AHMET YESEVÎ VE DÎVÂN-I HİKMET

Somuncu Baba

“Ahmet Yesevî¸ samimî inanç ve davranışlarından dolayı etrafında geniş bir halka oluştu. Türk dünyasının Alp-ereni sayıldı¸ çünkü o Türk milletinin gönlünü fethetti.”


Türklerin İslâmiyet'e geçiş dönemi eserlerinden biri de Dîvân-ı Hikmet¸ eserin yazarı ise Ahmet Yesevî'dir. Ahmet Yesevî¸ Anadolu'ya tasavvuf tohumlarını atan ilk büyük erendir.


Yesevî'nin hayatı hakkında yeterince bilgimiz yoktur. 12. asrın başlarında Kazakistan'da bulunan Sayram kasabasında doğmuştur. Bazı kaynaklarda 126 yaşında vefat ettiği belirtilmektedir. İbrahim adında bir şeyh olan babasını kaybettikten sonra ablasıyla Yesi şehrine göçetmiş ve burada tasavvuf terbiyesini Arslan Baba'dan almıştır. Daha sonra Buhara'ya giderek büyük âlim ve mutasavvıflardan ders görmüş¸ meşhur sufi Şeyh Yusuf-ı Hemedanî'nin müridi olmuştur. Şeyhinin vefatı üzerine onun postuna geçmiş¸ sonra Yesi'ye tekrar dönmüş vefatına kadar da burada¸ Türkistan'ın dört bir yanından gelen talebeleri yetiştirmekle meşgul olmuştur.


Ahmet Yesevî¸ samimî inanç ve davranışlarından dolayı etrafında geniş bir halka oluştu. Türk dünyasının Alp-ereni sayıldı¸ çünkü o Türk milletinin gönlünü fethetti. Türk dünyası onu erenler katına çıkarıp şanını efsanelerle donattı. Anadolu ve Türkistan evliyaları Hoca Ahmed'i “Pir” saydılar.


Anadolu'da ve Rumeli'de Türk varlığının kökleşmesinde en büyük hisselerden biri¸ Yesevî takipçilerinindir. Osmanlı Devleti'nin manevî kurucuları olan Şeyh Edebâli¸ Hacı Bektâş Velî¸ Geyikli Baba; Ahmed Yesevî'nin takipçileridir. Ahmed Yesevî'nin Anadolu'ya gönderdiği Hacı Bektaş Velî¸ Osmanlı Ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin piriydi. Yine¸ Ahmed Yesevî'nin Hacı Bektaş'a yardımcı olarak gönderdiği Sarı Saltuk¸ Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişidir. Bursa'nın fethini hazırlayan Geyikli Baba¸ bir başka Yesevî takipçisidir. Yesevî öğrencileri¸ Anadolu'nun Türkleşmesi yıllarında¸ XII'nci¸ XIII'üncü ve XIV'üncü yüzyıllarda¸ gerektiği zaman savaşçı dervişler olmuşlar “Alperen” adını almışlar¸ savaşmışlar ve savaşın ruhu olmuşlardır. Gerektiği zaman ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlâk savaşçıları olmuşlar “Ahî” adını almışlardır. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmışlar “Bâcıyân” olmuşlardır. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmişler¸ yolların güvenliğini sağlamışlardır. Gönüllerde inanç¸ zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcılar olmuşlardır. Osmanlı'nın temeli Gâziler¸ Ahîler¸ Bacılar ve Abdal'lardır.


Menkıbeler


Ahmet Yesevî ile ilgili pek çok menkıbe anlatılmaktadır.


Arslan Baba'ya¸ Hz. Muhammed (s.a.v.)'in emanet ettiği hurmayı Ahmed Yesevî'ye ulaştırma görevi verilmiştir. Mezâr-ı Şerif'te bulunduğu bir dönem¸ İmâm Rızâ'nın öğrencisi olduğu belirtilen Arslan Baba'nın¸ Yesevî'nin manevî yücelmesinde önemli bir yeri vardır. Dîvân-ı Hikmet'te bu hadise şöyle dile getirilir: “Yedi yaşta Arslan Bab'a selam verdim/ Hak Mustafa emanetini lutfedin dedim/ Hem o vakit bin bir zikrini tamam ettim/ Nefsim ölüp lâ-mekâna yükseldim işte”. Bir rivayete göre de Arslan Baba¸ Hoca Ahmed'e Hz Muhammed (s.a.v.)'in verdiği hırkayı giydirir.


