BİR GARİP YÛNUS EMRE

Somuncu Baba

“Yûnus Emre'nin yaşadığı zamanlarda Selçuklu Devleti de son yıllarını yaşıyordu dolayısıyla onun hayatında ülke siyasî çalkantılarla¸ savaşlarla¸ isyanlarla boğuşuyordu. Belki de bu yüzden Yûnus Emre'nin şiirlerinde insanlığı; barışa¸ huzura¸ birliğe davet eden ses duyulur hep.”


Türk edebiyatının en saygın isimlerinden biri olan Yûnus Emre'nin hayatı hakkında tarihî kaynaklarda ne yazık ki kesin bir bilgi bulunmamaktadır. 13. yüzyılın ikinci yarısı ile 14. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış olduğu sanılıyor. Rivayetlere göre seksen yıl ömür sürmüş. Ne işle uğraştığı¸ nerelerde yaşadığı da belli değildir. Bolu¸ Sakarya Nehri ve Sivrihisar civarında yaşadığına dair bilgiler var ama bunlar kesin değil. Birçok coğrafyada mezarının bulunması onun hayattayken de çok sevilmiş bir derviş olduğu konusunda bize ipucu veriyor.


“Mescid-ü medresede çok ibâdet eyledim.” mısraına nazaran onun medrese tahsili görmüş olduğunu anlayabiliriz. Zaten şiirlerine bakıldığı zaman ifadelerinde sanki ayetleri¸ hadisleri şiir diliyle Türkçeleştirmiş bir âlim¸ bir arif¸ bir derviş edasını görürüz. Yûnus Emre bazılarının iddia ettiği gibi ümmi olsaydı bunları söyleyebilmesi mümkün olmaz¸ Risaletü'n-Nushiyye isimli tasavvufî mesneviyi de yazamazdı.


Yûnus Emre'nin yaşadığı zamanlarda Selçuklu Devleti de son yıllarını yaşıyordu dolayısıyla onun hayatında ülke siyasî çalkantılarla¸ savaşlarla¸ isyanlarla boğuşuyordu. Belki de bu yüzden Yûnus Emre'nin şiirlerinde insanlığı; barışa¸ huzura¸ birliğe davet eden ses duyulur hep.


Hayatı hakkında net bilgi olmayınca Yûnus Emre'yi daha çok rivayetlerde ve menkıbelerde aramak durumunda kalıyoruz. Buna göre o¸ İran'ı ve Azerbaycan'ı gezmiş; Kayseri¸ Sivaş Maraş¸ Nahçıvan¸ Tebriz¸ Şiraz¸ Şam gibi büyük şehirlerde tasavvufî fikirlerini yaymaya çalışmıştır.


Menkıbeler


Şiirlerinde ifade ettiği gibi Taptuk Emre'ye mürid olmuş¸ uzun yıllar ona hizmet etmiştir. Bir Bektaşî menkıbesine göre de Yûnus'un yolu önce Hacı Bektaş ile kesişir. Vilâyet-name-i Hacı Bektaş-ı Velî'den:


