FETH-İ MÜBÎN'DE İKİ VELÎ: AKŞEYH VE TENNURÎ HAZRETLERİ

Somuncu Baba

"Şeyh Hazretleri¸ Padişaha¸ ‘Bu halvetin lezzetini aldığın takdirde saltanat umurundan kesin olarak el çekmek lazım gelir¸ memleketin işleri bozulur. O takdirde hem siz hem biz vebale gireriz. Oysa sultanlara lazım olan adalet ve doğruluk ile şer-i şerife uymaktır.' şeklinde nasihatlerde bulunmuştur."


Büyük toplarla şehrin surları dövülürken¸ şehir halkının kuvve-i manevisi bozuldu. Zağnos Paşa Hasköy'den karşı sahile bir köprü yapmağa memur edildi. Gemiler karadan yürütülecekti. Gemiler Tophane üzerinden Kasımpaşa'dan Haliç'e inecekti. Bunun için kızaklar yapılarak iyice yağlanmıştır. Bu sırada zincire karşı taarruz edilecekmiş gibi aldatıcı hareketler yapılmış¸ Kasımpaşa Tepesi'ne konulan üç büyük topla surlar dövülmüştür.1 Bunlar yapılırken Tophane¸ Boğazkesen ve Galata Kulesi arasından Kasımpaşa üzerinden 67 veya 72 gemi Haliç'e indirilmiştir. Gemilerin Haliç'e bu şekilde indirilmesine Bizanslılar (Rumlar) çok şaşırmışlar artık şehrin savunmasının mümkün olmayacağını anlamışlardır. 27 Mayıs Pazar günü toplanan Divan'da son durum görüşülmüş¸ son hücumun nasıl yapılacağına karar verilip gazilerin maneviyatları artırılarak savaşa teşvik edilmiştir. Divan kararına göre; Hamza Bey donanmayla harekete geçerek¸ Zağnos Paşa Haliç surlarını zorlayacak¸ Karaca Bey Bayram Paşa Deresi arkasındaki yıkılmış surlara hücum edecek¸ İshak Paşa ve Mahmud Paşa kuvvetleri ise surlara tırmanacaktır.2 Divan sonrası Padişah herkesin dinlenmesini ve taarruz gününe hazır olmalarını emretmiştir.


28 Mayıs gündüzü sakin geçmesine rağmen¸ gecesinde fetih için her türlü tedbir alınmış¸ sancak kılıfından çıkarılmış¸ kösler çalınmaya başlamış her yeri tekbir nidaları doldurmuştur. Sultan Mehmed Topkapı cephesinde bizzat fethe iştirak etmiştir. 29 Mayıs Salı günü sabaha karşı umumî hücum başlamıştır. Bu ise şu şekilde gerçekleşmiştir. Topkapı ile Edirne Kapısı arasında açılmış olan gedikten Padişahın başında bulunan kol buraya hücum ediyordu. İlk hücum iki saat¸ hemen arkasından yapılan hücum bir buçuk saat sürmüş İstanbul'un dayanacak gücü kalmamıştı. Ulubatlı Hasan ismindeki bir yeniçeri kalkanını siper ederek surun üzerine çıktı¸ bunu 30 yeniçeri takip etti. Yeniçerilerden Ulubatlı Hasan dâhil sekizi şehit düştü.3 Fakat bu olay üzerine galeyana gelen asker hücumu şiddetlendirdi. Bu minval üzere harp devam etmiş kapıların ve duvarların yıkılması¸ top atışlarının şiddeti ve Osmanlı askerinin cesareti karşısında kaledekilerin umudunu sona erdirmişti.4 Hücum sırasında Bizans İmparatoru Kontekuzen maktul düşmüş fakat cesedi bulunamamıştır.5Osmanlının son hücumlarıyla Rumlar kaçmış surlara Osmanlı sancağı dikilmiştir. Her burca çıkan Osmanlı neferi ise yüksek sesle Fetih Suresi'ni okumuştur. Bundan sonra tekbir ve tehlil sesleri¸ Allah ve Muhammed (s.a.v.) nidaları ayyuka çıkmış ortalık mahşer hâlini almış¸ Akşeyh'in son keşf-i kerametine uygun olarak mücahidler şafak vakti tan yeri ağarmadan surları aşıp şehre girmişlerdir ve Feth-i Mübîn gerçekleşmiştir.