Onun hâlden anlar bir öküzü vardı. Bu öküzün sırtına bir heybe asar¸ içine de yaptığı kaşık ve kepçeleri koyup¸ Yesi çarşısına salıverirdi. Kim kaşık ve kepçeden alırsa ücretini heybenin gözüne bırakırdı. Mal alıp da ücretini vermeyen olursa¸ öküz o kimsenin peşini bırakmaz¸ nereye gitse peşinden o da giderdi. Adam ücreti heybeye koymadıkça¸ o kimsenin yanından ayrılıp başka yere gitmezdi. Akşam olunca da Hâce Ahmed Hazretleri'nin evine gelirdi. Hattâ heybenin gözüne fazla para bırakanlar da olurdu. Hâce Hazretleri bunları ve kendisine gelen sayısız hediyeleri muhtaçlara ve bilhassa talebelerine sarf ederdi.


Horasan erenleri¸ Ahmed Yesevî'nin büyüklüğünü ve kıymetini takdir etmekle beraber¸ ulaştığı mertebeyi tespit edemiyorlarmış. Bir toplantı düzenleyerek Hoca Ahmed Yesevî'yi davet etmeye karar vermişler. Haber vermek için de içlerinden bir kaçı turna kılığına girerek yola çıkmış. Bâtın kuvveti ile bu durumdan haberli olan Ahmed Yesevî müridlerine yedi velînin kendisini ziyarete geleceğini bildirerek bazı dervişleri ile turna kılığına bürünüp karşılamaya çıkmış. Semerkand sınırında¸ büyük bir nehrin üzerinde her iki taraf karşılaşmış. Hâce'nin bu kerametini gören Horasan erenleri âciz kalıp¸ mahcup olmuşlar. Nehir üzerinde sohbet ettikleri sıra Ahmed Yesevî suya nazar salınca bir bezirgânın suda çırpındığını¸ mallarının ise suda sürüklendiğini görmüş. Bezirgân bu felâketten kurtulur ve mallarına kavuşursa¸ yarısını bağışlayacağı yolunda adakta bulunmakta imiş. Hoca Ahmed Yesevî elini uzatarak bezirgânı sudan çekip kurtarmış. Mallarına da kavuşan bezirgân¸ o sırada insan kılığına dönen Hoca Ahmed Yesevî'nin ellerine sarılıp kurtulan mallarının yarısını bağışlamış. Ahmed Yesevî de bu malları Horasan erenlerine dağıtılmak üzere gelenlere vermiş. (Bu keramet Hacı Bektaş-ı Velî'nin Velâyetnâme'sinde yer almaktadır.)


Ahmet Yesevî Hazretleri 63 yaşına gelmişti. O¸ çocukluğundan bu âna gelinceye kadar Rasûlullah Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine yapışmakta hiç gevşeklik göstermedi. Rasûlullah Efendimiz'in âhirete teşrif buyurduğu andan itibaren yeryüzünde bulunmayı kendilerine münasip görmediler. Bu sebeple dergâhın bahçesine derin bir yer kazdırdı ve içini kerpiçle ördürdü. Nihayet hazırlıklar tamamlanınca talebelerini dergâhın avlusunda toplayıp: “Ey gönül dostları¸ Allahu Teâlâ'nın en sevgili kulu olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa Hazretleri 63 yaşında bu dünyâdan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehâneye çekilecek¸ ömrümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım.” buyurdu.


Müridlerinin gözleri yaşlı olarak: “Ey sultanımız¸ bizim hâlimiz nice olur?” sözlerine karşı;


“Sizi Allahu Teâlâ'ya emânet ediyorum.” dedikten sonra merdivenle çilehâneye indi.


Ahmet Yesevî Hazretleri mezar misâli olan o yerde¸ vefât edinceye kadar¸ devamlı ibâdet¸ tâat ve Allahu Teâlâ'yı düşünmekle meşgûl oldu. Talebelerine ilim öğretmeye orada da devam etti.


Hikmetleri ve Etkileri


Ahmet Yesevî'nin rahle-i tedrisinden geçen talebeleri Türkistan'dan¸ bütün Türk yurtlarında Hoca Ahmed Yesevî'nin Türkçe söylenmiş hikmetlerini yaydılar. Bu hikmetler yeni Müslüman olmuş Türk milletinin İslâmiyet'i daha iyi tanımaları ve sevmeleri için önemli bir vesile olmuştur. Çünkü Hoca Ahmet Yesevî'nin hikmetlerinde İslâm'ın samimî¸ hoşgörülü¸ Allah ve insan sevgisine dayalı hakiki cephesi lirik bir şekilde dile getiriliyordu. Bir bakıma bu hikmetler¸ Arapça veya Farsça yazılmış ağır fıkıh kurallarının yüklü olduğu kitaplara yaklaşmaya cesaret edemeyen¸ savaş ve göçlerle meşgul olmuş Türk insanının imdadına yetişen bir eserdir. Çünkü hikmetlerde şeriatten taviz vermeyen ancak tasavvufun yumuşak üslubu ile dinî ve ahlakî kurallar samimi bir iman ve aşk ile dile getirilmekte idi.


