SOSYAL TOPLUM VE DEĞERLER

Somuncu Baba

Son zamanlarda en çok duyduğumuz kavramların başında değerleri söylersek yanlış bir şey söylememiş oluruz. Değerler¸ toplumsal hayatın vazgeçilmez bir ögesidir. Kavramın anlam bilgisi olarak¸ topluma mensup olanların uymak durumunda oldukları genelleşmiş ahlakî inançlar olarak kavramlaştırılabilir. Yalan söylemenin yanlış¸ doğru söylemenin hakikat¸ duyarsızlığın yanlış¸ duyarlı olmanın doğru¸ sorumsuzluğun yanlış¸ sorumlu olmanın doğru olması gibi söylemler sosyalleşme sürecinde edindiğimiz değerlerdir. Bütün bunlara karşı¸ idealize edilmiş ya da


Son zamanlarda en çok duyduğumuz kavramların başında değerleri söylersek yanlış bir şey söylememiş oluruz. Değerler¸ toplumsal hayatın vazgeçilmez bir ögesidir. Kavramın anlam bilgisi olarak¸ topluma mensup olanların uymak durumunda oldukları genelleşmiş ahlakî inançlar olarak kavramlaştırılabilir. Yalan söylemenin yanlış¸ doğru söylemenin hakikat¸ duyarsızlığın yanlış¸ duyarlı olmanın doğru¸ sorumsuzluğun yanlış¸ sorumlu olmanın doğru olması gibi söylemler sosyalleşme sürecinde edindiğimiz değerlerdir. Bütün bunlara karşı¸ idealize edilmiş ya da standartlaşmış değerler¸ normlar ölçeğinde somutlaşırlar veya normlar yoluyla ivme kazanırlar. Sosyal bir toplumun hayatında her şey¸ değerlere göre algılanır ve kavranır. Paradigma değişmelerinde bile¸ değerlerime uygun mudur? Sorusu sorulur. Değerlere aykırı olan değişmeler kolayca kabul görmez. Bu toplum¸ entelektüel bir birikime sahipse algılama ve kavrama da o kadar etkili olur. Bilinçli bir toplumda düşünce üretilmesi hızlı ve çeşitlidir. Kaldı ki düşünmek zihnin üst becerisidir. Herkesin böyle bir üst beceri geliştirmesi mümkün görülmemektedir. Bu durum bilgi¸ beceri ve tutumlarla ilgili bir durumdur. İnsanlar yaşadıkları toplumların veya grupların değerlerini benimseyerek bunları düşünce ve davranışlarında birer merhale olarak değerlendirirler. Eğitim anlamında bir gerçek var ki¸ herkes düşünce üretemez. Bu zihni eylem¸ şu şekilde bir yol izler; İnsan bildikleri ile düşünür. İnsan bildiklerinden hareket ederek¸ bilmediklerini düşünür. İnsan bilmedikleri ile düşünemez. Mademki insan bildikleriyle düşünüyor¸ o halde bildiklerinin sayısını artırmak gerekiyor.


