GENLERİYLE OYNANMIŞ ÜMMET

Somuncu Baba

"Ümmetin genleri ile oynanmış olması¸ kendisine ve ait olduğu ülkeye ve ümmete bir yararı olmayan sureta Müslümanların neş'et etmesine yol açmıştır."


Ümmet bilincini kazanmış¸ İslâm dininin inanç¸ ibadet ve ahlak prensiplerini özümsemiş ve dinin sosyal hayata ilişkin projelerine katkı yapan bir fert hâline gelmek için¸ ilmi ile amil rehberlerin himayesinde uzun soluklu bir eğitim sürecinden geçmiş olmak gerekir.


Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ashabından Mekke dönemini yaşamış¸ Bedir Savaşı'na katılmış¸ Bey'atü'r-Rıdvan'a katılmış olanların¸ Mekke'nin fethinden sonra Müslüman olanlara nispeten bir efdaliyeti vardır. Nitekim Hucurat Suresi 14. ayette Allah¸ Müslüman olduklarını söyleyen bedevilere “İman ettik demeyin¸ teslim olduk¸ deyin.” demiştir. Hz. Ebu Bekir zamanında da bazı Müslüman kabileler¸ “Namaz kılarız ama zekât vermeyiz.” şeklinde dinin işine gelen tarafını alıp¸ işine gelmeyen tarafını almama yaklaşımı sergilemişlerdi. Demek ki Mekke'nin fethini müteakip İslâm'ın hızlı yayılma sürecinde Müslüman olanların hepsi İslâm'ı bihakkın özümsemiş kimseler değildi. Kanaatimizce İslâm'ın kurumsallaşması¸ ilimlerin teşekkülü ve İslâmî hayatın toplumun ekserisi tarafından benimsenip özümsenmesi¸ hâsılı ümmet olma süreci sahabe ve tabiin döneminde devam etmiş ve etbau tabiin döneminde müçtehit imamlar ve kahraman mücahitlerin de gayretleri ile tamamlanmıştır. Tabiin ve etbau tabiin döneminde ümeranın (yöneticilerin) çoğunlukla müspet katkı yaptığını söylemek biraz zordur.


Başından beri İslâm'ın mensuplarına kazandırdığı manevî gücü¸ inancı¸ yüksek şahsiyeti¸ erdemi¸ dindaşları ile dayanışmayı gören İslâm düşmanları¸ Müslümanları¸ inancından koparmanın mümkün olmadığını gördüklerinden¸ Müslümanlar arasına fitne sokarak¸ Müslümanları bölüp parçalayarak zaafa uğratmaya çalışmışlardır. İlk defa 19.yy'dan itibaren gayr-i Müslimler¸ ümmetin sosyal dokusunu iyice çözümledikten sonra genleri ile oynamaya başlamışlar¸ Müslümanları dininden döndürmeden birçok yönden kendilerine benzetmeyi (yabancılaştırma) maalesef başarmışlardır.


2000'li yıllarda Avrupa'da yurtdışı görevimiz esnasında çeşitli vesilelerle papazlarla ve sivil toplum kuruluşları ile bir araya gelirdik. Bir araya gelme isteği hep onlardan gelirdi ve amaçlarını¸ “iki farklı toplumun birbirini tanıması ve anlaması faaliyeti” olarak açıklarlardı. Ben bu faaliyetlerin¸ ümmetin zayıf ve güçlü noktalarını tespit etme¸ zayıf yönlerimizden yararlanma ve güçlü yönlerimizi de etkisiz hâle getirmek için stratejiler geliştirme amacı taşıyıp taşımadığını sordukları sorulardan tespit etmeye çalıştım. Avrupalıların¸ farklı olanı ve kendilerinden olmayanı çözümlemede oldukça mahir olduklarını müşahede ettim.


Oryantalistler¸ vatandaşı olduğu ülkenin sömürgeleştirdiği İslâm ülkelerinde özelde İslâm'ın genelde ise bütün semavi dinlerin¸ gelişmeye mani olduğu propagandası ile mevcut durumdan dinin sorumlu olduğu düşüncesini yaymaya çalıştılar. Böylece Müslümanların özgüvenini¸ inancını ve mensup olduğu ümmete aidiyet duygusunu zaafa uğrattılar. Aşağılık duygusu oluşturmaya çalıştılar. Osmanlı'nın son döneminde “İslâm terakkiye mani değildir.”¸ “İslâm mantık dinidir.” şeklinde savunma pozisyonunda söylenmiş sözler¸ biraz da ezik bir ruh hâlini ifade eder. Bu tür sözleri hâlâ duymaya devam ediyoruz. Merhum Mehmet Akif'in;


