AZİZ MAHMUD HÜDÂYÎ’NİN (k.s.) SÛFÎ ŞAHSİYETİ

197-somuncubaba-hudayi_sufi

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE

Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî, XVI. asrın ikinci yarısıyla XVII. asrın başlarında yaşamıştır. İlk dönem kaynaklarında “Üsküdarî Seyyid Mahmûd-ı Efendi” diye anılmıştır. Şiirlerinde kullandığı “Hüdâyî” mahlası şeyhi Üftâde (ö. 988/1580) tarafından kendisine verilmiştir. “Aziz” kelimesi ise çevresi ve kendisinden bahseden müelliflerin ona hürmeten vermiş oldukları bir sıfattır. İsmail Hakkı Bursevî, Hüdâyî hakkında; “Şeyh Hüdâyî, Cüneyd-i Bağdâdî neslinden olmak üzere kendi lisanlarından meşhûr ve mütevâtirdir. Ve siyâdetleri dahi vardır.”[1] diyerek onun seyyid olduğuna işaret etmektedir.

Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî’ 948/1543 yılında bugünkü Ankara’ya bağlı Şereflikoçhisar’da doğmakla birlikte,[2] kendisinin de Vâkıâtı’nda sık sık bahsettiği üzere yetişip büyüdüğü yer Sivrihisar’dır. Babası Fazlullah b. Mahmûd’dur.

Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî, ilim ve irfan tahsili için İstanbul’a gidip Ayasofya Medresesi’ne dâhil olmuştur. Bu tahsil yıllarında bir yandan Nâzırzâde Ramazan Efendi (ö. 984/1576)’nin talebesi olurken, diğer yandan da Halvetî meşâyihından Nureddînzâde Muslihiddîn Efendi’nin sohbetlerine devam etmiştir.

Hüdâyî, medrese tahsilini ikmâl ettikten sonra derslerine devam ettiği Nâzırzâde’ye muîd (asistan) olmuş ve uzun yıllar hocasının yanından ayrılmamıştır. Nâzırzâde 978/1571 yılında Edirne’deki Selimiye Medresesi’ne müderris olduğunda Hüdâyî’yi de muîdi sıfatıyla beraberinde Edirne’ye götürmüştür.[3] Bu tarihte mülâzemete nâil olan Hüdâyî, Mısır ve Şam kadılıklarında da hocası Nâzırzâdeye nâiblik yapmıştır. 981/1573’de hocası Nâzırzâde ile birlikte yine “nâib” sıfatıyla Bursa’ya tayin edilmiştir. Hocası Bursa Mevleviyetine getirilirken, kendisi de Ferhâdiye Medresesi’ne müderris ve “Mahkeme-i Suğrâ” olarak bilinen “Câmi-i Atîk” mahkemesine nâib olmuştur. Medrese tahsilinden sonra nâiblik ve müderrislik pâyelerini kazanan Hüdâyî, Bursa’da bir yandan halka hukûk-ı İslâmiyye çerçevesinde adâlet dağıtırken, diğer yandan da medresede genç dimağlara ilim öğretmiştir. Diğer taraftan ise gönlünde tasavvufa olan iştiyâkı neticesinde Bursa’nın büyük mürşidi Şeyh Üftâde’nin Kaygan Camii’ndeki va’zlarına devam etmiştir.[4]

 

Tasavvufa Girişi ve İrşâd Faaliyetleri

Nâiblik ve müderrislik hizmetleriyle ilmî pâyeler elde eden, hukuk adamlığı kisvesiyle büyük itibar gören Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî, öğrenciliği dönemlerinde gerek İstanbul’da gerekse Mısır’da kendisini tasavvufî atmosferin içerisinde bulmuş, tasavvuf ve tarîkat erbâbıyla yakınlığı olmuştur. Gençlik dönemlerinde tasavvufî çevrelerin yanında yer alan Hüdâyî, Bursa’ya yerleştikten sonra Şeyh Üftâde’nin va’zlarına devam etmiştir. Hocası Nâzırzâde’nin 984/1576 yılındaki vefatı sonrasında bazı mânevî işaretlerle Şeyh Üftâde’ye intisâbedip nâiblik ve müderrisliği bırakmıştır. Şeyhinin yanında riyâzât ve mücâhedesini üç sene gibi kısa bir sürede tamamlayan Hüdâyî, hilâfet alacak bir seviyeye gelmiştir. Şeyhi de onu memleketi Sivrihisar’a göndererek hilâfet ve irşâdla görevlendirmiştir. Sivrihisar’da altı ay kadar irşâd faaliyetlerinde bulunan Hüdâyî, Bursa’ya dönmüş ve şeyhini ziyaret etmiştir. Bir süre sonra Şeyhi Üftâde’nin vefatı üzerine (988/1580) Bursa’dan ayrılıp tekrar Sivrihisar’a dönmüştü.[5]  Daha sonra İstanbul’a giden Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî, Çamlıca’da, Rum Mehmet Paşa Camii yakınında ve Küçükayasofya’da kaldıktan sonra Üsküdar’a geçmiştir. Ferhat Paşa ile Tebriz seferine katılmıştır.[6]

