GÜNCEL OLAYLAR BAĞLAMINDA MÜSLÜMANCA DURUŞ

Somuncu Baba

"Allah'ın salih kulları ile salih görünen kulları arasındaki en önemli fark¸ niyet ve gayede tezahür eder. Allah'ın salih kulları kendini Allah'a beğendirmeye çalışır¸ amelini insanlara göstermek gibi bir çabası asla yoktur. Salih rolünü oynayanlar ise¸ bütün işlerini görünür kılmaya¸ çevresinde nüfuz kazanmaya¸ moda tabirle reyting yapmaya çalışırlar."


Güven verme¸ agâh olma¸ diğerkâm olma ve vakarlı bir duruş¸ Müslüman'ın başlıca sıfatlarıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) “Müslüman¸ elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir.”1 buyurmuştur. Fetih Sûresi 29. âyette de mü'minlerin bazı vasıflarından bahsedilirken mü'minlerin¸ “inkârcılara karşı çetin¸ birbirlerine karşı merhametli” oldukları belirtilmiş ve vakur bir duruşa işaret edilmiştir.


Müslüman¸ bir karar vereceği¸ bir iş yapacağı ve bir duruş sergileyeceği zaman öncelikle Allah'ın rızasına uygun olup olmadığına bakar¸ “El âlem ne der?” diye düşünmez. Toplumun beklentileri ve değerlendirmeleri çok gerekli ise mübah olan konularda nazarı itibara alınabilir.


Tasavvufta “İlâhî ente maksudi ve rıdakematlubi/Allah'ım! Hedefim sana yönelmek¸ gayem senin rızanı kazanmaktır.” düsturunun benimsenmesi müritlere telkin edilir. Bu düstura göre hareket edenler¸ zamanla Allah'ın sevdiği salih ve muttaki kulları arasına dâhil olurlar. Allah katında sevilenler¸ kulları nezdinde de sevilirler. Çevresinde sevilen ve saygı duyulan bir kanaat önderi hâline gelmek¸ dünyada elde edilebilecek payelerin en büyüğüdür. Böyleleri¸ insanların takdirini hüsnü teveccüh olarak görürler¸ Allah'ın hüsnü kabulü ise en büyük umutlarıdır.


Allah'ın salih kulları¸ aslî vazife olarak gördüğü güzel ahlakı¸ kişisel itibara ve dünyevî kazanca tahvil etmeyi en büyük zül sayarlar. Salihlerin asla manevî değerlerden geçici dünyevî kazanç sağlamak gibi bir çabası olmaz. Güzel ahlakın dünyevî getirisi olsa bile bu¸ o kişinin isteği dışında dolaylı olarak ona ulaşır.


Dinin insanı yücelten değerleri¸ her yerde ve her zaman insanların ilgisini çekmiş¸ Hayatta “gemisini yürüten kaptan” olmayı marifet sanan fırsatçılar¸ kendilerine itibar kazandıracak davranış şekillerini¸ usta bir oyuncu kıvraklığı ile icra etmişlerdir. Allah'ın salih kulları ile salih görünen kulları arasındaki en önemli fark¸ niyet ve gayede tezahür eder. Allah'ın salih kulları kendini Allah'a beğendirmeye çalışır¸ amelini insanlara göstermek gibi bir çabası asla yoktur. Salih rolünü oynayanlar ise¸ bütün işlerini görünür kılmaya¸ çevresinde nüfuz kazanmaya¸ moda tabirle reyting yapmaya çalışırlar. Adamın biri cemaati çok olan bir camide huşu ile namaz kılıyor görünüyormuş. En ön safta sarık ve cübbesi ile bütün rükunların hakkını vererek namaza devam ediyormuş. Namazını tamamlayıp camiden ayrılırken¸ bu adamı izleyen biri yanına yaklaşarak “Allah kabul etsin¸ namaz kılış tarzınızı çok beğendim.” demiş. Riyakâr adam kendini beğenen şahsa¸ “Ben aynı zamanda oruçluyum¸ biliyor musun?” demiş. Böylesi riyakârlar hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.) ¸ “Kişinin namazı ve orucu sizi aldatmasın¸ siz onun parayı nasıl kullandığına bakın.”2 buyurmuştur. Yani bir insan dürüst mü¸ kazancını helal yollardan mı temin ediyor¸ kazancını helal yollarda mı harcıyor? Önemli olan budur. Ahlakı güzel olmayanın sureta Müslümanlığı da makbul değildir.


