim ki Ebû Ubeyde’nin geldiğini ve onun bir şeyler getirdiğini haber aldınız.” Sahabiler, “Evet, ya Rasûlallah” dediler. Rasûl-i Ekrem, bunun üzerine onlara şu çarpıcı ger-çekleri anlattı: “Sizi müjdelerim, hepiniz mesrur (mutlu) olacaksınız. Allah bilir ki, ben sizin yoksulluğa uğramanızdan endişe etmem. Endişem, dünyanın sizden öncekilere açıldığı gibi size de açıldığı zaman sizin rekabete düşmeniz, eskiler gibi rekabetle meşgul olmanız, onlar gibi iğfal olunmanızdır.”10

Peygamberimiz (s.a.v.), bu sözleriyle ümmetinin ileride maddî yönden refaha kavuşacağını müjdelemekle beraber zenginliğin hırs ve rekabet gibi doğurabileceği değişik sosyal sapmaların manevî tehlikelerine de işaret etme ihtiyacı duymuştu.

Hz. Ali (r.a.) ve Üç Altın

Dünya malına hiç kıymet vermediği için, Rasûl-i Ekrem’in Sultanu’l-Esfiya/Cömertler Sultanı dediği Hz. Ali’nin yanına bir gün fakir bir bedevi gelir. Hz. Ali “Bir isteğin mi var?” der. Bedevi, utancından diliyle bir şey söylemeyip işaretle bildirir. Hz. Ali, yanında bulunan iki giyeceğin ikisini de bedeviye verir. Bedevi sevinerek güzel bir beyit okur. Beyit, Hz. Ali’nin çok hoşuna gider ve çocukları için ayırdığı üç altının hepsini bedeviye verir. Bedevi, “Ey emire’l-mü’minin, beni kendi diyarımın en büyük zengini ettin.” der. Hz. Ali de şu hadis-i şerifi nakleder: “Herkesin değeri, söylediği güzel sözlere, yaptığı iyi işlere göre ölçülür.”11

Hz. Hasan (r.a.)’ın Hz. Ali (r.a.)’den Aldığı Zenginlik Dersi

Haricilerden birisi, Hz. Hasan’ın babası Hz. Ali (r.a.)’ye bir suikastte bulunmuş ve zehirli bir kılıçla yaralamıştı. Ağlayarak başucuna giden Hz. Hasan, babasının “Niçin ağlıyorsun?” sorusuna “Sen dünyanın son, ahiretin ilk günündesin.” cevabını verdi. Hz. Ali ağlamamasını söyledi. Sonra da kendisine bazı öğütleri olacağını, bunları iyi muhafaza etmesini, bunu yaptığı müddetçe her zaman faydasını göreceğini söyledi. Hz. Hasan’ın, “Nedir onlar babacığım?” demesi üzerine de bunları şöyle sıraladı:

“En büyük zenginlik akıldır. En büyük fakirlik ahmaklıktır. Bilgisizliğin en büyüğü kendini beğenmektir. Üstünlüğün en büyüğü de güzel ahlaktır. Sana ahmaklarla arkadaşlık yapmamanı tavsiye ederim, çünkü ahmak biri sana yardım edeyim derken seni zarara sokar. Yalancılarla da arkadaşlık etme; çünkü böylesi uzağı yakın, yakını uzak gösterir. Cimrilere de yaklaşma; çünkü cimri, muhtaç olduğun bir şeyi en çok muhtaç bulunduğun bir sırada senden esirger. Kötü kimselerle de arkadaşlık etmemeni tavsiye ederim, çünkü kötü adam seni ucuza satar.”12 Bu konuşmadan sonra Hz. Ali, Hicrî 60/Miladî 661 yılında şehit olarak ruhunu teslim etti.

“Allah, Kibirlenenleri Sevmez”

Hz. Hasan (r.a.), gurur, gösteriş ve kibirden uzak mütevazı bir hayat yaşadı. Fakir-zengin ayırt etmeden herkesin davetine icabet ederdi. Bir gün bineğiyle bir grup bedevinin yanından geçiyordu. Kuru ekmek yiyorlardı. Onlara selam verdi. Bedeviler selamını aldılar, “Ey Rasûlullah’ın torunu, buyur, bizimle birlikte yemek ye!” dediler. Hz. Hasan da bineğinden indi ve “Elbette Allah, kibirlenenleri sevmez.” diyerek, hemen yere oturup onlarla birlikte kuru ekmek yedi. Ayrılacağı zaman da “Ben sizin davetinizi kabul ettim, siz de bana buyurun!” dedi. Böylece sofralarında kuru ekmek dışında bir yiyecek olmamasına rağmen kendini sofraya davet eden bedevileri kendi evinde misafir etmiş, onları yedirip içirdikten sonra bol miktarda harçlık vermiştir.13

“Dünyayı İsteyen Kimseyi Dünya Yere Vurur!”