Doğrudan doğruya Kur'an'dan alarak ilhamı


Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı


mısraı da haddi zatında Batı'ya “Aslında bizim kitabımız çok iyi bir kitaptır¸ ah siz de bir anlamış olsanız.” şeklinde bir yakınmanın ve yakınlaşma gayretinin ifadesidir. Mehmet Akif'in Batı'ya karşı “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” şeklinde çok güçlü meydan okumalarına karşılık hakikati asrın idrakine söyletme çabası¸ o günün ruh hâlini yansıtan bir beyan olarak anlaşılmalıdır. Acaba Mehmet Akif de birçok modernist gibi o günün Müslümanlarından umudunu kestiği ve Batı'nın İslâm'ı anlaması ve sahiplenmesi hâlinde büyük bir güç kazanacağı umuduna kapıldığı için mi böyle demiştir? 1995 yılında yüksek lisans derslerinde bir hocam¸ bu ümmetten umudunu kestiğini¸ generallerle ve yüksek hâkimlerle ilgilendiğini¸ kurtuluşun bunların İslâm'ı anlamalarında olduğunu söylemişti. Bu yaklaşımda da güçlü olanı kazanarak¸ güçlü olanı transfer ederek veya ona yaklaşarak sonuç alma çabası var. Bu yöntemin bir işe yaramayacağını da paralel yapı acı bir tecrübe ile ispat etti. Paralelciler¸ güçlü olanı kazanayım derken¸ bilerek ya da bilmeden güçlü olanın emellerine alet olmaktan kendilerini alamadılar.


Ümmetin genleri ile oynanmış olması¸ kendisine ve ait olduğu ülkeye ve ümmete bir yararı olmayan sureta Müslümanların neş'et etmesine yol açmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in¸ kıyamete yakın zamanlarda ümmetin zelil hâlini beyan ettiği hadisinde sahabenin “O günlerde sayımız çok az olduğu için mi böyle olacak?” sorusuna Allah Rasûlü'nün¸ “Bilakis sayıca çok olacaksınız ancak sizin gücünüz¸ varlığınız suyun üzerindeki köpük gibi olacak.” şeklinde verdiği cevap¸ günümüz Müslüman toplumunun¸ varlık sebebinden uzaklaşmış¸ işlevsiz hâle gelmiş¸ ümmetten ziyade güruha benzeyen hâlini ifade ediyor. Genleriyle oynanmış bir Müslümanlık anlayışıyla ilgili bir örnek nakledelim:


1985'li yıllarda İmam Hatip Lisesi'nde öğrenci iken¸ düz lisenin yaşlı bayan edebiyat öğretmeni bizi evine Kur'an okumamız için götürmüştü. Yasin okuyup dua ettikten sonra yaşlı hanımefendi bize ne kadar dindar olduğunu ispat etmeye çalıştı. “Yavrum¸ bakmayın benim böyle giyindiğime ben günlük beş vakit namazımı kılarım¸ ben Muhammed Hamidullah Hoca'nın öğrencisiyim. (Muhtemelen merhum Hamidullah Hoca'nın 1970'li yıllarda Türkiye'de edebiyat fakültelerinde verdiği konferansları dinlediğini anlatmak istiyor.) Bakın ben her gün Kur'da okurum¸ sadece Kur'an okumakla kalmam¸ diğer kutsal kitapları da okurum¸ ben bütün dinlere saygılıyım.” demişti. Yaşlı öğretmen hanım yerinden kalkıp kitaplığının raflarından Kitab-ı Mukaddes'i aldı ve bize gösterdi. O vakit hayatımızda ilk defa Kitab-ı Mukaddes'i görmüş¸ şaşırıp kalmış¸ ne diyeceğimizi bilememiştik. Böylesine sulandırılmış layt bir dinî hayat¸ artık İslâm dinini dava olarak savunduğunu söyleyen kimselerde de görülüyor. İslâm davasını savunduğunu söylediği hâlde tesettüre riayet etmeyen¸ evli olduğu hâlde başka namahremlerle sanal ya da gerçek hayatta duygusal bir şekilde yakınlaşan¸ namaz kıldığı hâlde haram işleyen Müslümanların varlığı¸ genleri ile oynamış ümmetin nevzuhur fertlerine işaret ediyor.


Genleri ile oynanmış bir ümmeti ıslah etmek için çözüm¸ bir yandan siyasî ve sosyal dokuyu tahkim etmek¸ bir yandan da istikrarlı bir yönetimin ve uzman eğitimcilerin rehberliğinde yapılacak köklü bir eğitimle dindar ve bilinçli gençler yetiştirmektir. İstenen düzeyde olmasa da bu yönde bir irade olduğunu görmek bile insana umut veriyor.

Sayfayı Paylaş