Tarihin her döneminde dünyevî ve uhrevî yönden o yörede geçer akçe her ne ise ondan yararlanmaya çalışan riyakâr münafıklar olmuştur. Yine her yerde güç odaklarına meftun¸ kendini besleyenlerin kapısını bekleyen köpek karakterlilerle karşılaşmak mümkündür.


Zaruretler¸ bazı mahzurlu hâlleri mübah kılar.” şeklinde formüle edilen genel bir fıkıh kaidesi vardır. Eğer kişilerin ve toplumun bekası açısından hayatî önemi haiz bazı faydaları elde etme (celb-i menfaat) ve zararı def etme (def-i mefsedet) durumu varsa müstehap ve mekruh düzeyinde bazı fillerden vaz geçerek taviz verilebilir. Ancak¸ mevcut şartlar Müslümanları¸ farzları terk etme ve haram işleme noktasına getirmişse¸ orada Müslümanların Müslüman olarak bekası tehlikeye gireceğinden direniş kaçınılmaz hale gelir.


Peygamberimiz (s.a.v.)¸ “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez.”3 buyurmuştur. O hâlde ümmetin çoğunluğunun buluştuğu yer¸ fikir ve yorumlar -ki buna din usulünde “cumhuru ulema” da denir- Hakk'ın rızasının olduğu yerdir. Toplumda ihtilaflı olan güncel konularda¸ inanç¸ ibadet ve ahlaka dair genel prensiplerde mevcut bilgileri ile bir kanaate ulaşamayanların¸ çoğunluğun tercih ettiği mezhep ve meşrebi takip etmeleri gerekir.


Mübah olan konularda farklı görüşlerin ortaya çıkması¸ fitneye sebep olmadığı¸ toplumda ayrışmaya ve bölünmeye yol açmadığı sürece bir berekettir¸ zenginliktir. Ancak¸ amentüde¸ taabbudi (ibadet) konularda¸ ümmetin ve milletin birlik ve beraberliğini¸ vatanın bütünlüğünü ve devletin varlığını tehdit eden durumlarda ihtilaf rahmet değil felakettir.


Bir kişi ya da grubun¸ ülkenin iyi yönetilmediğini tespitle devletin bekası ve milletin maslahatı için daha iyi projeleri olduğunu söyleyerek kamu düzenini bozmadan muhalefet yapması ve insanları ikna ederek taraftar toplamaya çalışması meşru ve gerçekliği oranında makbul bir harekettir. Bir muhalefet hareketi¸ taraftar toplamak¸ devlet ve millet üzerinde otorite kurmak için faaliyetlerini silah zoru ile kumpas ve hilelerle yapmaya çalıştığında artık onlar “âsî” konuma geçmiş olur. Peygamberimiz (s.a.v.)¸ “Bize silah doğrultan bizden değildir.”4 buyurmuştur. Eline silah alıp toplumda bozgunculuk çıkaranlara İslâm hukukunda “baği” denir. Bağiler¸ günümüz ifadesi ile teröristler¸ İslâm hukukuna göre¸ el ve ayağın kesilmesi¸ asılma vb. yöntemlerle bütün âleme ibret olacak şekilde cezalandırılırlar.


Müslümanlar¸ milletin ve ülkenin bekasına yönelik tehdidin içeriden geldiğini gördüğünde meşru yönetimin yanında yer almak mecburiyetinde olduğunu bilmek durumundadır. Eğer tehdit dışarıdan geliyorsa mevcut mevcut kurulu düzeni ve ülke bütünlüğünü korumak için bir vatandaş olarak kendisine verilen her görevi yapmak zorundadır. Can¸ mal¸ namus ve inancın teminat altında olmadığı bir ortamda düşmanla ölümüne mücadele etmek tek seçenek haline gelir.


Müslümanlar¸ tarih boyunca dış tehditlere¸ “Ya devlet başa¸ ya kuzgun leşe.” düsturu ile başarı ile karşı koymuşlardır. Müslümanları gayr-i Müslümlerin uzun süre esir almaları mümkün olmamıştır. Bunu bilen İslâm düşmanları¸ içeriden işbirlikçiler temin etmek suretiyle ümmeti içeriden yıkmayı denemişler ve bu hususta maalesef çoğu zaman başarılı da olmuşlardır. O halde Müslümanlara düşen vazife¸ güncel siyasi ve toplumsal olaylara basiret ve ferasetle bakarak hakkın yanında durmak¸ tali konulara takılmadan Müslüman kardeşleri ile safları sıklaştırmaktır.

Sayfayı Paylaş