NEFSİN MERTEBELERİ

Somuncu Baba

"Kişinin kendini bilmesi insanın¸ kendine¸ içine ve nefsine dönmesidir. Bu hâl tam mânâsıyla içe dönüş metodudur. İnsanın nefsini yani kendini tanıma işi¸ kendi gerçekliğini idrâk bilincidir. Özne ve nesne konumunun ötesinde kişinin oluş seyrine bizzat katılımıyla doğrudan ilişkilidir."


Tasavvuf yolu zorlu¸ uzun soluklu ve herkesin güç yetiremeyeceği kemâl yolculuğudur. Dolayısıyla herkes sûfîlerin çektiği cevri çekemez. Sûfîlerin tâlip olduğu rızâ lokmasını herkes hazmedemez. Tasavvufî tecrübenin içselleştirilmesi öncelikle nefis terbiyesine bağlıdır. Bir mürşid-i kâmilin gözetiminde katedilmesi gereken nefis terbiyesi ciddî ve onurlu bir mücâdeledir. Riyâzet ve mücâhede eğitimi seyr u sülûkun başından sonuna kadar devam eden çetin bir mücâdeledir. Bilhassa nefsânî tarîkatlarda benimsenen atvâr-ı seb'a uygulamasıyla nefsin kazanması gereken olgunluk süreci her bir mertebede farklı sorumluluk sürecini gerektirmektedir. Biz bu makalemizde seyr u sülûk eğitimindeki tezkiye-yi nefsin yedi mertebesini ele almak istiyoruz:


1. Nefs-i Emmâre: Sürekli kötülüğü emreden nefis anlamındadır. Kur'ân'daki “Hiç şüphesiz nefis daima kötülüğü emredicidir.”1 âyet-i kerîmesi bu mertebeye işaret olarak görülmüştür. Nefis terbiyesinden geçmemiş olanların ve seyr ü sülûka yeni başlamış olan sâlikin nefsinin bu özellikte olduğu kabul edilir. Bu aşamadaki nefis sürekli olarak hayvânî ve şehevî doğasına uygun şeyleri ister. Hevâsına fazlaca düşkündür. Yaptığı kötülükleri tabîî görür¸ pişmanlık duymaz. Bu aşamadaki sâlik¸ nefse muhâlefet temrinleri yapar. Şeyhinin bildirdiği şartları yerine getirir. Tevbe¸ istiğfâr ile birlikte “lâ ilâhe illallah” zikrine mürşidinin belirlediği sayıda devam eder. Nefs-i emmâre mertebesindeki sâlikin seyri “ilallah” âlemi “şehâdet”¸ hâli zevk¸ mahalli “sadr”¸ vâridi “şerîat”¸ şâhidi “tevhîd-i ef'âl”¸ nuru “mavi”dir. Tevhîd kalbe tesir edince mürşidin denetiminde emmâre aşamasını aşan sâlik ikinci mertebeye geçer.


2. Nefs-i Levvâme: Kınayan nefis anlamındadır. Terim¸ Kur'ân'daki “Daima pişmanlık gösteren ve kınayan nefse yemin ederim.”2 âyet-i kerîmesinden alınmıştır. Bu mertebeye yükselen nefiste kötülüklere karşı tepkisel bir refleks oluşur. Kendisinde ve çevresinde gördüğü kötülükleri kınamaya başlar. Çoğunlukla nefis muhâsebesi üzerinde durur ve yaptığı kötülüklerden pişmanlık duyar. Nefs-i levvâme mertebesindeki sâlikin zikri Allah lafza-i celâlidir. Seyri “alellah”¸ âlemi “misâl”¸ hâli “şevk”¸ mahalli “kalb”¸ vâridi “tarîkat”¸ şâhidi “tevhid-i sıfattır.” Nuru ise sarı renktedir. Dünyaya ait zevklerden vazgeçen sâlik bu mertebede muhabbetullahın tesirlerini hisseder ve üçüncü mertebeye geçer.


