İZDİVAÇ PROĞRAMLARI YA DA MARKET EVLİLİKLER

Somuncu Baba

“Günümüzde Batı toplumlarından ithal edilen ve yeni bir durum olan ‘tekil aile' olgusu¸ bugün¸ bizim gibi geleneksel toplumları da etkilemektedir. Bu konuda topluma önderlik yapan bazı kimselerin filtresiz sınır tanımaz nikâhsız hayatları aile yapımızı derinden sarsmakta ve bunun olumsuz etkileriyle gençler¸ evlilik kurumundan şiddetle kaçmaktadırlar.”


İslâm'a göre aile¸ fıtrî bir kurum olup evrenseldir. İlk insanla birlikte var olmuştur.  Kur'an'ın aile konusunda verdiği bilgi¸ bütün bir insanlığa yöneliktir. Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın şahsında tek bir nefisten yaratılan insanoğlu¸ evlilik müessesesini ihyâ konusunda¸ Allah'a karşı sorumluluk bilincini yerine getirmelidir.1 Kur'an'da bir insan prototipi olan Hz. Âdem'e hitap¸ onun şahsında bütün bir insan unsuruna hitaptır. 2/Bakara Sûresi'nin 35. Âyetinde¸ başta Hz. Âdem (a.s.) olmak üzere; eş¸ mesken ve cennet kavramlarının birbiri ardınca kullanılması “bir değer olan aile” için son derece önemli anlatımlar ve uyarılar ihtivâ etmektedir. Zira Âdem olmadan Havvâ olmaz; Havvâ olmadan da Âdem olmaz. Her bir eş¸ birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir.


Kur'an'da¸ Hz. Âdem'in eşiyle ikâmet edeceği mekânın adı¸ “mesken” olarak ifade edilir.2 Mesken¸ içinde sükûn¸ huzur bulunan ev ortamı anlamına gelir. Bu bağlamda dünya meskenleri¸ mesâkin-i tayyibe olan cennetle ilişkilendirilmiştir. O hâlde evlilik neticesinde oluşturulan İslâm ailesinin evi¸ salt mimârî anlamda değil¸ mânevî ve ahlâkî anlamda da bir mesken olarak huzur bulunan dünya cennetine dönüştürülmelidir. Burada¸ adı üzerinde sükûn ve huzur bulunan mekânlar anlamına gelen meskenlerde yaşam biçimini belirleyen kurallar¸ Allah'ın sınırlarını çizdiği; helal-haramlardır. Bu duyarlılık A'dan Z'ye yaşamın bütün alanlarıyla ilgili yaptırımlar ihtivâ eder. İslâmî anlayışta¸ karşılıklı sevgi¸ ilgi¸ şefkat¸ adâlet¸ nezâket¸ hoşgörü¸ uyum¸ paylaşma¸ sadâkat gibi yüce ahlâkî değerler böyle bir mekânda hayat bulur. Hiç şüphesiz bu ahlâkî değerler eşler¸ çocuklar ve diğer fertler arasında sevgi köprülerinin kurulmasında ana gövdeyi oluşturur.


Kur'an'da Hz. Âdem ve Hz. Havvâ'nın şahsındaki uyarılarda¸ “ağaç metaforu“yla haramlar dile getirilir.3Bu ağaca yaklaşmayın.” çağrısı¸ “Allah'ın çizdiği sınırları ihlâl etmeyin.” anlamınadır. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in diliyle¸ “Allah'ın koruluğu“nu ihlâl¸ herhangi bir ağacın gövdesine giren ve onu içten içe çökerten kurtçuklar gibidir. Bu sebeple¸ ahlâkî değerlerin yerlerde süründüğü münkere ayarlı toplum yapılarında bu sınırlar ihlâl edildiği zaman¸ insan¸ Allah'a itâatten çıkmış ve zulmün sınırları içerisine doğrudan girmiş olur. 