Ellerinden Öper


Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul'un fethindeki kerametini gördüğü Akşeyh'in ellerinden öper¸ boynuna sarılır. Kendisinden huzurunda halvete kalmasını ve irşadlarından faydalanmasını rica eder¸ fakat Akşemseddin Hazretleri teklifi reddeder. Buna üzülen Sultan Mehmed “Acayip hâldir¸ isti'dadı bilinmeyen¸ olur olmaz Türkleri irşada kabul buyurur¸ bizi terbiyeden çekinirsiniz.” diye üzüntüsünü bildirir. Şeyh Hazretleri¸ Padişaha¸ “Bu halvetin lezzetini aldığın takdirde saltanat umurundan kesin olarak el çekmek lazım gelir¸ memleketin işleri bozulur. O takdirde hem siz hem biz vebale gireriz. Oysa sultanlara lazım olan adalet ve doğruluk ile şer-i şerife uymaktır.” şeklinde nasihatlerde bulunmuştur.6 Yani dünya işlerine memur olan padişahın gayb âleminin sırlarına daldığı takdirde vazifesini ihmal edeceği bundan dolayı da din ve devletin zarar göreceği düşüncesiyle her ikisinin de Allah indinde mesul olacaklarını güzel bir lisanla izah etmiştir.


Gururu Yok Etmek


Fetihle birlikte Sultan Mehmet Akşeyh'e 2.000 altın göndermiş Akşeyh bunu kabul etmemiştir. II. Mehmet; Akşemseddin Hazretleri'nin çadırına girdiğinde Şeyh Hazretleri yerlerinden kımıldamayıp ayağa kalkmamışlardır. Padişah¸ Veliyyüddin oğlu Ahmed Paşa'ya “Şeyh bize kıyam etmeyip¸ yerinden kımıldamadığı için hatırım kırılmıştır ve gönlüm mahzundur.” demiş Ahmed Paşa ise: “Padişahım¸ fetihten dolayı sizde bir çeşit gurur ortaya çıkmıştır. Şeyh Hazretleri bu yüzden ayağa kalkmamıştır. Gerçek maksatları sizdeki o gururu yok etmektir.” cevabını vermiş Padişah durumun farkına varmıştır. O gecenin son çeyreğinde ise Akşeyh'le Fatih arasında gizlice sohbet olmuş¸ sabah namazını da birlikte kılıp dua eylemişlerdir.7 Bu olay ise Akşemseddin ile Padişahın arasındaki muhabbet ve yakınlığı göstermeğe kâfidir. Akşemseddin Hazretleri fetihten sonra İstanbul'da kalmamıştır. Fatih¸ Şeyh Hazretleri'nin Eyüp'te oturmasını rica etmişse de o memleketi olan Göynük'e dönme izni istemiş ve memleketine dönmüştür.8 Mübarek kabirleri ise şimdi Göynük'tedir.



Eyüp Sultan Hazretleri'nin Mezarının Bulunması


İstanbul tarih boyunca birçok kez kuşatılmıştır. Bu kuşatmalardan birisini de Emeviler yapmıştır. Hz. Muaviye döneminde yapılan kuşatmada ordu içerisinde Hz. Peygamber (s.a.v.)'i Hicret'ten sonra misafir eden Ebu Eyübe'l-Ensarî de vardı. Bu büyük sahabi¸ sahabeden birisinin şehid olup oraya defnolunacağını Peygamber Efendimiz'den işitmiş ve mazhariyete erişmek için sefere katılmıştır. Ebu Eyübe'l-Ensarî Hazretleri kuşatma sırasında bir ok darbesiyle şehid olunca kendi vasiyeti üzerine surlara yakın bir yere defnedilmiştir.


