HZ. PEYGAMBER VE İSTİŞARE

197-somuncubaba-istisare

Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM

Allah Rasûl’ünün vefatından sonra Müslümanlar her ne zaman Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’i kendilerine rehber edindilerse hep başarılı oldular. Her ne vakit de ikisinin emirlerine kulak asmadılarsa zillete düştüler. Oysa her ikisi de mü’minleri doğru yolda tutmak ve başarılı kılmak için vardı. Bu durum ümmetin genel işleri için söz konusu olduğu gibi şahsî hayatlarında da geçerlidir. Bu nedenle Allah ve Rasûlü’nün buyruklarını hayatımızda tatbik ettiğimiz oranda başarılı ve huzurlu oluyoruz. İkisinden uzaklaştıkça kalbimizde bir daralma oluyor, işlerimizin sonu hüsranla neticeleniyor, ahiret sermayemizi artıramadan hayatımız akıp gidiyor. Akşamları günün manevî muhasebesini yapmaya bile korkuyoruz. Çünkü sonucun nasıl çıkacağını biliyoruz. İbadetlerimizden biz bile memnun değiliz, etrafımızdaki insanlarla ilişkilerimizde de çok hak-hukuk çiğniyoruz. Böyle olunca da sonucun nasıl olacağı bellidir.

Bir enaniyet içindeyiz ve tevazu hayatımızdan çıkıp gitmiş durumda. Kur’an ve hadislerde anlatılan ahlakî değerler sanki bizim için değil de etrafımızdaki kimseler için geçerli. İşin daha kötüsü, başkalarının hatalarına bakarak herkesi suçluyoruz ancak kendi kusurlarımızı görmezlikten geliyor ve nefsimizi masum konumuna yükseltiyoruz.

Nefsimizin zebunu olmamızın göstergelerinden birisi de her şeyi en iyi bizim bildiğimizi düşünmemiz ve başkalarının aklına ihtiyacımız olmadığını var saymamızdır. Bu o derece ileri boyuttadır ki, Müslüman olduğumuzu haykırmamıza rağmen dinimizle uzaktan-yakından alakası olmayan bu kötü hasleti hayatımızın ayrılmaz parçası yapmış durumdayız. Kendimizi adeta putlaştırmış durumdayız.

Danışmayan Kibirlidir

Başkalarını küçük gören ve onların aklına ihtiyacı olmadığını düşünen insan öncelikle büyük bir enaniyet ve nefis sahibi demektir. Kendisini yukarıda görmekte, etrafındakileri de küçük insanlar olarak telakki etmektedir. Oysa mağruriyet Allah’tan başkası için söz konusu olacak bir durum değildir. Ne Rabb’imizin ne de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in beğendiği bir haslettir. Hatta yerilmiş ve kınanmış bir özelliktir. Allah Rasûlü, son peygamber olmasına ve Allah ile doğrudan iletişim içinde olmasına rağmen hayatının hiçbir safhasında benlik göstermemiştir. Bu nedenle, sahip olduğu bir takım meziyetlere bakarak veya bazı meziyetleri olduğunu sanarak insanın civarında bulunanlara tepeden bakmasının İslâm dairesinde yerleşeceği bir zemin yoktur.

Kişi kendisini ne kadar akıllı ve zeki olarak görürse görsün, her şeyi ihata edemez. Hatta en iyi bildiği konuda bile zaman zaman gözünden kaçan hususlar olabilir. Yorgunluk, hastalık, sıkıntılar ve benzeri nedenlerden dolayı ele aldığı meseleyi etraflıca düşünemez. Bu nedenle yanlış kararlar aldığı olur. Etrafımızdaki nice insanın, başarısız giden işinden dolayı “Nasıl oldu da şu noktayı fark edemedim?” diyerek hayıflandığını gördüğümüz çok olmuştur.  Bazen önüne çıkacak problemi kestiremeyip bir işe girişen ama ardından karşılaştığı sorunlar nedeniyle yıkılan insanlar da az değildir. Oysa tenezzül edip tevazu göstererek birilerine danışsaydı belki de önüne çıkan engelleri öngörecek ve tedbiri aldıktan sonra o işe girişecekti veya girişmeyecekti.

Danışılacak Kişi Güvenilir Olmalıdır

İslâmî değerlerden uzaklaşılmasıyla birlikte toplum başka bir hale bürünmeye başlamış ve insanlar arası ilişkilerde güven fazla kalmamıştır. Öyle ki, herkesin önceliği kendi hakkını kanuni açıdan sağlama almak olmuştur. Bu arkadaşlıkları da etkilemiş, insanlar etraflarında istişare edebilecekleri, gerektiğinde gözyaşı döküp içlerini açabilecekleri kimseler bulmakta zorlanır olmuşlardır. Çünkü istişare yaptığı insanın yarın sırrını ifşa etmeyeceğinden, arası bozulacak olsa olup biten her şeyi başkalarına anlatmayacağından emin olamamaktadır. Bu da insanın kendi içine kapanmasına ve sorunlarla karşılaştığında iyice bunalmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla karşı tarafın da iman zafiyeti söz konusudur.

Bu durum bize dini değerlerimizin ve ahlaklı nesil yetiştirmemizin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kendi kendimize bir soralım: En mahrem sırlarımızı kendilerine açıp fikirlerinden istifade edebileceğimiz üç tane evet sadece üç tane insan var mı? Belki oturup çay içtiğimiz, gülüp neşelendiğimiz çok ahbabımız var ancak sırdaşımız yok. Bu gerçekten de büyük bir acıdır ve toplumun nereye sürüklendiğinin bir göstergesidir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) “İstişare edilen kimse güvenilir kimsedir.[1] buyurmuştur. Dolayısıyla istişare edilecek kimse güvenilir bir insan olacak, ayrıca istişare yapıldıktan sonra da ondan yana bir endişe taşınmayacak demektir. Başta biz olmak üzere böylesi kaç insan var acaba?