İslâm Aile Yapısına Yönelik Tehditler


Yaşadığımız modern zamanların Batı toplumlarında meşrû evlilik bitme noktasına gelmiştir. Buna alternatif olarak kimi ülkelerde meşrû olmayan sapkın birliktelikler üretilmiştir. Gücünü aşkın değerlerden almayan bir kurum olan ailenin bir anlamı kalmadığı için¸ seküler insan aile düzenini bitimsiz zevkleri önünde bir bariyer olarak görür. Bu sebeple de dine ve ahlâkî değerlere karşı akıl almaz bir saldırganlık içerisine girer.


Günümüzde Batı toplumlarından ithal edilen ve yeni bir durum olan  ‘tekil aile' olgusu¸ bugün¸ bizim gibi geleneksel toplumları da etkilemektedir. Bu konuda topluma önderlik yapan bazı kimselerin filtresiz sınır tanımaz nikâhsız hayatları aile yapımızı derinden sarsmakta ve bunun olumsuz etkileriyle gençler¸ evlilik kurumundan şiddetle kaçmaktadırlar. Hiçbir ahlâkî ve dinî kural tanımayan modernite şeytanı¸ hasbî olan insânî ilişkileri dağıtmakla kalmadı aile yapılarını da tarumar etti.


Modernite şeytanı¸  çağdaş insanın ayağını el-Hak olan ilâhî vahiyden kaydırınca¸ ahlâkî anlamda düşüşler birbirini izledi. Hâlâ modern dünyada bu düşüşler yatay bir şekilde değerler alanında olanca hızıyla devam etmektedir.


Modernite şeytanının en büyük kötülüğü¸ kadın-erkek cinsiyet rollerindeki değişim alanında meydana geldi. Fıtratı bozulan insanın hayata¸ insana¸ tabiata ve bütün canlılara bakışı bozulmakla kalmadı¸ davranış biçimleri de bozuldu.  Meselâ İslâm inancına göre mülk¸ Allah'ındır. Bu bağlamda Allah'a rağmenliği önplana çıkaran bir bayan¸ “Ben ömür boyu bir adama ait olamam.” dedi. Aynı şekilde Allah'a rağmenliği önplana çıkaran bir erkek de “Ben de ömür boyu bir kadınla yaşayamam.” dedi. İşte¸ aşkınla bağlantısını kesen bir aklın varacağı son durak budur. Böyle bir zihniyette artık ‘kadının adı yok'tur; o bir meta hâline dönüştürülmüştür. Onun için bu materyalist zihniyet kadın mefhumunu¸ “eğlenilecek kadın¸ evlenilecek kadın” diye bir tasnife tabi tuttu. “Evlenilecek kadın” mefhûmu¸ meşrû bir sözleşmeye dayalı olmayan salt birlikte yaşam şeklinde bir anlam kazandı. Çünkü modern insanın zihninde özgürlük¸ Allah'tan kayıtsızlık olarak tanımlanmıştır. Hâlbuki Batı'da böyle bir yaşam modeli¸ yıkım getirdi. Mesel⸠ İskandinav ülkelerinde “birlikte yaşam” adı verilen ve yasal bir sözleşmeye dayalı olmayan kadın-erkek ilişkileri neticesinde doğan çocuklar¸ gelişi güzel sokağa bırakılmasın diye kent belediyeleri sokaklara “bebek kutuları” yerleştirdi. Çünkü modernite şeytanının ürettiği nihilist ve hedonist bireyler¸ kendi çocuklarına bile bakamayacaklarını deklare ettiler. Bu sebeple kent belediyeleri bu kutulara bırakılan çocukları alarak¸ gösterişli¸ şaşalı ve teknik donanımı güçlü çocuk yuvalarına taşıdılar. Son teknoloji harikası olan binalar ve yeni albenili tasarım biçimlerine paralel olarak görevlendirilen bakıcılara emanet edildi bu çocuklar.  Düşünün bir defa¸ özbeöz anne kucağından uzak çekici binalarda çekici bay ve bayan bakıcılara emanet edilerek yetişen bu çocuklar¸ yarın yetişkin hâle geldiklerinde; sevgiyi¸ şefkati¸ merhameti¸ paylaşmayı¸ hakkı¸ hukuku bilirler mi? Böylesi ortamlarda yetişen bu çocuklar¸ topyekûn varlığa merhametle bakan nesiller mi¸ yoksa annesini¸ en yakın arkadaşını vahşice kesen¸ evleri¸ sokakları¸ çarşıları¸ arabaları ateşe veren¸ dükkânları yağmalayan cinnet geçirmiş vandalist isyanları oynayan anarşist nesiller mi olurlar? 