3. Nefs-i Mülhime: İlhâma eren nefis anlamındadır. Terim¸ Kur'ân'daki¸ “Nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin olsun ki¸ nefsini temizleyen kurtulmuş¸ onu kötülüklere gömen de ziyâna uğramıştır.”3 âyetinden alınmıştır. Bu mertebedeki nefs sahibinin basireti açılır. Böylece ilham ve keşfe mazhar olmaya başlar. Âlemin ve eşyanın zâhirinin ötesindeki hakîkatleri basîretiyle idrak eder. Bu mertebedeki sâlik¸ yaptığı zikrin tesirini bütün uzuvlarında hissettiği gibi bütün varlıkların Allah'ı zikir ve tesbih içinde olduğunun şuuruna varır. Çeşitli ilâhî lütuflara ve kerâmetlere bu mertebede nâil olur. Ancak bu mertebe sâlikin şaşırma tehlikesinin fazla olduğu bir aşamadır. Zira bu mertebede sâlik¸ eriştiği lütuflara ve kerâmetlere aldanarak kemâle eriştiğini ve yolun sonuna geldiğini zannedebilir. Bu yüzden kendisinde zuhûr eden zâhirî ve bâtınî tecellîleri mürşidine haber vermeli ve onun tavsiyelerine göre hareket etmelidir. Nefs-i mülhime mertebesindeki sâlikin zikri “hû”¸ seyri “billah”¸ âlemi “ervâh”¸ hâli “aşk”¸ mahalli “ruh”¸ vâridi “hakîkat”¸ şâhidi “tevhîd-i zattır.” Nuru ise kırmızı renktedir. Kerâmetlerinden ve uhrevî mükâfatlarından vazgeçen sâlik bu mertebede sadece Allah sevgisi ile meşgul olur. Bu mertebenin gereklerini tahakkuk ettiren sâlik dördüncü mertebeye geçer.


4. Nefs-i Mutmainne: İyi¸ kötü gibi karşıtlıklardan kurtularak huzura eren ve güzel huylarla bezenen nefis mertebesidir. Terim¸ Kur'ân'daki “Ey itmi'nâna ermiş nefis.”4 âyet-i kerîmesinden alınmıştır. Bir insanın kötülüklerden tamâmıyla kurtulması ona mâsûmiyet nisbet etmek anlamına geleceğinden burada kast edilen kötülük yapma potansiyelinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Bu mertebedeki sâlik¸ Cenâb-ı Hakk'ın tevfik ve inâyetiyle sekîne ve yakîne mazhar olduğundan kötü ve çirkin sıfatlardan neş'et eden çatışmadan ve ızdıraptan kurtulur. Bu makamda Nur-ı Muhammedî zuhûr eder ve beşeriyet fenâ bulur. Cüneyd-i Bağdadî'nin (ö. 297/909) tasavvufu tarif ederken işaret ettiği¸ “Hakk'ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi” hâlidir. Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 234/848) bir vâkıatında bu mertebeyi şöyle anlatır: “Cenâb-ı Hak bana ‘Nefsini bırak da öyle gel.' diye hitap etti. Bunun üzerine yılan¸ derisinden nasıl soyulursa nefsimden öylece sıyrıldım.” Bu mertebedeki sâlikin zikri “hak”¸ seyri “anillah”¸ âlemi “ceberût”¸ hâli “vuslat”¸ mahalli “sır”¸ vâridi “mârifet”¸ şâhidi cem'dir. Nuru ise siyah renktedir. Sâlik bu mertebede aşkını irfân ile bütünleştirir ve beşinci mertebeye geçer.


5. Nefs-i Râdiye: Allah'tan gelen her şeye tam bir rızâ gösterdiği için bu mertebedeki nefse “râzı olan” anlamına gelen râdiye denilmiştir. Terim¸ Kur'ân'daki¸ “Sen O'ndan râzı¸ O da senden râzı olarak dön Rabb'ine.”5 âyet-i kerîmesinden alınmıştır. Sâlikin Allah'tan râzı olması demek¸ kendisi ve başkaları hakkında gerek hayır gerek şer görünen kazâ hükümlerine tereddütsüz teslim olup rızâ göstermesidir. Ancak bu teslimiyet irfândan yoksun bir acziyet değildir. Celâl içre cemâli görmekten mütevellid bir haldir. Yunus Emre'nin aşağıdaki nefesinde işaret ettiği mertebedir.


Gelse celâlinden cefâ


Yahut cemâlinden vefâ


İkisi de cana safâ


Kahrın da hoş¸ lütfun da hoş


Bu makama erişen sâlik¸ ilâhî sırlara muttali olur ve zikr-i dâim halini muhâfaza eder. Bu mertebedeki sâlikin zikri “hay”¸ seyri “fillah”¸ âlemi “lâhut”¸ hâli “hayret”¸ mahalli “sırru's-sır”¸ vâridi “velâyet”¸ şâhidi hazretü'l-cem'dir. Nuru ise yeşil renktedir. Sâlik bu mertebeyle birlikte sonraki iki mertebeyi de tahakkuk ettirmesi beklenir.