Hz. Hasan (r.a.), yeri geldiğinde insanlara öğütte bulunur ve sosyal hayata dair örnek teşkil edecek davranışların sergilenmesini isterdi. Sosyal içerikli nasihatlerinden birisinde şunları dile getirmişti:

“Dünyayı isteyen kimseyi dünya yere vurur! Dünyaya kalbini bağlamayan kimseyse dünyadan kim yerse yesin umursamaz. Dünyayı seven kimse zenginlerin kölesi olur. Dünü ile bugünü eşit olan ziyandadır, dünü bugününden iyi olan kimse de zarardadır. Kendini mükemmel gören kimsenin noksanı çoktur. Yumuşak huyluluk insan için ziynettir. Vefakârlık servettir. Acelecilik hafifliktir. Kalbini dünyaya bağlayan kimselerle oturup kalkmak lekedir. Kötü insanlarla beraber olmak ise şüphe doğurur.”14

Dinimi Dirhemle Satın Alamazsınız

Hz. Abdullah b. Ömer (r.a.) dünyevî makamlarda hiçbir zaman gözü olmamıştır. Buna rağmen birçok kez zamanın halifeleri tarafından kadılık ve valilik gibi teklifler almıştır. Mesela Hz. Osman ona kadılık, Hz. Ali ise valilik görevi teklif etmişti. Ama büyük sorumluluk gerektiren bu idarî işlerde hata yapmaktan korktuğu için, her iki teklifi de kabul etmemişti. Fitnelerden hep uzak kaldığı için, halk tarafından çok sevilen Hz. Abdullah, Muaviye döneminde siyasi bir rakip olarak görülüyordu. Her ne kadar o siyasi olayların dışında kalmak istedi ise de zaman zaman dönemin yöneticileri tarafından ziyaret edilir ve niyetiyle ilgili görüşleri merak edilirdi. Mesela bir keresinde onun siyasi istikbalde gözü olup olmadığını öğrenmek veya onu mevcut siyasi sisteme entegre etmek için, bazı tekliflerde bulunuldu. Bu tekliflerin hepsini reddetmesi üzerine sevinen yöneticiler ona ve çocuklarına mal ve mülk vermek istediler. Hz. Abdullah, verilmek istenenlere kızarak, öfkeli bir şekilde şunları söyledi: “Yazıklar olsun size! Yanımdan çıkın gidin, bir daha da gelmeyin. Dinimi dirhem ve dinarlarınızla satın alamazsınız. Dünyadan elim tertemiz ve apak olarak çıkmak isterim.”15

 

Dipnot

1. Hasan Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İstanbul 2000, s. 184.
2. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul 1991, s.353.
3. Ebu Abdirrahman es-Sülemi, Tasavvufun Ana İlkeleri-Sülemi’nin Risaleleri, (Çev. Süleyman Ateş), AÜ Basımevi, Ankara 1981, s. 12.
4. Yahya Yaşar, Mürşid-Mürid Münasebeti, KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 17, Yıl: 2011, s.34-35.
5. Yaşar, a.g.m, s. 39.
6. Yaşar, a.g.m, s.41.
7. Ateş, Es-Seyyid Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, İstanbul, 2006, s. 75.
8. Himmet Konur, “Mesnevî’de Mürîd-Mürşid İlişkisi”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara 2005, Y: 6, S. 14, ss. 149-157.
9. Terğib, c. 5, s. 144.
10. Buharî, c. VII; s. 172. Müslim; Züh t6.
11. Bkz. Yeni Şafak, “Kıssadan Hisse; Hz. Ali ve Köylü” 18 Kasım 2003.
12.Kandehlevî, Hayatü’s-Sahabe, c. III, s. 370.
13. Şaban Döğen, Sahabe-i Kiram: Örnek İnsanlar, İstanbul; 2003,s. 299.
14. Döğen, Sahabe-i Kiram, s. 300.
15. İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 164.

Sayfayı Paylaş