Bugün Avrupa ve ABD gibi toplumlarda her türlü metafizik kayıttan bağlarını koparmış olan yeni nesiller yasal evlilikten kaçıyor. Hele hele kadınlar hiç doğurmak istemiyor. Bu sebeple gittikçe nüfus düşüyor. Treni kaçırdıklarının farkına varan ve uykularından geç uyanan kimi yöneticiler¸ aile kurumunu yeniden kurtarmak için büyük çaba içerisine giriyorlar. Bazı devlet yöneticilerinin halkın önüne sık sık eş ve çocuklarıyla birlikte çıkarak arz-ı endâm etmelerinin sebebi budur. Bir değer olan aile kurumunu yeniden ihyâ etmenin yolu¸ insan fıtratına aykırı reçetelerden geçmiyor¸ ev'e dönüşün yolu¸ yeniden 1400 sene önce insana uzatılan Hidâyet'e tabi olmaktan geçiyor. 


İzdivaç Programları


İzdivaç… Bir erkekle kadının meşrû bir çerçevede hayatını birleştirmesi olayıdır.


Kur'an'da¸ “Kendileriyle huzûra kavuşacağınız eşler yaratıp¸ aranızda sevgi ve rahmeti varetmesi Allah'ın varlığının belgelerindendir.” buyrulur.4


Tabiatta her şey çift yaratılmıştır¸ insan da… İşte bu bağlamda insan hayatında evlilik olayı bir dönüm noktası ya da viraj gibidir. Genel anlamda evlilik meselesi iki şekilde cereyân etmektedir. Bunlardan biri görücü usulüne dayalı evlilik¸ bir diğeri de¸ tanışarak¸ modern anlamda flörte dayalı evliliktir. Şimdilerde buna bir başka tür evlilik modeli eklendi: “Market evlilik.” Gerçi bu görücü evliliğin bir alt parçası olarak kabul edilebilir. Market evliliğin adresi¸ bazı televizyon ekranlarıdır. Dest-i İzdivaç¸ İzdivaç¸ Su Gibi¸ Gel Yârim Ol gibi isimler taşıyor¸ bu programlar. Yaşadığımız modern toplumların alış-veriş merkezleri arasında büyük ve küçük marketler vardır. İnsanlar bu marketlere gidiyor iğneden ipliğe ihtiyaçları neyse toptan alıp evlerine dönüyorlar. Hâlbuki evlilik olayı çok ciddî¸ sorumluluk isteyen bir meseledir. Marketten elma¸ armut almaya hiç benzemez. Alış-verişte olduğu gibi kısa zamanda karar verilecek bir konu da değildir. Maalesef günümüzde “market evlilik” dediğimiz bu olay¸ her yaştan evlenmek isteyen erkek ya da bayan adayların bizzat televizyonlarda icrâ edilen evlilikle ilgili programlara katılarak kendilerini teşhir etmeleriyle başlıyor.


Ekran evliliğinde iki kesim söz konusudur. Bunlardan bir kısmı gençler¸ bir diğer kısmı da orta yaşlılardır. Taraflar birbirlerine şartlarını ileri sürüyor. Bu şartlar bir-kaç kalemlik şeylerdir. Bunlar arasında; maaş¸ emeklilik¸ ev¸ araba¸ özellikle de tarafların çocuklarının yanında olmaması gibi hususlar gelmektedir.


