TOPLU VURMALI YÜREKLER

Somuncu Baba

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez

Mehmet Akif Ersoy


“Bir milletin arasına bölücülük girmediği müddetçe düşman giremez. Milletin fertleri aynı fikirle hareket ettiği takdirde o milleti silâhla sindirmek¸ yok etmek mümkün değildir.”


Bir âyet:


“Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o¸ kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz¸ bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (3/Âl-i İmrân¸ 103.)


Bir hadis:


“Birlikte rahmet¸ ayrılıkta azap vardır.”


Ve bir beyit:


Girmeden tefrika bir millete düşman giremez


Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez


Tefrika¸ bugünkü anlamda bölücülük¸ ayrımcılık demektir. Milletleri ayakta tutan unsurların başında birlik ve beraberlik gelmektedir. Birlik ve beraberliğin olmadığı milletlerin zayıflaması ve yıkılması çok kolaydır. Göktürk vezirlerinden meşhur Tonyukuk'un kitabesinde şöyle bir ibare bulunuyor: “Yufka olanın delinmesi¸ ince olanın kırılması kolaydır. Yufka kalın olursa delinmesi¸ ince yoğun (kalın) olursa kırılması zordur.”


Çok bilinen eski bir menkıbe vardır. Bunu Oğuz Han'a da Cengiz Han'a da isnad ederler. Bunun üzerinde durmayacağız¸ fakat menkıbenin verdiği ders çok önemlidir. Biz o dersi alalım:


Hükümdar ölmeden evvel çocuklarını yanına çağırır; onlardan birine¸ bir ok vererek kırmasını emreder. Çocuk onu kolayca kırar. İki ok verir¸ çocuk onları da kırar. Üç ok verir onlar da biraz zorlukla kırılır. Sonunda birçok oku birden vererek kırmasını emreder. Çocuk aciz kalır. Bunun üzerine der ki hükümdar:


– Siz birbirinizden ayrılırsanız¸ hepinizi bu ok gibi birer birer kırıp parçalarlar; eğer birlik olursanız¸ hiçbir kuvvet sizi kıramaz.


…


Birlik düşüncesini zayıflatan¸ bölücülüğü doğuran sebeplerden biri soy sop ayrımcılığı¸ köylü şehirli¸ merkez taşra ayrımıdır. Hiç kimse doğarken ırkına¸ milliyetine müdahale etme¸ milletini seçme güç ve iradesine sahip değildir. Bu yüzden bir insanın soyundan sopundan dolayı öğünmesinin veya yerinmesinin mantığı yoktur. Bunun gibi başkalarını da ırkından dolayı kınamaya¸ yermeye veya durup dururken başka ırklara karşı üstünlük taslamaya da hakkı yoktur.


Milleti meydana getiren insanlar bir makineden¸ bir tornadan çıkmış mekanik parçalar değildir. Dolayısıyla farklı soylardan meydana geldikleri gibi¸ farklı düşüncelere de sahip olabilirler; ancak farklı olmaması gereken maddî ve manevî kavramlar da vardır. Bunların başında millî ve manevî değerler çevresinde birlik olma fikri gelmektedir. Eğer birlik olmazsa kargaşa çıkar¸ anarşi çıkar. Ortak değerlerde birlik sağlanamazsa insanların hiçbir şekilde birbirine güveninden de söz edilemez. Din¸ bayrak¸ devlet¸ millet¸ vatan hususunda birlik olmuyorsa millet olma şuurundan bahsedilemez.


Türk milleti asırlardır birlik¸ beraberlik içinde hareket etmiş; savaşta-barışta¸ düğünde cenazede¸ felakette-şölende ortak bir tavır sergilemiş; beraber ağlamış¸ beraber gülmüştür. Bu yüzden milletimizin kökü çok derinlerdedir.