Vâizlik Hizmetleri

Küçükayasofya’daki ikâmeti esnâsında ilim tahsil eden ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edinen, pâdişaha karşı samîmî bir yakınlık kuran Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî, Üsküdar’a geçtikten sonra bir yandan Rum Mehmet Paşa Camii yakınına yerleşirken, diğer yandan da âsitânesinin inşâatını gerçekleştirir. Âsitânenin 998/1589’da başlayan inşaatı 1003/1594 yılında tamamlanır.[7]

İstanbul’da bulunduğu bu dönemde gerek ilim erbâbının gerekse devlet erkânının saygısını kazanan Hüdâyî, olanca çabasıyla va’z ve irşâd hizmetlerini deruhte etmeyi sürdürmüştür. Allah vergisi bir şekilde va’z ve hitâbetiyle dikkat çekmiş, Muîd Dede’nin vefatı üzerine bizzat padişah tarafından 1002/1594 yılında Fâtih Camii vâizliğine tayin edilmiştir. Dört yıl devam eden Fâtih Camii vâizliği sırasında bir yandan da tefsir ve hadis derslerini vermiştir. 1007/1599 yılında tamamlanan Hüdâyî Hankâhı’nın yanına mescid ilave edilince Fâtih Camii’ndeki görevini Hüdâyî Âsitânesi’ne taşımıştır. Perşembe günleri de Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nde va’z görevini sürdürmüştür. Dolayısıyla Hüdâyî bundan sonraki görev ve hizmetlerini Üsküdar’daki dergâhı çevresinde toplamıştır. Sultan Ahmed Camii 1026/1617 tarihinde ibadete açılınca, her ayın ilk Pazartesi günleri de bu camide va’z programı uygulamıştır.

Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî’nin dergâhı hem ulemânın hem dervişlerin otağı konumuna gelmiştir. Onun dergâhı toplumun her kesiminden insanlarla dolup taşmış, sultandan reâyâya kadar Osmanlı toplumunu kendi dergâhında bir araya getirmiştir.

Üç defa hacca giden Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî, sadece tarîkatına ait fikirleri yaymakla kalmamış, hutbeleri, tefsir ve hadis dersleri, rüya tabirleri ve telkinleriyle geniş kitleleri yönlendirmiş ve yetiştirmiştir. Fikirlerindeki ileri görüşlülük, görüşlerindeki isâbetlilik, kerâmet ve menkıbelerindeki mânevî nüfûz onun dikkat çeken ana özellikleridir. Etkileyici kişiliği kadar, tekkesi, camii, kütüphânesi ile âsitânesi de toplayıcı bir özelliğe sahiptir. Dergâhı ulemânın, urefânın, şuarânın, hattatların, musikişinasların, hatiplerin toplandığı merkezdir. Menkıbeleri dillerden düşmez olmuş, şer’-i şerîfe sadâkati önde tutmuş, tasavvufî düşüncelerinde itidâli öngörmüştür. Manzum ve mensur eserleri, mektupları, va’z ve hutbeleriyle dikkatleri üzerine çekmiştir.

Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî, Kanûnî Sultan Süleyman’dan IV. Murad’a kadar sekiz padişahın devrini idrak etmiştir. Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî, Sultan III. Murad’ın vefatı üzerine şu dörtlükle başlayan şiirini yazmıştır:

Yalan dünyâya aldanma ya hû

Bu dernek dağılır, dîvân eğlenmez.

İki kapılı bir vîrânedir bu

Bunda konan göçer, mihmân eğlenmez.[8]

 

“Padişahlar Rikâbında Yürüsün”

Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî için şeyhi Üftade, “Padişahlar rikâbında yürüsün.” duâsında bulunmuştur. Bu duânın tecellîsi olarak Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî ile karşılaşan Sultan I. Ahmed, attan iner ve şeyhini bindirir. Bu ilgi daha sonra Padişah’a şu manzûmeyi yazdırmıştır:

Varımı ben Hakk’a verdim, gayrı varım kalmadı

Cümlesinden el çekip, bes, dû-cihânım kalmadı.

 

Çünkü hubbullâh erişti, çekti beni kendüye

Açtı gönlüm gözünü gayri gümânım kalmadı.

 

Evliyânın himmeti yaktı beni kâl eyledi

Safîyim, buldum safâyı, dû-cihânım kalmadı.