Bütün bunları okul verebilir mi? Esefle belirtelim ki¸ bu soruya ‘evet' demek o kadarda kolay değildir. Okulun sosyal¸ ekonomik ve politik birçok görevleri bulunmasına rağmen¸ bunları iç içe ve eş zamanlı gerçekleştirmesi mümkün değildir. Kaldı ki¸ toplumun beklentileri birden çok görülmektedir. O hâlde sosyal toplumun yaşanmış ve yaşanabilecek hâllerini dikkate almak gerekir. Toplumdaki insanların bilerek veya bilmeyerek oluşturdukları kurallar sayesinde¸ nasıl bir davranış göstermeleri gerektiğini öğrenirler. Bulundukları sosyal ortamlarda başka insanlarında oluşabilen durumlarda nasıl bir tutum ve davranış göstereceklerini tahmin edebilirler. Böylece daha iyi¸ daha doğru¸ daha güzel¸ daha adil yargılara ulaşma imkânı bulabilirler. Toplumsal çözülme toplumsal bütünleşmeyle birbirine zıt kavramlardır. Bu yönüyle de her köşe başında kesişen yollar gibi sürekli birbiriyle karşılaşır ve kavga ortamı doğururlar. Toplumda bütünleşme sağlayan değerler zayıfladıkça¸ toplumsal bütünlükte çatlaklar oluşur¸ güç kaybı (entropi) meydana gelir. Bu güç kaybı değerlerimiz de çözülme meydana getirir. Değerler ve normlar gücünü kaybeder ve toplumu oluşturan kişiler için bir anlam ifade etmez olurlar. Böylece karışıklık ve kaotik ortam oluşur. Bu ise ahlakî¸ ekonomik ve sosyal hayatın işleyişinde çöküşe giden yolun kilometre taşlarını oluşturur. Günümüzdeki Türkiye fotoğrafı göz önüne getirilirse; suç ve suçlu sayısındaki artış¸ en ufak bir hatadan dolayı acımasızca işlenen cinayetler¸ parçalanmış ailelerdeki artış¸ uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması¸ şehirlerdeki uydu kentlerin yeni ‘cetto'lar oluşturması¸ zenginlerin fakir insanlardan kaçıp uzaklaşması¸ toprağından uzaklaşan insanların¸ şehirlerde sanayinin dişlileri arasında ucuz iş gücü olarak ömür tüketmesi¸ neşe ve muhabbetin yerini¸ karamsar ve hüzün dolu davranışların alması¸ adalet inancının yıkılması¸ hak kavramının ucuzlatılması ve haksızlığın iş başarma ve uyanıklıktan sayılması¸ nazik ve naif davranışların yerini kabadayı davranışlara bırakması¸ dinî duyguların sömürü aracı olarak kullanılması¸ vatan sevgisinin ucuzlatılması¸ fakir fukaraya yapılan yardımların reklam aracı olarak kullanılması ve bu yolla itibar ve güç elde etme çalışmaları… Bütün bunlar çözülmeye başlayan toplumda görülebilen sosyal problemlerdir. Bu çözülmeye nelerin yol açtığını belirlemek ve iyice analiz etmek gerekir. Problemlerin kaynağında sanayileşme ve onunla birlikte gelen göç dalgaları ve kentleşme yer almaktadır. Sanayileşmenin dönüştürücü gücü kaynağını ekonomik zorunluluklardan ve ortaya çıkan yeni değerlerden alır. Bu güç etkisini¸ her kurumda gösterir. Mesela¸ sanayi toplumunda büyük aile tipine yer yoktur. Bizim ülkemizde de büyük aileler git gide erimekte ve yok olma noktasına gelmiş bulunmaktadır. Büyük aile endüstriyel hareketliliğe engel olarak görüldüğünden¸ erimesini önlemek için devlet düzeyinde geliştirilmiş sosyal bir politikada yoktur. Ana¸ baba¸ çocuk üçlemesi olarak gündemde yer alan çekirdek aile ise¸ hareketli bir iş gücü sağlar. Böylelikle geleneksel aile yapısında bir çözülme görülür. Sanayileşme¸ fonksiyonel bakımdan kendi teknolojisinin zorunlu kıldığı meslek ve hünerlerle ilişkili bir eğitim sistemi ister. Böyle bir eğitim sistemi ise toplumun geleneksel değerlerinin muhafazası ile fazla ilgilenmez. O hâlde; ne sanayileşmeye ‘hayır' diyebiliriz¸ ne de değerlerimizin yok olmasına ‘evet' diyebiliriz. İkisinin arasında üçüncü bir yol mutlaka vardır.


Sosyal toplumlarda çalkantıların olması mümkündür. Ancak¸ kitleler hâlinde yanlışa doğru denilmesi¸ anormal bir durumdur. Birileri bu milletin değerlerini hızla tahrip ederken¸ başkaları da samimiyetten uzak¸ çıkarlarına hizmet aracı olarak değerlendirmektedir. Gerçekten samimi olanlar¸ değerlere gönülden bağlı olanlar; yine sefil¸ yine yalnız¸ yine kimsesiz. Bazıları değerler eğitimi yapayım derken¸ kendi reklamı için çaba harcamakta¸ aynı şeyleri tekrarlamakta ve sürekli tekrarın getirdiği yılgınlık¸ insanları uzaklaştırmaktadır. Acaba biz bu insanlarla uzun yolları yürüyebilir miyiz?.. Biz samimi insanlar çalışmak¸ mutlu ve başarılı olmayı istiyoruz. Bu sebeple¸ başarının ve insanı mutlu etmenin yolu¸ insanı hakkıyla tanımaktan ve merkeze almaktan geçer. Zenginlik ve ilmi kendimiz üretemediğimizden medeniyet inşa edemiyor¸ kendi kültürümüzü bir turist ciddiyetinde bile tanımak istemiyoruz. İlmin gelişmesine rağmen¸ insanın mutlu olamayışının temelinde insanın bütün yönleriyle bilinememesi yatmaktadır. Çünkü ancak “Kendini bilen¸ Rabb'ini bilir.” Esefle belirtmeliyim ki bugün insanlık¸ büyük bir cehalet ve idrak fukaralığı yaşamakta¸ hayatına kattığı magazin kültürü ile kendini değerlendirmektedir. Bu durum şuurun kalbine çivi çakmak ve şuurun ölümüdür. Allah'ım; kulunu pulsuz bıraksan da¸ şuursuz bırakma…

Sayfayı Paylaş