Millet olma şuurunu benimseyemeyen bölücüler dün olduğu gibi bugün de çoğu zaman da kökü dışarıda bulunan güçlerin kışkırtmasıyla Türk milletini bölmek için azınlık olma kompleksiyle hareket etmektedir. Bunun hem kendilerine hem de Türk milletine büyük zararlar verdiği muhakkak. Asırlardır milyonlarca şehit veren bu milletin bağımsızlığını elinden almak yahut bu vatanı bölüp parçalamak emelinde olanlar bu emellerinin bedelini her zaman ağır ödemişler¸ kendi kanlarında boğulmuşlardır;


Çünkü benim milletim¸ mukaddes saydığı değerleri uğruna ölüme gözünü kırpmadan gitmesini çok iyi bilir. Bizim için söz konusu vatan olduğu zaman her şeyin teferruattan ibaret olduğunu cümle âlem çok iyi bilir.


Benim milletim¸ ölürsem şehit¸ kalırsam gaziyim diyerek her iki durumu da dünya ve ahireti için en büyük rütbe ve şeref sayar.


Öte yandan dayanılması kolay olmayan acılardan biri evlat acısını yüreğine gömmektir ki bu¸ her milletin katlanabileceği bir meziyet değildir.


Benim milletim¸ gözünden esirgediği ciğerparesini şehit verir de “Vatan sağ olsun.” der çıkar.


Milletlerin müreffeh bir hayat sürmesi her şeyden önce¸ insanların mensup olduğu millete karşı sorumluluğunu seve seve yerine getirmesiyle¸ en azından milletine ihanet içinde olmaması ile milletinin temeline dinamit koyma fikrinden azade olmasıyla mümkündür. Birlik beraberlik içinde olan bir milleti en büyük silahlara sahip olan düşmanların yok etmesi mümkün değildir. Mehmet Akif¸ millet olma psikolojisini ve şuurunu çok iyi analiz etmiş bir şair¸ aynı zamanda aydın bir mütefekkirdir. İstiklal Marşımızın bir bölümünde şöyle diyordu:


Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar¸


Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.


Yani Batılı orduların güçlü silahları olabilir¸ ama buna mukabil benim de o silahlardan daha güçlü olan inancım var¸ diyor. Akif¸ en modern silahların bile iman ve birlik-beraberlik düşüncesiyle hareket eden milletlerin karşısında hiçbir etkisinin olmayacağını ifade eder birçok şiirinde. Nitekim tarih bunu ispat da etmiştir. Çanakkale¸ Gelibolu¸ Dumlupınar¸ Sakarya… savaşları bunlardan sadece birkaçı. Türk Ordusu kendisinden asker¸ silah ve mühimmat bakımından çok güçlü olan ordulara karşı tek yürek¸ tek yumruk olarak mücadele ettiği için çoğu zaman zaferle çıkmıştır bu savaşlardan…


Bayrak Altında


Bu gün genç¸ ihtiyar¸ kadın¸ kız¸ kızan¸


Uzanıp yatsak da çardak altında¸


Boruyu çalınca yarın borazan¸


Hemen toplanırız bayrak altında.


Bizi hiç tasalı görmez bu yerler;


Yiğitler¸ ölürken bile gülerler¸


Yeter ki yaşayan er oğlu erler¸


Bizi çiğnetmesin ayak altında.


Kalbimiz çırpınır yurdu andıkça¸


Gözlerde zaferin nuru yandıkça;


Üstünde bu bayrak dalgalandıkça¸


Gönlümüz rahattır toprak altında…


(Faruk Nafiz Çamlıbel)


15 Temmuz 2016 tarihinde olağanüstü bir durum yaşadık. Bir avuç bölücü¸ çapulcu¸ haddini bilmez bir cüretkârlıkla sırtını güçlü zannettiği sahiplerine dayayarak Türk milletine kafa tutmaya çalıştı. Aslına bakarsanız bu millet¸ yıllardan beri parsel parsel bölünmeye çalışılarak neredeyse yetmiş parçalı bir bohça haline getirilmek isteniyor¸ alt kimlikler sık sık dile getiriliyordu. Bütünü parçalara ayırdığınız zaman yutulması kolaydır. İşte bu fırsatı değerlendirmek için yine sinsi bir plan kuruldu. Kökü dışarıda soysuzlar ve onların yerli işbirlikçileri asker kıyafetine bürünmüş çapulcularla Türk milletini bir gecede Irak'a¸ Suriye'ye benzetmek için harekete geçtiler. Bilmediler ki¸ Türk milleti hürriyetine¸ istiklâline¸ istikbaline kast eden bu kendini bilmez güruhu tükürüğüyle boğacak damarını asla kaybetmemişti. Bu bölücülerin ancak o kadar cürmü vardı. Türk milleti bir anda genci ihtiyarı¸ askeri polisi¸ medyası ile tek vücut¸ tek yumruk oldu ve hainlere karşı aynı bayrak altında toplanıp hainlere ve bütün dünyaya unutamayacakları bir ders verdi.