Dîvân-ı Hikmet'te şiirlerin hepsi de Ahmed Yesevî'ye ait değildir. Halifeleri tarafından yazılmış pek çok şiir ona mâl edilmiştir. Hikmetler teknik bakımdan çok da sağlam olmamakla beraber birçoğunda lirik ve özgün söyleyişler kendini hissettirir.


Ömrüm âhir bolganda ne kılgaymin Hudâyâ


Cân alguçı kilgende ne kılgaymin Hudâyâ


(Ömrüm sona erdiğinde ben ne eylerim Allah'ım¸ can alıcı (Azrail) geldiğinde ne eylerim Allah'ım?)


Cân birmekni vehmidin Azrâilni zahmıdın


Şefkat bolmasa sendin ne kılgaymin Hudâyâ


(Can vermenin korkusundan¸ Azrail'in zahmetinden… Senden şefkat olmasa ne eylerim Allah'ım?)


Cân birmek işi düşvâr âsân kılgıl yâ Cebbâr


Sendin özge yok gamhâr ne kılgaymin Hudâyâ


(Can vermek işi zor¸ yâ Cebbâr kolay eyle. Senden başka gam gideren yok¸ ne eylerim Allah'ım?)


Cânım cüdâ bolganda tenim munda kalganda


Tahta üzre alganda ne kılgaymin Hudâyâ


(Canım tenimden ayrıldığında ve bedenim burada kaldığında¸ tahta üzerine alındığında ne eylerim Allah'ım?)


Âciz bolup yatkanda ferişteler kirgende


“Men rabbük” dip sorganda ne kılgaymin Hudâyâ


(Aciz olup (mezarıma) yattığımda¸ melekler girdiğinde¸ “Rabbin kimdir?” diye sorduğunda ne eylerim Allah'ım?)


İltip gûrga koyganda yitti kadem yanganda


Sorguçılar kirgende ne kılgaymin Hudâyâ


(Götürüp kabre koyduğunda¸ yedi adım döndüğünde¸ sorgu melekleri girdiğinde ne eylerim Allah'ım?)


“Men Rabbük” dip turganda kara kündüruş anda


Rabbın kimdür digende ne kılgaymin Hudâyâ


(“Rabb'in kimdir?” deyip durduğunda¸ kara gündür o anda¸ “Rabb'in kimdir?” dediğinde ne eylerim Allah'ım?)


Kul Hâce Ahmed sin bende nefs ilgide şermende


Mahşer küni bolganda ne kılgaymin Hudâyâ


(Ey Kul Hâce Ahmed¸ sen nefsin elinde pişmansın. Mahşer günü olduğunda ne eylerim Allah'ım?)


Birtakım hikmetleri ise kendinden sonra gelen şairlere örnek olmuştur. Hatta bu bakımdan Ahmet Yesevî'nin tasavvufî şiir için çığır açan bir mutasavvıf şair olduğunu söylenebilir. Mesela


Işkıng kıldı şeydâ mini


Cümle âlem bildi mini


Kaygum sin sin tüniküni


Minge sin ok kirek sin


(Aşkın kıldı şeyda beni¸ cümle âlem bildi beni¸ kaygım sensin dünü günü¸ bana sen gereksin sen.)


Âlimlerge kitâb kirek


Sûfilerge mescid kirek


Mecnûnlarga Leylâ kirek


Minge sin ok kirek sin


(Âlimlere kitap gerek¸ sûfilere mescit gerek¸ Mecnun'lara Leylâ gerek¸ bana sen gereksin sen.)


Hâce Ahmed minim atım


Tüni küni yanar otum


İki cihanda ümîdim


Minge sin ok kirek sin


(Hâce Ahmed'dir benim adım¸ dünü günü yanar odum¸ iki cihanda ümidim¸ bana sen gereksin sen.)


Yunus Emre ise âdeta Hoca Ahmed Yesevî'ye şöyle bir nazire yazarak Ahmed Yesevî'yi çok iyi okuduğunu ifade eder.Işkun aldı benden beni


Bana seni gerek seni


Ben yanaram düni güni


Bana seni gerek seni


Ne varlığa sevinürem


Ne yokluğa yirinürem


Işkunıla avınuram


Bana seni gerek seni


Yûnus çağururlar adum


Gün geçdükçe artar odum


İki cihânda maksûdum


Bana seni gerek seni


 


Kaynakça


M. Fuat Köprülü¸ Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar¸ DİB¸ 1987.


Kemal Eraslan¸ Dîvân-ı Hikmetʼten Seçmeler¸ KTB¸ 1983.


Hikmet Özdemir¸ Türklere İslam'ın Yolunu Açtı: Hoca Ahmed Yesevî¸ www.tded.org.tr/images/logo/x/hoca_ahmed_Yesevî.pdf

Sayfayı Paylaş