Toplumumuz açısından¸ market ya da televizyon evliliği yeni bir durumdur. Acaba hiç evlenmemiş gençlerin ekran aracılığıyla evlilikleri nasıl gidiyor? Sürüyor mu yoksa kısa zamanda boşanmalarla mı sonuçlanıyor? Bu konuda bir araştırma var mı? Bunları bilmiyorum. Umarım sürer. Değerler alanında yaşanan bütün erozyonlara rağmen¸ yaşlı ya da orta yaşlı kesimin evliliklerine gelince aynı kanâatte değilim. Çünkü bu evlilikten amaç¸ salt biyolojik olmaktan öte¸ dayanışma amaçlı psikolojik ve hayat arkadaşlığına dayanıyor. Belli bir yaştan itibaren insanlar geri kalan hayatlarını güven ve huzur içerisinde sürdürecekleri bir liman arıyorlar. Bir defa televizyon evliliğinde mahremiyet duygusu ihlâl ediliyor. Adayların eş seçiminde daha çok ‘subjektif' kararları büyük rol oynuyor. Bir de televizyon stüdyosunda kadrolu kişiler var. Onların adaylara yönelik “Evlensinler ya da birbirlerine yakışmıyorlar.” gibi görüş ve tezâhüratları adayları yönlendirmede etkili oluyor. Hâlbuki bu kadrolu kişiler değil¸ iki kişi kendileri hayatını özgür bir şekilde birleştirmelidir. Burada psikolojik bir baskı da söz konusu. Bu durum adayların objektif ve sağduyulu karar vermelerinin üzerine gölge düşürüyor.


Evlilik olayı¸ ciddî bir mesele olarak görülmelidir. Özellikle günümüzde bu müessese büyük yara almıştır. Bir toplumun tarihsel sürekliliği aile hayatının düzenli oluşuyla orantılıdır. Modern dünyada gitgide aile olumsuzluk çizgisinde bir dönüşüm yaşamaktadır. Âidiyet duygusunun yok olması¸ bu süreci tetikliyor. Salt iletişim araçları kanalıyla meşrû aile yapılarının teşvik edilmesi yetmiyor. Mutlaka bu âidiyet duygusu gücünü¸ mânevî değerlerden almalıdır. Görebildiğimiz kadarıyla Batı toplumlarında seküler bir temele dayalı Aydınlanma düşüncesinin etkisinde gelişen bireycilik¸ âidiyet duygusunu yok etmiştir. Bunun aksine¸ İslâm toplumlarında ise¸ kısmen âidiyet duygusunun devam etmesine rağmen şahsiyetçiliğin tam olarak geliştiğini iddia etmemiz de zordur. Bu sebeple özgüvene dayalı özgür kişilik ve âidiyet duygusu arasındaki uyumsuzluk büyük problemlere yol açmaktadır. Mutlaka şahsiyetli karar verme ile âidiyet duygusu taşımanın arası belli bir dengede tutulmalıdır. İşte o zaman sağlıklı aile yapıları kurulabilir.


Sonuç Yerine: İnsanlar Niye Televizyon Evliliğine Başvuruyor?


Bu sorunun cevabı “çaresizlik” olabilir mi? Bence burada çok önemli bir ihmal söz konusudur. Bunun arkasında “bana ne” anlayışını içselleştirerek toplumsal sorumluluklardan kaçma vardır. Eğer bizler¸ yani eş-dost evlilik çağına gelmiş kız ya da erkekler için geleneksel aracılık müessesesi durumunda olan rehberlik işlevimizi doğru bir şekilde yapmış olsaydık¸ belki de magazin türü market evlilikleri ortaya çıkmayacaktı. Gelin bu konuda her birimiz kendimizi bir muhâsebeye çekelim ve yeniden toplumsal sorumluluklarımızı gözden geçirelim. Çünkü hepimiz aynı toplumsal gemide yol alıyoruz. Gemimizin selâmetle sâhile ulaşması¸ biraz da yolcuların toplumsal sorumluluklarıyla ilişkilidir.


 


Dipnot


1. Bkz. 4/Nis⸠1.


2. 2/Bakara¸ 35.


3. 2/Bakara¸ 35.


4. 30/Rum¸ 21.

Sayfayı Paylaş