“Hacı Bektaş'ın şöhreti her yana yayıldı¸ her taraftan mürid¸ muhip gelmeye başladı. Semâ'lar¸ safalar sürülüyordu¸ meclisler kuruluyordu. Yoksullar geliyorlar¸ zengin oluyorlar¸ murad almak dileyenler¸ başvuruyorlar¸ muradlarına eriyorlardı. Sivrihisar'ın güneyinde Sarıgöl derler¸ bir köy vardır. O köyde doğmuş Yûnus Emre adlı biri vardı. Bu erin mezarı da gene doğduğu yere yakındır. Yûnuş ekincilikle geçinir¸ yoksul bir adamdı. Bir yıl kıtlık olmuştu¸ ekin bitmemişti. Hacı Bektaş'ın vasfını o da duymuştu. Gideyim¸ biraz bir şey isteyeyim¸ dedi. Bir öküze alıç yükledi¸ vara vara Karahöyük'e geldi. Hünkâr'a¸ yoksul bir adamım¸ ekinimden bir şey alamadım¸ yemişimi alın¸ karşılığını lütfedin¸ ehlimle¸ ayalimle aşkınıza yiyeyim¸ dedi. Hünkâr¸ emretti¸ alıcı yediler. Bir iki gün sonra Yûnus memleketine dönmeyi kararlaştırdı. Hünkâr bir derviş gönderdi¸ sorun¸ dedi¸ buğday mı verelim¸ nefes mi? Yûnus'a sordular¸ ben nefesi ne yapayım¸ bana buğday gerek¸ dedi. Hünkâr'a bildirdiler. Buyurdu ki: ‘Her alıcın çekirdeği başına on nefes verelim.'Yûnus'a bunu söylediler¸ ehlim var¸ ayalim var¸ bana buğday gerek¸ dedi. Bunun üzerine öküzüne buğday yüklediler¸ yola düştü. Fakat köyün aşağısına gelince hamamın öte yanındaki yokuşu çıkar çıkmaz¸ ne olmayacak iş ettim ben¸ dedi. Velâyet erine vardım¸ bana nasip sundu¸ her alıcın çekirdeği başına on nefes verdi¸ kabul etmedim. Verilen buğday birkaç günde yenir¸ biter. Bu yüzden o nasiplerden mahrum kaldım. Döneyim tekrar varayım¸ belki gene himmet eder. Bu fikirle dönüp tekrar tekkeye geldi. Buğdayı indirdi¸ erenler¸ dedi¸ bana himmet ettiği nasibi versin¸ buğday gerekmez bana.


Halifeler gidip Hünkâr'a bildirdiler. Hünkâr¸ o iş¸ bundan böyle olmaz¸ o kilidin anahtarını Taptuk Emre'ye sunduk. Ona gitsin¸ nasibini ondan alsın¸ dedi. Halifeler¸ Hünkâr'ın sözünü Yûnus Emre'ye söylediler. O da Taptuk Emre'ye gitti¸ Hünkâr'ın selâmını söyledi¸ olanı biteni anlattı. Taptuk¸ selâmı aldı¸ safa geldin¸ kademler getirdin¸ hâlin bize malum oldu¸ hizmet et¸ emek ver¸ nasibini al¸ dedi.


Yûnuş Taptuk Emre'nin tekkesine odun çeker¸ arkasıyla getirirdi. Yaş ağaç kesmez¸ eğri odun getirmezdi. Kırk yıl hizmet etti. Günün birinde Taptuk Emre'ye bir neşe geldi¸ hâllendi. Meclisinde Yûnus-ı Gûyende adlı bir şair vardı¸ ona söyle dedi. Mırın kırın etti¸ söylemedi. Taptuk¸ Yûnus dedi¸ sohbet et¸ şevkimiz var¸ işitelim. Yûnus gene söylemedi. Bu sefer Taptuk¸ Yûnus Emre'ye döndü¸ ‘Hünkâr'ın nefesi yerine geldi¸ vakti tamam oldu¸ o hazinenin kilidini açtık¸ nasibini verdik¸ hadi söyle.' dedi. Hemen Yûnus Emre'nin gözünden perde kalktı¸ söylemeye başladı. Söylediği nefesler¸ büyük bir divan oldu.”


Yine bir menkıbeye göre Yûnus Emre'nin şiirlerini¸ Molla Kasım eline geçirir bir su kenarına oturup bu şiirleri okumaya başlar. Bunlardan bin civarında şiiri okumuş ve şeriata aykırı bularak yakmış. Kalan bin tanesini de aynı sebeple suya atmış. Üçüncü bine başlayınca şu beyitle karşılaşmış:


Yûnus sen bu sözleri eğri büğrü söyleme


Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir


Bu beyti okur okumaz¸ Molla Kasım¸ Yûnus'un kerametine inanmış. Divan'ı öpüp alnına koymuş. Fakat ne çare ki elde bin şiir kalmış. Şimdi Yûnus'un o yakılan bin şiirini gökte kuşlar ve melekler¸ denize atılan bin tanesini balıklar¸ kalan bin şiirini de insanlar okumakta imiş.