İstanbul›un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet bu büyük sahabenin mezarının bulunmasını istemiştir. Fakat mezarın yerini hiçbir kimse bilmemektedir. Tek umut ise manevîyat sultanı Akşeyh Hazretleri'ndedir. Sohbet ve dualardan sonra Akşeyh Hazretleri yerinden kalkmış ve yürümeye başlamıştır. Padişah nereye diye sorunca “Şu anda bir nur (ışık) yayılıyor takip edersek mezarı buluruz.” demiş ve büyük sahabenin mezarını bulmuştur. Padişah daha müspet ve ikna edici bir delil isteyince Akşeyh Hazretleri mezarın içerisinde eski yazı bulunan bir mermer taşın çıkacağını söylemiştir. Bu ise aynen tahakkuk etmiştir. Günümüzde ise Topkapı Müzesi'nde bulunmaktadır. Fatih bu olay karşısında hayrette kalmış ve Allah'a şükretmiştir.


Kara Bir Yüzle Geldim…


Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. İsmi İbrahim olup¸ Tennûrî diye meşhur olmuştur. Sivaslı olduğu bilinen İbrahim Tennûrî Hazretleri'nin¸ doğum tarihi bilinmemektedir. 1482 senesinde Kayseri'de vefat etmiştir. Kabri Kayseri'dedir. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra Konya'ya giderek Molla Sarı Yakub'dan ilim tahsil etti. Sarı Yakub'un ölümünden sonra 1438 yılı civarında Kayseri'ye gelerek Hunat Hatun Medresesi'ne müderris oldu. Zaman geçtikçe¸ Allah sevgisi ile içi yanar oldu. Kur'ân-ı Kerîm güzel bir sesle okunurken dinlese; ağlamaya başlar¸ içinden bir âh eder ve bayılırdı. İlâhî cezbenin tesiri ile tasavvufa yönelme isteği fazlalaştı. Erdebil sûfîlerine ulaşmayı çok arzu etti. Bu sırada Akşemseddîn Hazretleri'nin ismini ve methini duyup¸ ona talebe olup¸ hizmetinde bulunmaya karar verdi. Akşemseddin Hazretleri Beypazarı'nda bulunuyordu. Beypazarı'na gitti. Şeyh'in Göynük'e gittiğini öğrenince¸ o da Göynük'e gitti ve hizmetine talip oldu.


Akşemseddin Hazretleri¸ orada insanlara nasihat ediyor ve onların dertlerine derman oluyordu. İbrahim Tennûrî¸ bundan sonrasını şöyle anlatır: “Onun sohbet meclisinde¸ bir köşede oturup dinledim. Mecliste bulunanların her biri¸ bedenî bir hastalığıyla ilgili sual sorup¸ sualine uygun bir cevap alıp gidiyordu. Herkes gitti. Akşemseddin Hazretleri'yle baş başa kalınca; “Ruhî hastalıklardan hiç soran yok¸ herkes bedenî hastalıklardan soruyor.” buyurdu. Kalkıp önüne diz çöktüm. Akşemseddin Hazretleri bana; “Sana kim derler¸ nerelisin ve adın nedir?” diye sorunca¸ ben de Kayseri'de müderris olduğumu bildirdim ve “İçime bir ateş düştü¸ gizli derdime bir derman ümidiyle geldim.” dedim. Bunun üzerine Akşemseddin Hazretleri; “Bize ne hediye getirdin?” buyurunca¸ utandım ve terledim. “Çok fakir olduğum için bir şey getiremedim.” dedim. Bunun üzerine; “Benim hediye dediğim dünya malı değildir. Allahu Teâlâ'dan sana ulaşan haller nelerdir?” buyurunca; “Kara bir yüzle size geldim.” dedim. Beni talebeliğe kabul ettiler. Himmet ve nazarları ile yetiştirdiler.