6. Nefs-i Mardiyye: “Allah'ın kendisinden râzı olduğu nefis mertebesi” anlamına gelir. Terim âyette geçen “marziyye” kelimesinden alınmıştır. Esasen bu nefis mertebesi ile önceki arasında ayrılmaz bir bütünlük vardır. Zira Allah'ın rızâsı olmaksızın kulun Allah'tan râzı olması mümkün değildir. Ancak âyette önce râzı olan (râdiye) sonra râzı olunan (mardiyye) şeklindeki sıralama ve ayrımdan dolayı böyle bir ayrıma gidilmiştir. İki mertebe arasındaki en önemli fark sâlikin bir önceki mertebede başına gelen dert ve ıstırapları Hakk'ın bir elçisi olarak görmesi¸ sabretmesi ve sızlanmamasıdır. İyi günde olduğu gibi kötü günde gösterdiği metânet nedeniyle sâlik bu mertebede ise Allah'ın kendisinden râzı olmasıyla her yönüyle “rızâ” makâmını/hâlini tahakkuk ettirir. Bu mertebeye “hakka'l-yakîn”¸ “cem'u'l-cem' ” ve “amâ” mertebesi de denilir. Bu mertebedeki sâlikin zikri “kayyûm”¸ seyri “maallah”¸ âlemi “nâsût”¸ hâli “fenâ fi'l-fen┸ mahalli “haf vâridi “sıddîkiyet”¸ şâhidi “cem'u'l-cem”dir. Nuru ise beyaz renktedir.


7. Nefs-i Kâmile: Bu mertebede sâlik¸ nefsânâ sülûkun en yüce makâmına ulaşır ve “kâmil” sıfatını kazanır. Bütün güzel sıfatları ve marifet sırlarını kendinde toplamış olarak Allah'ın yeryüzündeki halifesi olur. Onu görenler ister istemez Cenâb-ı Hakk'ı hatırlar. Bu mertebenin vehbî olduğu söylenir. Bu mertebedeki kâmilin zikri “kahhâr”¸ seyri “lillah”¸ âlemi “hakîkat”¸ hâli “bekâ bi'l-bek┸ mahalli “ahf┸ vâridi “kurbet”¸ şâhidi “ahadiyyetu'l-cem”dir. Nuru ise tüm renkleri câmi' olan renksizliktir. Sâlikin böylece sülûkunun nefisle alakalı kısmını tamamladığı kabul edilir.


Özetle kişinin kendini bilmesi insanın¸ kendine¸ içine ve nefsine dönmesidir. Bu hâl tam mânâsıyla içe dönüş metodudur. İnsanın nefsini yani kendini tanıma işi¸ kendi gerçekliğini idrak bilincidir. Özne ve nesne konumunun ötesinde kişinin oluş seyrine bizzat katılımıyla doğrudan ilişkilidir.6 Çünkü her bir varlığın ilâhî zât ile ilişkisi dolaysız ve doğrudandır. Sûfî kendi derin hakîkatini gerçekleştirmek zorundadır ve bu da hakîkatin bilgisinin ilerlemesi veya daha ziyâde kendisindeki bilginin ilerlemesi sayesinde olacaktır.7


Sözlerimi Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın şu haklı tesbîtleriyle tamamlamak istiyorum: “Beden bir merkeptir. Nefis onun binicisidir. Gaye Allah'ı bilmektir. Bir insan kendi beden ve nefsini idrak etmeden “Allah'ı bilirim” iddiasında bulunsa bu bir müflis gibidir. Yiyeceği¸ içeceği bulunmayan bir kimsenin şehir halkını ziyarete çağırmasına benzer. Onun için insana evvelâ kendi nefsini bilmesi sonra Allah'a yönelmesi gerekir ki; o zaman sevgiye¸ sevgilisine ve muradına nâil olabilsin. Çünkü kendini bilme¸ Allah'ı bilmeyi gerektirdiği gibi Allah'ı bilmek de O'nun sevgisine çağırır ve O'na kavuşmayı sonuçlandırır.”8


 


Dipnot


1. 12/Yûsuf¸ 53.


2. 75/Kıyâme¸ 2.


3. 91/Şems¸ 7-10.


4. 89/Fecr¸ 27.


5. 89/Fecr¸ 28.


6. Ethem Cebecioğlu¸ Hacı Bayram Veli ve Tasavvuf Anlayışı¸ Ankara 1994¸ s. 298.


7. Pierre Lory¸ Abdürrezzak Kaşâni'ye Göre Kur'an'ın Tasavvufî Tefsiri¸ Çev.: Sadık Kılıç¸ İstanbul 2001¸ s. 65.


8. Erzurumlu İbrahim Hakkı¸ Marifetname¸ sad. Turgut Ulusoy¸ Elif Ofset¸ 4. Baskı¸ İstanbul 1978¸ s. 32.

Sayfayı Paylaş