Yûnus Emre bir ara belki de artık olgunlaştığını¸ piştiğini düşünerek dergâhtan uzaklaşmayı murad eder fakat sonra yaşadıkları onun Taptuk Emre ile var olduğu gerçeğini öğretir bunun üzerine pişman olup tekrar tekkeye döner. Karşısına Taptuk Emre'nin hanımı çıkar. Yûnus Emre¸ Taptuk Emre'nin hanımına durumu izah eder ve “Kabahatimi biliyorsunuz¸ siz bana yardım edin.” der. Taptuk Emre'nin gözleri iyi görmezdi. Hacı nine Yûnus Emre'ye dedi ki: “Şeyh Efendi az sonra abdest almak için dışarıya çıkacak. Sen onun kapısının eşiğinde yat. Geçerken ayağına takılınca kimdir diye sorar. Sen de Yûnus dersin. Bizim Yûnus mu¸ derse¸ kalk eline sarıl¸ hangi Yûnus derse kaç git. Yûnus Emre¸ gitti şeyhinin kapısının eşiğine yattı. Şeyhi gece abdeste kalkınca kapının eşiğinde yatan Yûnus'a ayağı takıldı.


– Kimdir¸ diye sorunca;


– Yûnuş diye cevap verdi.


Taptuk Emre:


– Bizim Yûnus mu¸ deyince Yûnus hemen kalktı¸ şeyhinin eline sarıldı. Yûnus Emre böylece dergâha yeniden kabul olundu


Yûnus'un¸ Taptuk Emre'nin dergâhında kırk yıl hizmet ettiği rivayet edilir. Dergâha odun taşımasıyla ilgili bir hikâyede Taptuk Emre¸ getirdiği düzgün odunlara bakarak Yûnus'a sorar: “Dağda hiç eğri odun kalmamış mı?” Yûnus bu soruya şöyle cevap verir: “Dağda eğri odun çok; lâkin senin kapına odunun bile eğrisi yakışmaz!”


Yûnus Emre'nin şiirlerine baktığımız zaman onların çok değişik dil özellikleri gösterdiğine şahit oluruz. Bu şiirlerin gerçekte hangi Yûnus'a ait olduğunu tespit etmek aslında çok da zor değil. 13-14. yüzyıl Türkçesine uymayan kelime ve söyleyiş şekilleri ile söylenmiş şiirler Yûnus Emre'ye atfen sonraki yüzyıllarda söylenmiş şiirlerdir. Fakat biz bunu işin uzmanlarına bırakarak Yûnus'u bir bütün hâlinde seviyor ve onun şiirlerinden yediden yetmiş yediye Türk milleti olarak büyük bir haz alıyoruz çünkü bizim gönlümüzde Yûnus asırlardır çağlayan billur sesli bir ırmak olmuştur.


Şiirlerinden Örnekler


Bir garip ölmüş diyeler


Üç günden sonra duyalar


Soğuk su ile yuyalar


Şöyle garip bencileyin


***


Hep erenler geldiler dergâha yüz sürdüler


Zikr-i tevhîd ettiler nuruna Muhammed'in


**


N'iderim Uçmağı yahut huriyi


Bana dergâhına seyran gerektir



Eğer Muhammed'e ümmet olursan


Dilinde zikr ile Kur'an gerektir


**


Benim bunda kararım yok ben bunda gitmeğe geldim


Bezirgânem metaım çok alana satmağa geldim



Ben gelmedim dâvâ için benim işim sevi için


Dost'un evi gönüllerdir gönüller yapmağa geldim


**


Beni bende demen bende değilem


Bir ben vardır bende benden içerü


**


Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayrân olur


Bir dem gelir şâdân olur bir dem gelir giryân olur


**


Kemdürür yoksulluktan nicelerin varlığı


Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı


**


Canlar canını buldum bu canım yağma olsun


Assı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun


**


Çıktım erik dalına anda yedim üzümü


Bostan ıssı kakıyup der ne yersin kozumu



Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım


Nedir deyip sorana bandım verdim özünü


**


Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevla'm seni


Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevla'm seni


**


Ş'ol cennetin ırmakları


Akar Allah deyudeyu


Çıkmış İslam bülbülleri


Öter Allah deyudeyu


 


Kaynakça


Fuat Köprülü¸ Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar.


F. Kadri Timurtaş¸ Yûnus Emre Dîvânı.


Vilâyetnâme: Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî¸ Hazırlayan: Abdülbâki Gölpınarlı¸


Mustafa Özçelik¸ Bizim Yûnus.

Sayfayı Paylaş