İbrahim Tennûrî Hazretleri hocası Akşemseddin Hazretleri'nden icazet aldıktan sonra¸ onun izni ile Kayseri'ye yerleşerek bir tekke kurdu. Talebeler yetiştirmeye ve halka İslâmiyet'in emir ve yasaklarını öğretmeye başladı. Rivayet edilir ki¸ şeyhde zaman zaman tasavvuf yolunda bulunanlarda görülen ve kabz denilen sıkıntı hâli vâki olurdu. Bir defasında bu hâl uzun sürüp gideremeyince¸ şeyhi Akşemseddin'le görüşmek üzere yola çıktı. Rüyasında Akşemseddin Hazretleri ona emredip; “Sıcak bir tandır (tennûr) üzerine oturup terlemen gerekir.” dedi. Ertesi gün İbrahim Tennûrî¸ sıcak bir tandır üzerine oturup¸ tepeden tırnağa terledikten sonra¸ kabz hâli; bast hâli denilen tasavvuftaki rahatlama ve sevinçli olma hâline döndü ve sıkıntıdan kurtuldu. Akşemseddin Hazretleri'yle karşılaşınca¸ rüyasını anlattı. Akşemseddin Hazretleri bunu hoş karşılayıp¸ kabz hâli olunca böyle yapmasını tavsiye etti. Bundan sonra İbrahim Tennûrî¸ yetiştirdiği talebeler kabz hâline girdiklerinde¸ sıcak tandır üzerine oturtur¸ çok su içirmekle onu iyice terletirdi. Bu usûlle bast hâline döndürüp irşad ederdi. Bu yüzden Tennûrî diye meşhur oldu.


Fâtih Sultan Mehmed Han'a İthaf


İbrahim Tennûrî Hazretleri'nin tasavvuf hâl ve derecelerini bildiren Gülzâr adlı eseri çok kıymetlidir. O¸ bu eserini 25 Şubat 1453 tarihinde tamamlayarak¸ Fâtih Sultan Mehmed Hana ithaf ve takdim etmiş¸ Padişahın birçok ihsan ve iltifatlarına nâil olmuştur. İbrahim Tennûrî Hazretleri'nin hocası Akşemseddin'le birlikte İstanbul'un fethinde de bulunduğu rivayet edilmiştir.9 İbrahim Tennûrî Hazretleri ilahiler de söylemiştir. Yazmış olduğu ilahiye güzel bir örnek şu şekildedir.



Câna cefâ kıl ya vefâ
Kahrın da hoş lütfun da hoş
Ya derd gönder ya devâ
Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Hoşdur bana senden gelen
Ya hil'at ü yahut kefen
Ya tâze gül yahut diken
Kahrın da hoş lütfun da hoş…


Ger bâğ u ger bostân da
Ger bend u ger zindân da
Ger vasl u ger hicrân da
Kahrın da hoş lütfun da hoş…


Gerek ağlat gerek güldür
Gerek dirilt gerek öldür
Bu Âşık hem sana kuldur
Kahrın da hoş lütfun da hoş.


 


Kaynakça


1. Tursun Bey¸ Tarih-i Ebü'l- Feth¸ ( Haz.:Mertol Tulum)¸ İstanbul 1974¸s.50.; Uzunçarşılı¸ a.g.e¸ s.479¸480¸481.


2. ŞıhabeddinTekindağ¸ Yeniçağ Tarihi Ders Notları¸ s.8.


3. Uzunçarşılı¸ a.g.e¸ s.487¸488.;Tekindağ¸ a.g.e¸ s.9¸10.


4. Dursun Bey¸ a.g.e¸ s.53.


5. Uzunçarşılı¸ a.g.e¸ s.488. ; Erol Güngör¸ Tarihde Türkler¸ İstanbul 1989¸ s.237.


6. Mehmed Hemdemi¸ a.g.e¸ s.272¸ ; Turan¸ Türk Cihan HâkimiyetiMefkûresi¸ s.375.


7. Mehmed Hemdemi¸ a.g.e¸ s.272¸273.


8. Turan Türk Cihan HâkimiyetiMefkûresi¸ s.375.


9. Mecdî Mehmed Efendi¸ “Hadaiku'ş-şakaik”¸ (Haz. Abdülkadir Özcan)¸ Şakaik-ı Nu‘maniye ve Zeyilleri¸ c. 2¸ 1989 İstanbul s. 78¸ 141.; s.247.; Nefehât-ül-Üns; s.688.; İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.12¸ s.217.

Sayfayı Paylaş