 

Ahmedî der, yâ ilâhî, sana şükrüm çok durur

Hamdü lillâh, aşk-ı Hak’tan gayrı varım kalmadı.[9]

Hüdâyî Efendi atın sırtında giderken, I. Ahmed arkasından yaya olarak yürümüştür. Yaptırdığı Sultanahmed Camii’nin temel atma merâsiminde duâ ettirmiş, açılış törenine davet ederek ilk Cuma hutbesini okutmuştur. Cuma va’zlarını yapmasını istemişse de, Hüdâyî Efendi bunu kabul etmemiş, ancak ayda bir Pazartesi günleri bu vazifeyi yapmaktan da geri duramamıştır.[10]

Sultan II. Osman, babası I. Ahmed gibi Hüdâyî Efendi’ye büyük bir saygı ve hürmetle bağlı olan bir sultandır. Şeyhülislâm Es’ad Efendi (ö.1034/1625)’nin kızı Âkile Hanım’ı nikâhladığı zaman, nikâh için kendi yerine Hüdâyî Efendi’yi tevkîl etmiştir. Yine İran Seferi’ne gidip başarılı olamayınca azledilen Sadrazam Halil Paşa, İstanbul’a geldiğinde Hüdâyî Âsitânesi’ne sığınmış, Hüdâyî Efendi’nin tavassutu ile Padişah sadrazamı affetmiştir. Ayrıca başta Şeyhülislâm olmak üzere diğer ileri gelenlerle birlikte Hüdâyî Efendi de II. Osman’ın hacca gitmemesini tavsiye etmiş, ancak bunları dinlemeyen sultanın başına fecî son gelmiştir.[11]

Fâtih Sultan Mehmed’in Eyüp Türbesi’nde Akşemseddîn (ö.863/1459) Hazretleri’nden kılıç kuşanmasıyla başlayan uygulama gelenek haline gelmiştir. Bu iş Şeyhülislâm, Nakîbüleşrâf veya devrin şeyhleri ile çelebileri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bundan da gerek kılıç kuşatan zevâtın, gerekse bu büyük sahâbenin mâneviyâtından hayır, bereket ve feyz celbedilmesi umulmuştur. Bunun bir devamı olarak IV. Murad’ın saltanat kılıcını ise en saygın şeyhi Hüdâyî Efendi kuşatmıştır.[12]

 

Hüdâyî Efendi Bir Ankâdır

  1. Ahmed, Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî ve Abdülmecîd-i Sivâsî arasında geçen bir hâdise meşâyih arasındaki nezâket, zarâfet ve tevâzuun derecesini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Buna göre I. Ahmed, Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî’ye bir hediye gönderir. O da bunu kabul etmeyerek iâde eder. Padişah bu sefer aynı hediyeyi Abdülmecîd-i Sivâsî’ye gönderir, o da kabul eder. Bunun üzerine Padişah, “Bu hediyeyi Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî’ye gönderdiğim halde kabul buyurmadı.” dediğinde, Abdülmecîd-i Sivasî, “Hüdâyî Efendi bir ankâdır ki, lâşeye tenezzül etmez.” cevabını verir. Birkaç gün sonra Hüdâyî Efendi ile karşılaşan Padişah, “Hediyyeyi Abdülmecîd Efendi kabul buyurdu.” deyince, Hüdâyî Efendi de, “Padişâhım, Şeyh Abdülmecîd bir deryâdır ki, deryâya bir katre çirkef mâsivâ düşmekle mülevves olmaz.” der.[13]

Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî Efendi’nin yetiştirdiği sayısı altmışı aşkın halîfesi vardır.[14] Bunların önde gelenlerinin isimlerini şu şekilde sıralayabiliriz: Ser-halîfe Muk’ad Ahmed Efendi (ö.1040/1639), Mehmed Fenâyî (Ehl-i Cennet) Efendi (ö.1075/1664), Dirdârzâde b. Yûsuf Efendi (ö.1032/1623), Üftâdezâde Kutub İbrâhim Efendi (ö.1089/1678), Saçlı İbrâhim Efendi (ö.1067/1657), Aksaraylı Abdürrahîm Efendi (ö.1054/1645), Kemâleddîn Efendi (ö.1067/1657), Arap Yahyâ Efendi (ö.1077/1666), Eyüb Efendi (ö.1108/1697), Serzâkir Şabân Efendi (ö.1061/1650), Tophâneli Veli Efendi (ö.1108/1697).

 

[1] Hasan Kâmil Yılmaz, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hayatı-Eserleri-Tarîkatı, Erkam Yayınları, İstanbul 1990, s. 38.

[2] Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e., s. 41,42.

[3] Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e., s. 43.

[4] Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e., s. 44, 45.

[5] Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e., s. 48, 49.

[6] Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e., s. 51.

[7] Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e., s. 52.

[8] Mustafa Kara, Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul 1990, s.167.

[9] Fevziye Abdullah Tansel, “Seyyid Aziz Mahmud Hüdayi”, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, c.XV, s.35, 1967; Kara, Tekkeler ve Zâviyeler, s.167.

[10] Necdet Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf -Sûfîler, Devlet ve Ulemâ (XVII.Yüzyıl)-, Osmanlı Araştırmaları Vakfı , İstanbul 2001, s. 430.

[11] Necdet Yılmaz, a.g.e., s. 432.

[12] Necdet Yılmaz, a.g.e., s.432.

[13] Necdet Yılmaz, a.g.e.,  s. 460.

[14] Hasan Kâmil Yılmaz, Aziz Mahmud Hüdâyî, s.125-131.

Sayfayı Paylaş