İşin Uzmanından Yararlanmak

İnsanın her alanda bilgi sahibi olması imkânsızdır. Özellikle de günümüzde ihtisaslaşma önem arz etmektedir. Bir insan bir ilim dalının minicik bir alanında ömrünü tüketebilmektedir. Bu nedenle her insanın her şeyi bilmesi mümkün değildir. Bu da tabii olarak yardımlaşmayı zorunlu kılmaktadır.

Tek bir aletle bir bina yapmak nasıl mümkün değilse insanın girişim gerektiren bir işte başkalarından yardım almadan ilerleme kaydetmesi de aynı şekilde mümkün olmayabilir. Bu nedenle fabrikalar çeşitli iş kollarında mühendisler ve işçiler alırken, devlet de farklı alanlarda memur alımı yapmaktadır. Öğretmenlikten hastane personeline varıncaya kadar farklı branşlarda yetişmiş insanlar istihdam edilmektedir. İstanbul’u fethetmek için nasıl sadece Fatih yetmiyor idiyse bir işi başarabilmek için de çoğu zaman insan kendi başına yeterli olmaz. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu hayatında sürekli uygulardı.

Kutlu elçi Bedir Savaşı öncesinde bazı düşüncelere sahip olmasına rağmen Hubâb bin Münzir Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu düşüncesinin vahiy kaynaklı olup olmadığını sordu. Son Peygamber kendi düşüncesi olduğunu söyleyince Hubâb, böylesi mevzilenmenin savaşı uzatacağını ve daha fazla insanın şehid olmasına sebep olacağını belirtir. Bu uyarı üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) hemen arkadaşlarıyla istişare yapar ve ordugâhı kuyuların arka tarafına kurdurur.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu tavrı bizim için rehberdir. Farklı düşüncenin hem dile getirilmesine imkân vermiş hem de daha makul olan yaklaşımdan yararlanarak savaş için çok daha iyi bir strateji geliştirmiştir. Nitekim aynı Hz. Peygamber (s.a.v.), ziraat bilgisinin az olması nedeniyle hurma aşılama işinde ashabına yol göstermiş ancak sonuç iyi olmayınca “Sizler dünya işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz.”[2] buyurmuştur. İnsanın kendi sınırlarını bilmesi açısından Hz. Peygamberden öğreneğimiz çok şey bulunmaktadır.

Danışılana Kızmamak Gerekir

İnsan farklı konularda birileriyle istişare ederek bir girişimde bulunabilir. Bir işe teşebbüs edebilir, hayatında dönüm noktası olabilecek bir karar alabilir, çocuklarından birini evlendirirken karşı tarafı tanıyanlara fikir sorabilir, mutfakta hangi ürünleri kullanacağı hususunda başkalarının tecrübelerinden yararlanabilir hatta en basitinden çocuğunu hangi okulda okutacağı hususunda etrafından akıl alabilir. Tüm bunları yanlış yapmamak ve doğru adım atmak için yapar. Lakin sonuçta herkes insandır. Alınan karar doğrultusunda hareket edilmesine rağmen bazen sonuç istenildiği gibi olmaz. Öngörülemeyen gelişmeler olur veya gözden kaçan hususlar belirir. Sonuçta insan başarısız olur. Nice şirket yanlış yatırım nedeniyle iflas etmiştir ve nice insan attığı adımlardan sonra pişmanlık duymuştur.

Böylesi durumlarda öncelikle yapılacak olan, dost çevremizi daraltmamak, bize yardımcı olanlara küsmemek ve sitem etmemektir. Sonuçta biz güvendiğimiz insanlarla istişare ettik ama kararı veren biz olduk. Bu nedenle kimsenin kalbini kırmaya hakkımız yoktur. Riskli bir işe girdik, başarmak da kaybetmek de vardı ve biz kaybettik. Kazanmış olsaydık kimseye sitem etmeyeceğimize göre kaybettiğimizde de sabretmek durumundayız.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Uhud Savaşı öncesi düşüncesi düşmanı Medine dışında karşılamaktı. Ancak özellikle gençler savaşın illâ da şehir dışında olmasını istemelerinden dolayı harp Uhud’a taşınmıştır. Savaş Müslümanlar açısından başarılı geçmemiş ancak savaş sonrasında Hz. Peygamber (s.a.v.) hiç kimseye sitem etmemiş ve “Sizin aklınıza uyduğumuzdan dolayı bu başımıza geldi.” dememiştir. Çünkü sonuçta karar ortak alınmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) okçular tepesini terk ederek savaşın gidişatının değişmesine neden olan sahabilerini de rencide etmemiştir. Zaten ortaya çıkan sonuçtan herkes en ağır dersi almış, bunun üzerine bir şey söylemeye gerek kalmamıştır.

Allah’ın Emrine Yapışmak

Allah’ın kitabını gönlüne hükümran kılıp onun buyruğunu tatbik edenlere ne mutlu:

“İş hakkında onlarla istişare et!”[3]

“Onlar işlerini aralarında istişare ile yürütürler.”[4]

 

[1] Ebû Davud, 5128.

[2] Muslim, 2363.

[3] 3/Âl-i İmrân, 159.

[4] 42/Şûrâ, 38.

Sayfayı Paylaş