Tarihten ders almayan milletlerin sık sık aynı belalara maruz kalacağı kaçınılmaz bir gerçektir. Onun için bundan sonra birtakım hususları hep göz önünde bulundurmamızda fayda var yoksa her defasında acı bedellerle karşılaşabiliriz. Bugünlerde aklı başında hemen herkesin sık sık dile getirdiği devlet yönetiminde¸ memuriyetinde işe liyakat¸ vatana ve millete sadakat hususlarına dikkat edilmeli. Devlet ile her türlü cemaat¸ tarikat¸ sendika¸ dernek vb. oluşumlar arasında mutlaka bir mesafe bulundurulmalı. Yoksa bugün bir hain¸ yıllardan beri Allah¸ Peygamber diye timsah gözyaşları ile herkesi kandırıp ağlatır ve devleti de alnı secdeye geliyor¸ bunlardan zarar gelmez diye aldatır; yarın başka birileri çıkar. Eğer bunlar devleti yönetmeye kalkışırsa milletimizin başı ağrımaya daha çok devam eder. Uyanık olmak gerekiyor.


Herkesin bildiği bir hadiseyi kısaca nakledelim:


Mekke'nin fethinden önce Mekke'nin anahtarı Osman Bin Talha'dadır. Kendisi Kâbe'nin kayyımıdır. Fetihten sonra Peygamberimiz (s.a.v.) içeri girmek istediğinde Hz. Ali anahtarı ondan alır ve içeri girerler. Osman Bin Talha Müslüman değildir. Dolayısıyla Peygamberimiz'in amcası Hz. Abbas Kâbe'nin anahtarının kendisine verilmesini ister. Peygamberimiz de anahtarı amcasına verir. O zaman bir ayet iner. Ayette şöyle buyrulur: “Allah¸ size¸ emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah¸ bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah¸ hakkıyla işitendir¸ hakkıyla görendir.” (4Nisa¸ 58) Bunun üzerine Peygamberimiz anahtarı henüz Müslüman olmayan birisine yani Osman Bin Talha'ya verir. Peygamberimiz: “Ey Osman! İşte Kâbe'nin anahtarı! Bu gün iyilik ve vefa günüdür. Sen cahiliye zamanında bu vazifeyi layıkıyla yaptın¸ inanıyorum ki şimdi daha güzel şekilde yaparsın…” buyurdular ve anahtarı herkesin huzurunda ona teslim ettiler.


Ziya Paşa¸ âyinesi iştir kişinin¸ lafa bakılmaz¸ diyor ya; biz de devlet ve millet olarak bundan sonra insanların yaptığı işe bakmalıyız¸ insanın vatan sevgisini¸ millet sevgisini¸ bayrak sevgisini görmeli ona göre güvenebilmeliyiz. Bugünler ortalığın toz duman olduğu¸ sahte kahramanların¸ kurnazların¸ sözde vatanseverlerin¸ hatta milliyetine¸ bayrağına hakaret edenlerin ellerinde bayraklarla gösteriş yaptığı¸ ortada cirit attığı zamanlardır. Bir delikten bir defa sokulduk¸ ümidimiz o ki bir daha sokulmayalım. Gaflet ve dalalete düşüp acı¸ ağır bedeller ödemeyelim. Bunun için de birlik ve beraberlikten taviz vermeyelim ve yine Mehmet Akif ile tamamlayalım sözü:


Değil mi cephemizin sînesinde iman bir;


Sevinme bir¸ acı bir¸ gaye aynı¸ vicdan bir;


Değil mi ortada bir sîne çarpıyor¸ yılmaz¸


Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

Sayfayı Paylaş